Kanaatsizlik Toplumu

Dila Keleş, Ulus Baker’in ‘kanaat toplumları’ kavramından yola çıkarak, kanaat üretmenin, edinmenin ve ifade etmenin imkansızlık sınırına vardığı günümüzde imajların ‘gücünü’ sorguluyor.

Agamben Ekim ayında yazdığı ve kıyametvari bir ‘şimdi’yi tarif ettiği yazısında, uygarlığın (barbarlığın) evinin alev alev yandığını, daha geçen yüzyıl başında dünya savaşlarıyla başlayıp Soğuk Savaş’la devam eden ve bugüne kadar süren yangında evlerimizin, şehirlerimizin küle döndüğünü, alevlerin bizi an be an kuşattığını söylüyor. Geç kapitalizmin tüketim toplumuna, kinik ve kayıtsız insanına eleştiri getirirken, kültürü üzerine de bir tespitte bulunuyor: “Sonuna geldiğini, artık hayatının bittiğini hisseden bir kültür, çürüyüşünü, bildiği yegâne yoldan yönetir: sürekli olağanüstü hal sayesinde. […] Ne var ki, geçmişte seferberlik insanları bir araya getirirken, şimdi onları tecrit etmeyi, birbirinden uzaklaştırmayı amaçlıyor.”[1]

Bu satırlar, yaklaşık bir yıldır küresel çaplı bir sağlık acil durumu ile hepimizi korku ve tedirginlik içinde kilit altına tutan pandemi sürecine işaret etmekle beraber, ‘olağanüstü halin’ süresiz ve genelleşmiş bir idare biçimine dönüştüğü toplumumuza dair ‘gotik’ denebilecek bir manzarayı da düşünmeye sevk ediyor. Başlangıcını nereye götüreceğimizi tam olarak bilmediğimiz bir ‘tecritte’ tutulduğumuzu söylemek, kamusal alanın gitgide artan bir şiddetle kapatılıp temellük edildiğini hissettiğimiz bir dönemde abartılı olmaz.

Böyle bir dönemde, Ulus Baker’in, ‘disiplin’ (Foucault) ve ‘denetim’ (Deleuze) toplumlarına koşut olarak tarif ettiği ‘kanaat toplumları’ hakkındaki tezlerini okurken kaçınılmaz olarak şu soru geliyor akla: Hala (‘düşünce’ üretebilmeyi bir kenara bırakalım) ‘kanaat’ dahi üretebilen bir toplum olduğumuz söylenebilir mi? Ve yine Ulus Baker’in metnine dönerek sorarsak, “ifade edilişinin biricik seyriyle bireyleri ve toplumsal grupları oluşturan”[2] kanaatler, ifade edilemeyişleriyle bizi nasıl bir tecrit altına sokar? İçinde bulunduğumuz tecrit halini anlamak ve çıkış yollarını tahayyül edebilmek için elimizde hangi kavramsal araçlar var? Böyle bir tahayyül kurabilmek için Baker’in metninden nasıl faydalanabiliriz?

Bu soruları açmak ve ‘şimdiye doğru gerileyebilmek’ (Agamben) için önce Baker’in kati suretle olumlamadığı, hatta bir yazısında[3] ‘gevezelikler toplumu’ olarak da ifade ettiği ‘kanaat toplumları’nın ne demek olduğuna bakmak gerek.

‘Dışarısı’ neresi?

Ulus Baker, 2002’de ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde sunduğu Kanaatlerden İmajlara: Duygular Sosyolojisine Doğru başlıklı doktora tezinde, “kanaatlerin manipülasyonu ve denetimi temelinde kurulmuş”[4] kanaat toplumlarının, ‘disiplin toplumlarının’ eşini oluşturduğunu söylüyor: “Bunlar, disipliner önlemlerin meşru ve haklı kılınışının deneysel olarak icra edildiği toplumlardır.”[5] Bu kavramsallaştırma, bizi modern iktidar biçimleri ile özne ilişkisine getirir: 20. yüzyılda doruk noktasına ulaşan disiplin toplumları bir yandan kapatma-kuşatma mekanlarıyla (aile, okul, hapishane, askeriye, hastane vs.) özneyi daima iktidarın ‘bakışı’ (gaze) altında tutar, diğer yandan da iktidara içkin hakikat rejimleriyle, bedenimizi terbiye eden kural ve düzenlemeleri normalleştirir; yani ‘meşru ve haklı’ kılar. Hükümranlık toplumlarının aksine, disiplin toplumlarında iktidar, ancak ‘özgür’ bireyler aracılığıyla, ‘kendi kendini idare etme’ mantığıyla işler ve toplumsal bedene yayılır. Yani “normallik asla dışsal bir şey değildir, zira normalliği garanti altına alıp ufak tefek değişikliklerle yeniden üretenler bizlerizdir.”[6]

William S. Burroughs’un isimlendirdiği ‘denetim toplumları’ ise bireyi kapatıp-kuşatma mekanlarının birbiriyle iç içe geçtiği, sürekli ve sınırsız bir iktidar ağı içine alır. İktidar ilişkilerinin kaydedildiği yüzey olarak beden, ‘daha fazlasını, daha iyisini yapmaya’ ayarlı bir program içinde ‘kendi kendinin girişimcisi olur;’ yatırım yapar, esnek çalışır, risk alır, borca girer (neoliberal özne). Deleuze’ün tanımıyla, “Disiplin insanı, sürekli olmayan bir enerji üreticisiydi; denetim insanı ise dalgalıdır, yörüngededir, sürekli bir şebekenin içindedir.”[7] Kimlik kartları, e-posta adresleri, sosyal güvenlik numaraları, bulunduğumuz konumun bilgisini daimi olarak kaydeden internet bazlı uygulamalar, kamera sistemleri ve şimdilerde HES kodlarıyla ‘mükemmel’ işleyen bir şebekenin içindeyizdir. “Özellikle günümüzün denetim toplumlarında, iktidar ilişkileri ağ olma karakterini iyice pekiştirerek gerçek bir ağa, internete sahiptir. Artık o kadar kılcallaşıp her yere sirayet etmiş durumdadırlar ki […] hiçbir mümkün dışarısı kalmamıştır.”[8] (Bu yazının karantinada yazıldığı düşünüldüğünde, ‘hiçbir mümkün dışarısının kalmamış olması’ ironik şekilde fiili bir duruma da karşılık geliyor.)

Ulus Baker, tezinde, kanaat toplumları ile eş düzeyde tarif ettiği denetim toplumlarının, disiplin toplumlarından farkını benzer biçimde ortaya koyuyor. Buna göre, denetim toplumlarında, “denetim, hiç olmazsa ‘liberalce’ sorgulanma sürecinde olan Foucaultcu ‘disiplin toplumları’nın aksine, çoğunlukla görsel-işitseldir (yaşam izlenir).”[9] Yani bir yandan, bugün, Ulus Baker’in bundan yaklaşık yirmi yıl önce isabetle tespit ettiği durumun, ‘televizüel imajların bombardımanı’ altına olmanın ötesinde, her türde imajın (fotoğraf, sinematografi, sosyal medya, çağdaş sanat vs.) devamlı bir akış içinde ‘paylaşılıp’ tüketildiği bir imaj çağındayız; diğer yandan da devamlı izlenmekteyiz. Peki bu ‘bakma,’ ‘görme’ ve ‘görünür olma’ hali ‘kanaatlerimizi’ nasıl etkiliyor? Baker’in düşündüğü gibi imajlar duygularımızı harekete geçiriyor ve imajların yarattığı duygulanımlarla kanaatler ediniyorsak, daha önce hiç olmadığı kadar çok imajın hızla dolaşıma girdiği toplumumuzdaki kanaat yoksunluğu -veya ‘kanaatsizlik’- nasıl açıklanabilir?

‘Akışkan’ imajlar

İmajlar, duygular ve kanaatler arasındaki ilişkisellik üzerine düşünmek için bazı imajları gözümüzün önüne getirelim ve ‘bu imajlar bize ne yapmıştır/ ne yapmaktadır?’ diye soralım. Güvenlik kameraları görüntülerinden izlediğimiz, bir grup tarafından öldüresiye dövülen 19 yaşındaki bir üniversite öğrencisinin imajı (örgütlü şiddet); kameralar kayıttayken elinde bir su şişesiyle üstü çıplak halde koşarken polis tarafından sırtından vurularak öldürülen bir gencin imajı (polis şiddeti); ‘ölmek istemiyorum’ diye çığlık atarken sığındığı bir dönercide, 10 yaşındaki kızının tanıklığında, boğazı kesilerek ve vücudunun çeşitli yerlerinden bıçaklanarak öldürülen bir kadının imajı (erkek şiddeti); emanet edildiği kişi tarafından işkenceye ve tecavüze maruz bırakılarak öldürülen bir köpeğin imajı (hayvana yönelik cinsel şiddet). Muhayyilemizin sınırlarını zorlaması gereken bu şiddet imajlarına bakmak bize ne yapmıştır?

Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak kitabında, bir savaş veya etnik temizlik harekatının yaşandığı bir yerlerde ızdırap çeken insanların görüntülerini izlediğimizde, bu insanlarla aramızda – tamamen gerçek dışı – bir bağ olduğunu düşündüğümüzü ve bu bağın ‘iktidarla ilişkimizi düzenleyen gizemlerden’ biri olduğunu söyler. Sontag’a göre, “ne kadar acı duyarsak o acılara yol açan gelişmelerde bir suçumuz olmadığı hissine kapılmamız o kadar kolaylaşır. Sempatimiz acizliğimizin yanı sıra masumiyetimizin de ilanıdır.”[10] Yukarıda sıraladığım şiddet imajlarına dönersek; bu imajlar bize, ‘başka birilerinin’ ızdırap çektiğini gösterir; şiddete maruz bırakılanlarla kurduğumuz düpedüz gerçek dışı bağla, o imkansız empatiyle, muhtemelen bir #…hayır hashtagiyle sözümüzü söyler ve böylece ‘üzerimize düşeni yaparız.’ Bir anlamda şiddet, daima başkalarının başına gelen şeydir.

Bauman, klavye aktivizmi olarak tanımlanan bu protesto biçiminin tehlikelerine dikkat çekiyor ve sosyal ağların topluluk yaratmak yerine, kişiye sahte bir “dizginleri elinde tutma” duygusu vererek topluluğu ikame ettiğini söylüyor.[11] Hashtagler altında bir araya gelmekle işleyen dijital aktivizmin belirli bir gücü olduğunu not edelim (öyle olmasaydı polis bünyesinde ‘siber suçlarla mücadele’ diye bir birim olmaz ve sosyal ağlar kapatılmak istenmezdi herhalde); ancak siyasete katılımı sosyal medya paylaşımlarıyla sınırlandıran sanal aktivizmin, bir protestoya katılmak için sokağa çıkmak, pankart taşımak, fiziki mekanda toplanmak ve mesela polisle (zırhlı araç, toma, biber gazı, hoparlör vs.) karşı karşıya gelmek gibi kişinin bedeniyle katıldığı eylemlerle açığa çıkan ‘bir topluluğa ait olma’ hissini ikame edemediğini söylemek gerekir.

Enformasyona olduğu kadar dezenformasyona ve yalanların dizginsiz dolaşımına dayalı post-truth çağında imajların akışı gündelik hayatımızı yalnızca belirli bir anlığına kesintiye uğratır. İmajlar ilanihaye tekrar eder, başka bir yerde başkalarının acıları yeniden karşımıza çıkar. Ancak medya marifetiyle bunları ‘olay’ olarak görme ve düşünme yeteneğimizi kaybetmişizdir. Ulus Baker’in medyaya dair tespitini, sosyal medyayı düşünerek okuyalım: “Medya bize ‘bireyleşmiş,’ birbirinden kopmuş, yani üzerinde düşünemeyeceğimiz olaylar veriyor. […] Ama asıl önemlisi olaylar birbirlerine ‘tekrar’ ve ‘ısrar’ adını verdiğim mekanizmalar dışında bağlanamazlar: sonucu, psikolojik etkilerini her an hissedebileceğimiz yoğun bir ‘dumur’ duygusu, bir felç ve bıkkınlık halidir.”[12]

Kanaatsizlik toplumunda, şiddet imajları karşısında duyulan öfke ve keder toplumsal bedeni devamlı katederken, sürekliliğiyle kalıcı bir bıkkınlık yaratır ve onu yayar. İmajların ‘gücü,’ duygularımızı harekete geçirir ancak ‘olaylar’ Baker’in deyişiyle “perspektiflerin ifadesi”[13] olarak ortaya çıkmaz; kısa süreli bir çevrimle parlayıp söner. Yaşamın izlendiği, hayatlarımızın bir yandan iktidar ağı içinde massedilip denetlenirken diğer yandan atomize edilip tecrit altında tutulduğu, olağanüstü halin olağanlaştığı toplumumuzun ‘kanaatsizlik toplumu’ haline gelmesinin ardında, tüm bu şok edici imajlar karşısında ve onlara rağmen “eyleme kudretinden ayrılmış olmamız” (potestas) yatıyor.

Oldies but not goldies

Eyleme kudretinden ayrılmış olmak ne demektir? Baker’den aktaralım: “Spinoza her şeyin ‘eyleme kudreti’ (potentia) ile ‘egemen iktidar’ (potestas) arasındaki bir oyun olduğu olgusunun farkındaydı; ilki yaşamdan zevk duymanın, hazları üretme ve yaratmanın yolu olurken, ikincisi eyleme gücümüzden koparak mutsuzluğa, korkuya, teröre vb. gömüldüğümüz durumdur.”[14] Ve Baker’in bir yazısından devamla söylersek, “‘iktidar’ […] insanların zaten yapabilecekleri şeyleri yapabilme kudretlerine sahip olmadıklarını sandıkları anda ortaya çıkar.”[15]

Bu durum, Baker’in yazdığı yıllara kıyasla, günümüzdeki manzarayı çok daha güçlü şekilde betimliyor bana kalırsa. Baker’in 1980’lerin sonundan 2000’lerin ilk yıllarına değin yazdığı yazılarına bakıldığında, örneğin, televizyonlarda (her ne kadar, haklı olarak, ‘kamu tartışması’ olmaktan çok ‘bir aklama-karalama faaliyeti’ olarak adlandırsa da) Siyaset Meydanı gibi programlar izlenebiliyor, çeşitli yayınlarda ÖDP’nin ‘ne kadar sol’ olduğu tartışılabiliyordu. ‘Gevezelikler toplumu’nun üyelerinin siyaset, ekonomi, sanat, bilim, popüler kültür vs. her konuda fikir sahibi olabildiğini ve devamlı kanaat açıkladığını hatırlayabiliriz. Elbette kamusal tartışmalara erişimin liberal demokrasinin vaat ettiği eşitlik temelinde inşa edilmediği; ancak ‘makbul ve makul’ kabul edilen seslerin kendini duyurabildiği bir dönemdi bu. Yine de mesela kültürel, teknik, akademik vs. ‘yetkinliği’ veya medyatik popülerliğiyle toplumda yaygın kanaatleri şekillendirebildiği varsayılan kişilere atfen kullanılan (hayır, ‘organik entelektüel’ değil de) ‘kanaat önderi’ ifadesi bu yıllara ait bir ifadeydi ve 2010’ların ilk yıllarında belirli bir süreliğine yeniden kullanıma girip, 2015’ten sonra tamamen rafa kalktı. Hemen hemen aynı dönemden beri hukuk, siyaset, medya, bürokrasi, akademi vs. gibi tüm alanlarda gerçekleştirilen ‘reformlarla’ halihazırda sınırlı kamusallık tedrici olarak yok edildi. Böylece, kanaat açıklayabilme imkanları, ‘konuşma yasağı değil söyleme mecburiyeti’ (Barthes) şeklinde tarif edilen bir ağla kuşatılmış oldu. Birçoğumuzun mutsuzluk, korku ve teröre gömüldüğünü hissettiği mevcut durumda artık bir doxa (kanaat) toplumundan ziyade, dogma toplumundan söz etmek gerek.

Kanaat üretemeyen, kanaatini açıklayamayan, disiplin ve denetim mekanizmalarının toplumsal bedenin tüm hücrelerine “metastaz yaptığı”[16] bir toplum modeli. Bunu daha anlaşılır kılmak için kanaatin tanımına bakalım: “Kanaat bireyi düşüncesinin efendisi ve öznesine, bir grubun mensubuna dönüştüren şeydir. […] Kanaat, grup tek bir gerçek kişiden oluşsa dahi, bir grup mensubu olarak özne haline gelmenin edimsel yoludur.”[17] İşte, öznelliğin imhasında ve topluluğun çözülüşünde semptomlarını gözleyebileceğimiz ‘kanaatsizlik toplumları,’ ister virtüel olsun ister fiziki, kamusal alanın yok edilişiyle ‘eyleme kudretinden’ olduğu kadar, kanaat üretme kudretinden de ayrılmış görünüyor. Örneğin, Türk kimliği dışındaki tüm kimlikleri inkar etmenin tarihsel-politik-dilsel şiddetini azaltabilmek için önerilen[18] ‘Türkçe edebiyat’ tabiri, “onca yıllık Türk Edebiyatı kullanımından vaz mı geçeceğiz yani” diye feveran eden, nefret dolu bir tepkiyle karşılanabiliyor. Ve biliyoruz ki bu söylemler, sosyal medya polisliğine epeyce kaynak ve personel vakfedilen sözde bir kamusallıkta ‘hakikat etkisi’ yaratabiliyor.

Bu disiplin-denetim ağından çıkışı tahayyül edebilmek önemli. Bu da Baker’in metninin önerdiği gibi, ‘olaylarımız’ üzerine düşünmekten, eyleme kudretimizi geri çağırmaktan ve okurdaki, “izleyicideki eleştirel gözü açmak mücadelesi”nden (Dziga Vertov Grubu[19]) geçiyor. Pandeminin devam ettiği bugünlerde evi, yani içine kapatıldığımız özel alanı tek güvenli ortam gibi sunan o popüler deyişin aksine; hayat eve sığmaz, hele de “ev alev alev yanarken.”

[1] Giorgio Agamben, Ev Alev Alev Yanarken, çev. Ali Artun, skopbülten, Kasım 2020, https://www.e-skop.com/skopbulten/ev-alev-alev-yanarken/5924?fbclid=IwAR0gt1vskPHV26JY8KJVhNY1UjxvQpODu4Pgy1GWIkl3MYWcqrYmHQNUctE

[2] Ulus Baker, Kanaatlerden İmajlara: Duygular Sosyolojisine Doğru, Birikim Yayınları, 2014, s.36

[3] Ulus Baker, Felsefi Suskunluk, Birikim Sayı 150, Ekim 2001, https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-150-ekim-2001-sayi-150-ekim-2001/2341/felsefi-suskunluk/4231

[4] Kanaatlerden İmajlara, s. 56

[5] Kanaatlerden İmajlara, s. 247

[6] Isabell Lorey, Yönetimsellik ve Kendini Güvencesizleştirme: Kültür Üreticilerinin Normalleştirilmesi Üzerine, çev. Özge Çelik, skopdergi Sayı 4, Mayıs 2013, https://www.e-skop.com/skopdergi/yonetimsellik-ve-kendini-guvencesizlestirme-kultur-ureticilerinin-normallestirilmesi-uzerine/1302

[7] Gilles Deleuze, Denetim Toplumları Konusunda Bir Ek, çev. Ulus Baker, Birikim Sayı 142-143, Şubat/Mart 2001, https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-142-143-subat-mart-2001/2334/denetim-toplumlari-konusunda-bir-ek/4382

[8] Oğuz Karayemiş, Disiplin ve Denetim Toplumları Üzerine Bir Sunum Metni, Ekim 2012, http://ickinlikduzlemi.blogspot.com/2012/10/disiplin-ve-denetim-toplumlar-uzerine.html

[9] Kanaatlerden İmajlara, s. 128 (vurgu bana ait).

[10] Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak, çev. Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2004, s.106

[11] https://vesaire.org/zygmunt-bauman-sosyal-medya-bir-tuzak/

[12] Ulus Baker, Medyaya Nasıl Direnilir, Birikim Sayı 68-69, Aralık/Ocak 1995, https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-68-69-aralik-ocak-1995/2268/medyaya-nasil-direnilir/4590

[13] Ulus Baker, Medyaya Nasıl Direnilir.

[14] Kanaatlerden İmajlara, s.343

[15] Ulus Baker, Felsefi Suskunluk.

[16] Gilles Deleuze, Denetim Toplumları Konusunda Bir Ek.

[17] Kanaatlerden İmajlara, s. 61

[18] Ahmet Ergenç, Türk mü Türkçe mi: “Bak bu asansör Türk,” K24, Kasım 2020, https://t24.com.tr/k24/yazi/turk-mu-turkce-mi-bak-bu-asansor-turk,2977

[19] Aktaran Ulus Baker, Kanaatlerden İmajlara, s. 133

Yazı görseli, Övünç Demiray’ın arşivinden.