Kabus Bitiren

“Bütün kâbuslar, uzun bir haaayırr ile son bulur.”

Tıp Bayramı vesilesiyle yurt genelinde ve yavru vatanda sağlık personellerine gülümsediğimiz o malum gündü. Kapısına kaktüsle dayandım. Ne randevum vardı ne de kuyruğun herhangi bir yerindeydim. Bu şekilde hasta kabul edemeyeceklerini söyleyen hemşireyi ikna etmem zordu, sevimli bile davrandım. Hem sevimliliği başaramadım hem de bu rol para etmedi. İşimin çok kısa süreceğini, doktor hanımı görmem gerektiğini söyledim, hatta bağırdım. O sahneyi cep telefonuyla gizlice kaydeden liseli kızı fark ettiysem de bunu belli etmedim. Akşam bültenlerinde Tıp Bayramının cadısı olarak gösterileceğim anlaşılan. Sesim yükseldikçe yükseliyor etrafımıza toplananların sayısı da artıyordu. Doktor kapıya çıktı. O güzel sesiyle “ne oluyor, kim o bağıran” dedi. Kendisinin de sesi münasip seviyede sayılmazdı. Beni gördü ama daha önce ben onu gördüm. Sarı saçlarından bir tel eksilse milletçe yasa boğulacağımız kusursuz güzellik abidesi, karşısında beni görünce “Aa siz miydiniz?” dedi. Evet, dedim ve kahve renkli saksısıyla kaktüsümü göstererek devam ettim, “Bayramınız kutlu olsun.” Kaktüsü eline doğru uzattım, “Bayramdır, elinizi öptürmeye getirdim.” Şaşırdı ve bir adım geriye attı. Bir bana bir kaktüse baktı. Kaktüsün de o ara bana baktığına emindim. Başka bir profilden gösterdim doktora. “Aaa inanamıyorum, yoksa Niyazi mi bu?” Evet, anlamında gözkapaklarımı indirdim. Büyümüş, üstelik kulakları da artmıştı, doktor hanımın hemen çıkaramaması normaldi. “Onu siz kurtardınız” diyerek tekrar eline doğru uzattım, “Öp canım, doktor teyzenin elini.” Teyze mi… Teyze ne ya… Tabii hemen pot kırdığımı anladım. Nasıl düzelteceğimizi düşündüm. Özür işe yarayabilirdi. Ağzımı özrün ilk harfi için açtım ama doktor hanım aldı sözü, “Aman efendim, çok mu yaşlı görünüyorsunuz beni” diyerek tekrar elini uzaklaştırdı. “Evet” dedim. Evet, kelimesi ağzımdan nasıl çıktı bilmiyorum ama kesinlikle o an ağzıma sıçmak istedim. Mecazsız bir sıçma… O kadar kötüydüm. Keşke bu mümkün olsaydı. O kısacık zamanda insanın kendi ağzına sıçmasının nasıl mümkün olacağını düşündüm. Bir evet ile bu mümkün olabiliyormuş, anladım. Bir evet ile ağzıma sıçmıştım. Kızaran, bozaran yüzümden haletiruhiyemi anlayan doktor, tebessüm etti. Özrümü diledim. Omzuma dokundu. O noktaya artık kimseyi dokundurtmayacaktım. Mis gibi bir his… Cebinden akide şekeri çıkarıp saksıya koydu. Teşekkür ettim. Niyazi dikenlerini sivriltti, bu onda aşk gibi bir durum.

Kapıda kaldınız, diyerek içeriye buyur etti. Diğer hastalardan itiraz edenler oldu. Doktor hanım, acil, dedi. Kapıyı hızlıca kapattı. Karşı karşıya oturduk, Niyazi’yi aramıza koydum. Ne içersiniz, diye sordu. “Şeeyyy” diye uzattım. O an bir sıkıntımın olduğunu anladı. Konuşmaya ikna etmeye çalıştı, Niyazi’yi gösterdim “O daha bir yavru, ben yaşlandım. Azrail’in yaklaştığını hissediyorum” dedim. “Aman efendim, siz mi yaşlısınız, hepimizi gömersiniz.” Dudaklarından gömmek fiili çıkmasaydı iyiydi. Niyazi korkudan büzüşmeye başladı. Masadan aldım bize en uzak köşeye bırakıp yerime döndüm. Artık aramızda sadece hava vardı. “Niyazi bunları duymamalı” dedim kısık sesle. Kulağına eğildim, öpmek ve söylemek arasında kararsız kaldım. İkisi de olabilirdi. Birini seçtim, “Niyazi için endişeleniyorum, ben ölünce onu da yanıma gömün.” İrkildi. Yere baktım. Anlamaya çalıştığı fark ediliyordu. Neden böyle düşündüğümü sordu. “Dünya” dedim, “sizce de gittikçe boka batmıyor mu? Niyazi’nin daha fazla savaş, ölüm görmesini istemiyorum.” Elini elimin üstüne koydu. Değdiği yerden mavi dumanlar çıktı. Serinledim. Kulağıma eğildi, yanağımdan öptü. Öptüüü… İçimin tüm virüsleri temizlendi, pirüpak oldular, onlarla dans ettik. Öptü… Dünya yörüngesine oturdu, nefes aldık. Öptü… Daha ne olsun, odundum çiçek açtım. Öptü… İnsandım hemen daha fazlasını hayal ettim. Keşke yanlışlıkla, o an ona doğru dönseydim de ağzımı bulsaydı dudakları. Aynı kâbusun içindeyiz, dedi. Papatyası Narin’den bahsetti. “Sahi, sormayı unuttum, Narin nasıl?” Kararsız kaldı, “İyi işte, ne olsun; artık iyiyiz, demeye utanır olduk ama iyi yine de.” O da Narin için endişeleniyormuş. “Ama sonra…” dedi elini elimin üstünden çekti, kollarını göğüslerinin üzerinde kavuşturdu. Gözlerini gözlerime dikti, dudakları denizanası yavaşlığında açıldı, “Bu kâbustan uyanabileceğimize inandım.” Niyazi’ye baktım, nasıl da dünyadan habersiz bir şekilde dünyada… Gözlerim doldu. Doktor hanım bunu fark edince bu sefer ellerini dizlerime koydu, hafifçe yaramın üstüne bastı. İki eli iki dizimde, sol dizimi dün çarptım ezik var, “Kâbuslardan en çok hangi kelimeyle uyanırız biliyor musunuz?” Durdu, sol dizime biraz daha bastırdı, yaranın yerini bilmiyormuş gibi. Yaramı ve sızımı iyi biliyormuş gibi. Kıvrandım terlendim, o devam etti: “Bütün kâbuslar, uzun bir haaayırr ile son bulur.”