Kan Kokan Günlerde Kötülüğün Tarihi Üzerine Konuşma Denemesi

Peter-André Alt’in Her Şeyin Başlangıcı: Şeytanın Düşüşü ve Kötülüğün Doğuşu isimli kitabı, kötülük problemi ve şeytanın çağrışımları ile ilgilenenler için önemli bir kaynak olacak niteliğe fazlasıyla sahip.

İblis, Lucifer, Hades, Mephistopheles, Şeytan; Antik Çağ’dan günümüze kadarki süreçte, mitostan logosa geçişte, semavi dinlerin tarihsel gelişiminde şeytan, birbirinden farklı isimlerle çağrılmıştır. İnsanların zihnindeki şeytan imgesinin ortaklıklarına baktığımızda, şeytanın, insanın aklını çelmeye çalışan ve insanların yanlış kararlar almasına sebep olan, insanı itaatsizliğe ve isyana teşvik eden, kurnaz ve dil cambazı gizemli bir varlık olduğunu görürüz. Kuşkusuz bunun en temel nedenlerinden biri, semavi dinlerin kutsal metinlerinde Adem’le Havva’nın cennetten kovulması sürecinin mimarının Şeytan olarak gösterilmesidir. Şeytan, gittiği yere, temas ettiği insana felaket getiren bir ucubedir. İsminin çağırdıkları nedeniyle onun yeri yeraltıdır; günahın, kokuşmuşluğun, tekinsizliğin cehennemi…

Yahve, Rab, Elohim, Mevla, Tanrı, Allah; yaratıcının isimlerinin kudreti hepimizin malumu… Yaratıcının yeriyse göklerdir. İnsanların zihnindeki ortak imgesinde o her şeyi duyan, her şeyi gören, her şeyi bilendir. Dünyaya hakimiyet sağlamak ve belki de onu kucaklamak için dünyanın yukarısında, ferahlığın içerisinde, yani gökyüzündedir. Şeytan’ın kibri karşısında kudretli duruşunu bozmamış; Şeytan’ı da şeytana uyanı da cezalandırarak tüm insanlığa ortak mesajlar vermiştir: Benim karşımda duran, Şeytan’a uymuş demektir!

Peter-André Alt’in Her Şeyin Başlangıcı: Şeytanın Düşüşü ve Kötülüğün Doğuşu isimli kitabı, kötülük problemi ve şeytanın çağrışımları ile ilgilenenler için önemli bir kaynak olacak niteliğe fazlasıyla sahip. Peter-André Alt’in Kötülüğün Tarihi üzerine yazılmış ve farklı okumalara kapı açan kitapları, yedi cilt halinde yayınlanacak. Sel Yayıncılık’ın “Kötünün Estetiği” dizisinin ilk kitabı olan Her Şeyin Başlangıcı: Şeytanın Düşüşü ve Kötülüğün Doğuşu, şeytanın mitolojideki ve yaratılış mesellerindeki anlamlarını tartışmaya açıyor. Şeytan ve insanın kötülüğü kavramlarını irdeleyen kitap, okuyucuyu kitaba ve kötülük tartışmalarının kökenlerine hazırlayan, kapsamlı bir giriş yazısıyla açılıyor. Giriş bölümünde, kötünün modern tarihiyle ilgili zihin açıcı bir bilgiye rastlıyoruz: “Kötünün modern tarihi onun psikoloji alanına nakledilmesinin tarihidir; böylece o eski mitsel figür ve anlatım kalıpları kataloğunu yeniden düzenleyip kullanmak mümkün olacaktır.” Bu ilk kitabı okuduktan sonra, serideki kitapların devamını okumak ve kötülük probleminin çok sesli yorumuna ortak olmak için heyecan duyuyorum.

Benim için kitabın en ilgi çeken bölümlerden biri 1. Bölüm, yani Lucifer’in Düşüş Öyküsü’ydü ( Bartholomeus İncili).  Bu bölümde yazar, Lucifer’in göklerden kovulmasının (yani düşüşünün) mitlerdeki ve Bartholomeus İncili’ndeki anlatımı ele alıyor. Lucifer’in Tanrı’nın huzurundan kovulmasına neden olan, Tanrı’nın buyruğu karşısından gösterdiği kibirdir. Kibir, Roma Katolik Kilisesi tarafından belirlenen yedi ölümcül günah içerisinde, birinci sırada yer alır ve Lucifer’le özdeşlenmiştir. Lucifer’in Tanrı’ya gurur ve kibirle başlayan karşı çıkışı isyana dönüşmüş ve Lucifer’in Tanrı’nın huzurundan kovulması sürecini yaşanır. Alman Hıristiyan mistiklerinden Jakob Böhme, Lucifer’in Tanrı’ya karşı çıkışını şu şekilde yorumluyor: “Bir sanatçı olmaya imreniyordu, yaratılışı gördü ve temellerini anladı; kendisi de Tanrı olmak, merkezdeki ateş-kudretle her şeye hükmetmek, her şeyle birlikte teşekkül etmek, kendini de her şeyde teşekkül ettirmek istedi; kendi istediği gibi olmalıydı; yaratıcının istediği gibi değil.”

Kitabın dikkatimi çeken bir diğer bölümü 4. Bölüm, Başlangıcın Felsefesi ve Estetiği. (Kierkegaard, Schelling) Kierkegaard, Kaygı Kavramı isimli kitabında, İlk Günah miti ile insanın benliği arasındaki ilişkiselliği apaçık kılmaya çalışır. Kierkegaard’a göre kötünün dünyada varoluşu, niteliksel bir sıçrama olarak yorumlanmalıdır. İnsanın özgürlüğü sorununu da bu tartışmaya dahil eden Kierkegaard, cennetteki özgürlük ve Tanrı’nın buyruğunun çiğnenmesinin, insanın özgürlüğü ile açıklanamayacağını savunur: “İnsan bir yandan aklı sayesinde özgürdür, diğer yandan Tanrı’nın koyduğu yasakla sınırlandırılmıştır; bu iki konum arasındaki gerilim, Kierkegaard ‘kaygı’ olarak adlandırır… Baştan çıkıp yasak ağacın meyvesini yeme edimi, kaygının yarattığı huzursuzlukla başlayıp bunu yapma iradesiyle sonuçlanan, adım adım gerçekleşmiş bir süreçtir.” Anlaşılan o ki Kierkegaard için özgürlük problemi ve kötülük probleminin çerçevesinde cevaplar ararken, bu iki temel problemin bir adalığından beslenmek gerekir.

Günlerin günleri ölüm ve kan kokularıyla kovaladığı, biz şehirlilerin katliamları kınamak ve lanet etmenin ötesine geçemediğimiz, tüm bu korku senaryoları ve endişe karmaşası içerisinde birilerine daha çok para kazandırmak için işlerimize gittiğimiz zamanlardayız. Kan kokusu genzimizi yakıyor ancak utançla da çaresizlikle de olsa nefes almaya devam ediyoruz. Orhan Veli’nin dediği gibi “Ölüm Allah’ın emri…” Peki, insanları öldüren, bizi kan gölüne hapseden katliamların emirlerini kim veriyor? Tüm bunları düşünürken Şeytan’ın var olan her şeyden daha kötü olduğu algısını yitiriyorum; dünya üzerinde kötülüğün sınırlarını zorlayan Şeytan değil, insan. İnsanların şeytanlaştığı, kötülüğün gökyüzüne yükseldiği dünyamızda mağaralarımızda/ yuvalarımızda/ düşüncelerimizde bile ölümün uzağına kaçamıyoruz. Kötülüğün yenilmesi ya da geride bırakılması mümkün değilse de şeytanlaşan insanların verdiği ölüm emirlerinin uzağında, yazmaya-anlatmaya-konuşmaya devam edebiliyoruz, şimdilik…