Kan ve Gül’ün Peşinde

“Kan ve Gül,” Alper Canıgüz’ün diğer romanlarına göre çok daha politik bir roman; belki nihilizmi ve karanlığı da oradan geliyordur.

Alper Canıgüz’ün beşinci romanı Kan ve Gül, ikinci sınıf bir yayınevine ucuz aşk romanları çevirerek yaşamını sürdürmeye çalışan, boşandığı karısı Nergis’i hala saplantılı bir şekilde seven ve bu yüzden de kendine bir türlü makul bir hayat kuramayan Aziz’in öyküsüdür. Sürdüremediği evliliğinden elinde kalan tek şey, biz okurlara “galiba içtenlikle sorumluluğunu hissettiğim tek insandı” (s.11) diye tanıttığı kızı Zeynep’tir. Kendi gözünde hayallerini gerçekleştirememiş, sevdiği kadını elinde tutamamış bir “loser”dır ve vaktinin önemli bir kısmını kendine acıyarak geçirmektedir. Üniversitedeyken amatör bir tiyatro grubunda yer almıştır ama orada da umduğunu bulamamıştır.

Aziz, kızının dans gösterisi sırasında çıkan bir yangına müdahale ederken başına aldığı darbeyle kendinden geçer ve ayıldığında kendini yirmi yıl öncesinde bulur. Büyülü gerçekçi bir polisiye olan romanın asıl konusu da böylece başlamış olur. Aziz geçmişe gittiğini fark ettiğinde, kendisine ikinci bir şans verildiğini, gençliğinde yaptığı hataları tekrarlamayarak geleceğini değiştirebileceğini düşünür. Romanın geri kalanında hem gençliğinde bilmeden yolları kesişmiş olan alter egosu Abdül’ün öldürülmesine engel olmaya, hem de “büsbütün zifiri karanlıktan ibaret” olan “Nergis’siz istikbal”ini (s.10) kurtarmaya çalışır.

Yazarın daha önceki romanlarını okuyanlar bu kısa tanıtımdan bile Kan ve Gül’ün tipik bir Alper Canıgüz romanı olduğunu anlayacaklardır. Canıgüz’ün devamlı okurları romanı okuduklarında önceki romanlardan aşina oldukları temaları ve biçemi görerek sevinecekler, biraz karamsar bir dünyayı resmetmesine rağmen romanı çok sevecekler ve belki de yazarın şimdiye değin yazdığı en iyi metin ilan edeceklerdir.

Alper Canıgüz ilk romanından beri belirgin bir biçemi sürdürmektedir. Bu biçemi oluşturan temel unsurların başında, ilk romanı Tatlı Rüyalar’dan sonra kullanageldiği birinci tekil şahıs anlatıcılarına uygun düşen konuşma dili gelir. Zaman zaman şiirsellikle süslenen, yaratıcı benzetmeler ve metaforlarla ışıldayan ama hiçbir zaman mizahtan vazgeçmeyen bir dil kullanıyor Canıgüz’ün anlatıcıları. Konuşmayı seviyorlar, konuşmayı bir performans olarak görüyorlar; sanki sadece konuştuğu ve karşısındaki dinleyiciyi etkilediği sürece yaşamayı sürdürecek olan Şehrazat’la aynı kaderi paylaşıyorlar. Belki de bu yüzden hiçbir zaman sıkıcı olmuyorlar. Anlattıkça anlatıyorlar, anlattıkça dinliyoruz. Bazen öykünün bile önüne geçen söyleyiş Canıgüz’ün romanlarının bence en cazip yönlerinin başında geliyor.

 Canıgüz, romandaki ilk bölümün, hatta ilk cümlelerin öneminin farkında olan bir yazar; her roman çarpıcı cümlelerle başlıyor. Kan ve Gül’ün Aziz’i, “gelecek, bazıları için, hakikaten de uzak bir hatıradan ibarettir” (s.9)  diyerek başlıyor. Bu fiyakalı giriş, çarpıcı öyküler ya da yorumlarla sürdürüldüğünden, kısa sürede, alışık olmadığımız bir eşlikçiyle beraber, bildiğimizden farklı bir dünyada dolanmakta olduğumuzu anlıyoruz. Çok geçmeden de bu dünyada her şeyin olabileceğine kanaat getiriyoruz ki bence Canıgüz’ün yazar olarak en büyük başarısı budur: Yazar, en çarpıcı, en sıra dışı ve en akıl almaz olanı doğal bir biçimde dile getirir ve biz okurlar hevesle yazılanları kabul ederiz.  Kan ve Gül’de resmedilen dünyanın garip dinamikleri en başta hissettirildiğinden,  Aziz “evlendiğim ve boşandığım tarih, nikah memuru ve avukatların tuhaf ve müşterek bir cilvesiyle aynı güne denk gelmekteydi” (s.9) dediğinde; Abdül,  Terminatör’ü, evet, bildiğimiz Schwarzeneger’li Terminatör’ü tiyatro oyunu olarak sergilemek istediğinde ya da ünlü sanatçı İskender Doğan’ın haftanın yedi günü ve günün yirmi dört saati açık olan Kan ve Gül adında bir kuru temizleme dükkanı işlettiğini öğrendiğimizde hiç yadırgamıyoruz. Yazar, okuduğumuz birkaç sayfada bütün bunların son derece olası olduğuna bizi ikna etmiştir bile.

Canıgüz kimi zaman bu garip ve çarpıcı “gerçekler”i açıkladığında ona katılmamak elimizden gelmez. Mesela, Aziz’in yoğurtlu biberin mutluluğun anahtarı olduğunu söylediğinde olduğu gibi… Romanın neredeyse sonuna kadar kendine acımaktan mustarip olan Aziz, açık bir kuru temizlemeci bulamadığında sokaktaki insanları seyreder ve şöyle düşünür: “Yolda yürüyen insanlara bakarken benim dışımda herkesin gitmeye değer bir yeri olduğu duygusunu içimden atamıyordum. Nergis’i düşündüm. Evde, çocuğu ve belki de diğer sevdikleriyle birlikteydi. Mutlu, huzurlu ve sevgi doluydular. Ve bence yoğurtlu biber yiyorlardı. Garip ama en çok bu sonuncusu koyuyordu bana” (s.16). Başta Aziz’in bu son cümleyi sadece komik etki sağlamak ve beklenmedik bir anda okuru şaşırtmak için söylediğini sanabiliriz; oysa bu cümle, Aziz için önemli bir gerçeğe işaret eder. Eski kayın validesi kızının evine her gelişinde bu yemeği yapmaktadır ve Aziz “bu yemeği yerken, yanınızda değilse bile birileri tarafından düşünüldüğünüzü, gözetildiğinizi, bir aile olduğunuzu hissederdiniz” (s.16) dediğinde, artık yoğurtlu biber bizim için başka bir nitelik kazanmıştır bile. Terminatör “aşırı makineleşme neticesinde gelen yabancılaşma”yı içeren bir “post kapitalist toplum eleştirisi” (s.20) olarak yorumlandığında da anlatıcıya can-ı gönülden katılırız.

Kadınlarla ve annesiyle sorunlar yaşayan erkek ana karakter, ona eşlik eden gözü kara sıra dışı arkadaş, bir türlü unutulamayan kadın karakter yazarın yeni kitabında bir kez daha resm-i geçit yaparken, hele de yazarın bütün romanlarında karşımıza çıkan Kız Tevfik ve arkadaşlarını gördüğümüzde yazarın diğer romanlarını hatırlıyoruz. Yazarın son romanında yeni olan şey ise altı kalın çizgilerle çizilen nihilizmdir. Kan ve Gül’de resmedilen dünya, içinde barındırdığı mizahına rağmen karanlık bir dünyadır. Burası özellikle kötü, adaletsiz ya da merhametsiz bir dünya değildir; sadece her şey son derece kontrol edilemez, öngörülemez ve düzenden yoksundur. Aziz’in deyişiyle aslında “her şey nasıl da başka türlü olabilir…”: “Bir anlığına orada değil de şurada olsan, o tarafa değil de başka tarafa baksan, kıçını sol elinle değil sağ elinle kaşısan, bir sözü söylesen, ötekini söylemesen… Kaderin acımasız ağları aslında ne kadar zayıf bağlarla örülmekteydi” (s.40).

Kaderin zayıf bağlarla örülmüş olması, fantastik yolculuğuna henüz başlamamış olan Aziz için bir umuttur. Oysa aynı fikir, insan çabası unsurunu dışlayan, onu hiçliğe vardıran bir fikirdir aynı zamanda. Öngörülemez kader ağlarının bu ikinci seferde nasıl örüleceği aslında birkaç kez ima edilir. Romanda karşımıza çıkan tiyatro grubu ve üç kez yapılan Shakespeare göndermesi, özellikle de Romeo ve Juliet’in anılması manidardır. Aziz’in dünyası, aslında güçlü ve soylu insanların bir anda alaşağı edildiği trajedi dünyasına ve özellikle de Macbeth’deki cadıların kazanlarını kaynatırken ağızlarına doladıkları “Doğru yanlıştır, yanlış da doğru” (“Fair is foul, foul is fair”) nakaratına bağlanabilir. Aziz, Romeo ve Juliet, Macbeth, Kral Oedipus ya da diğer kader trajedisi kahramanları gibi böylesi kaypak bir dünyada kaderine hâkim olabilir mi gerçekten? Bütün kahramanlık ve bilgeliklerine rağmen kaderlerine hâkim olamayan bu trajedi kahramanlarının başaramadığını Aziz başarabilir mi? Romanın sonlarına doğru, yaşamını sadece eski haline getirmeye bile razı olduğuna göre, kader bu kez de kendisine pek yardımcı olmamaktadır.

Kaderin garezi sadece Aziz’e değildir; diğer karakterler de felekten yana paylarına düşeni alırlar çünkü bu dünya gülünç dinamikleri olan bir yerdir. Hiç kimse oğlunun balet olmasını istemediği için Devlet Opera ve Balesi yöneticilerinin yetimhanelerde “headhunting” yaptığı, bu yolla bulunan bir çocuğun, hem de çok başarılı bir balet olma yolunda ilerlerken geçirdiği bir sakatlanma sonucu kendini, yetimhanelerden çok eleman devşiren bir diğer kurum olan polis okulunda bulduğu bir dünyadır bu. Eski bir balet, emekli bir polis olan Hıdır, kariyerinin şu anki noktasında, yani 1994’te, bir politikacı adayının pis işlerini yapmaktadır ve kategorik olarak Aziz’den farklı değildir. Kaderin acımasız ağlarının farkında olan Aziz, Hıdır için “Bir an baletken, kaderin küçük bir cilvesiyle bir katile dönüşüveriyordunuz” (s.198) derken belki de artık kendinin özel olduğunu düşünmeyi ve kendine acımayı bırakmaya başlıyordur.

Doğru ve yanlışın sürekli yer değiştirdiği bir dünya polisiye için çok elverişlidir; bütün şüpheliler bir bir aklanır, olaylar beklenmedik şekilde gelişir ve en akla gelmez kişi katil çıkar: yanlış doğrudur, doğru da yanlış. Ancak Kan ve Gül aynı zamanda bir aşk öyküsüdür; karısına ve kızına kavuşmaya çalışan bir adamın öyküsüdür. Bütün olan biteni anlatıcının gözünden gördüğümüz için, yaptığı bazı hatalara rağmen sonuna kadar desteklediğimiz biridir Aziz. Kendisine bir şekilde verilen fırsatla kahramanlaşmasını, kaderine hâkim olmasını tüm kalbimizle isteriz. Ancak bu adam, kahraman olmaya yaklaştığı tek anda, kızının dans gösterisi sırasında çıkan yangında, ironik olarak, yaralanan tek kişidir. Bir oyuncu olarak sahneye çıkabildiği tek oyunda, karizmatik bir korku figürü olmaya çalışırken, yaşlı seyircilerden dayak yiyerek fars kahramanı olmuştur. Kısaca, sadece Macbeth’in değil, Aziz’in dünyasında da “doğru yanlıştır, yanlış da doğru.” Romanı okurken bunu akılda tutmakta fayda var, romanın polisiyesinde de böyle bu, aşk hikâyesinde de.

Başta da söylediğim gibi, Kan ve Gül, Alper Canıgüz’ün ilk romanından beri istikrarla sürdürdüğü çizgide bir roman. Farklı türlerden beslenen, büyülü gerçekçi, çarpıcı karakterlerle bezenmiş, iştahla ve incelikle anlatılmış bir roman. Diğer romanlarına göre çok daha politik bir roman; belki nihilizmi ve karanlığı da oradan geliyordur.

Hamiş 1: Yazarın romanda bir cameo’su var. Olgular ve İncirci Çocuklar belli ki sonradan Oğullar ve Rencide Ruhlar olmuş.

Hamiş 2: İskender Doğan’ın dediği gibi güle rengini veren kandır. Yeter ki kim kan, kim gül bilelim.