José Saramago’dan Bilinmeyen Adanın Öyküsü ya da Adamın Öyküsü

Okur olarak kahramanın kendisine özendiğim noktalar şunlardı: Bir ada bulmak için Kral’ın kapısını çalmaktan geri kalmaması, Kral’ı buna ikna edip kendi başına yola çıkışı, yolda olması, denizde olması. Sanırım özenmem için yeter de artar bile.

Hayır. Bu kitap hiçbir adanın kendisinden söz etmiyor.

Ama “bilinmeyen ada,” adaları seven biri için ne kadar cezbedeci! Dört tarafı denizle çevrili o küçük kara parçalarını kim bilir kaç defa aklımdan geçirmiş, kim bilir kaç defa bir gece yarısı bir tanesine sinsi sinsi yerleşsem diye düşünmüşümdür.

Kalem adası, Tavşan adası, adı bile olmayan küçük, minnacık adalar… Benim aklımdan geçen adacık hep, teknelerin ya da insanların, onun orada olduğunu bilmesine ihtiyaç duyacağı türden bir adacıktır. Bir deniz feneri gibi güven veren, yol gösteren; kendine has bir küçüklüğü, kendine has bir yuvası olan bir adacık. Yani öyle bir adacık olmalı ki, bir tekne koca denizde durmaya kalksa, aklına ilk burayı getirebilsin.

İşte bu kitabın adı gözüme çarpınca bana bunları anımsattı ve benim aklımdan geçen ada hayallerini, ciğerlerimi dolduran ada hayallerini biraz olsun işitebilir miyim diye uzandım.

Belki de yazar, insanların aklındaki adalara müdahale etmek istememiştir. Kitabın sonuna geldiğimde yalnız, yıllardır demekte olduğumu -evet, benim bir adaya ihtiyacım var- yineledim.

Bir insanın bir adaya niye ihtiyacı olur, bunu da uzun bir gecede, uzun bir masanın etrafında konuşmalı belki de. Bilmiyorum. Biliyorum da, bunu konuşmak lazım mı, onu bilmiyorum.

Okur olarak kahramanın kendisine özendiğim noktalar şunlardı: Bir ada bulmak için Kral’ın kapısını çalmaktan geri kalmaması, Kral’ı buna ikna edip kendi başına yola çıkışı, yolda olması, denizde olması. Sanırım özenmem için yeter de artar bile.

Ve ben tüm bunları okurken yalnızca Kabataş – Kadıköy hattı arasındaki vapurdaydım. Kafamı kaldırıp pencereden baktım, vapurun kıçı limana yanaşıyordu, cevabımı aldım:

İnsan, aradığıdır.

Kitap ne anlatırsa anlatsın işte benim aldığım bu cevabı söylemişti. İnsan nasıl olursa olsun, ne ile olursa olsun, aramaya kalkıştığı şeye kendini çok yakın hissettiği anda bile bulamıyorken sonunda aradığı şeyin kendisine dönüşüyor.

Öyle ya Şükrü Erbaş ne demiş?

“Bunalıyoruz çocuk bunalıyoruz.
Biçim veremediğimiz şeylerin biçimini alıyoruz.”

Okur, hikayenin naifliği kadar üslubun derinliğini de arayabilir. Ben bir okur olarak üslup ve anlatım konusunda tatmin olamadım. Sanıyorum -miş’li geçmiş zaman dilinde yazılmış hikayeler bana çok hikaye geliyor ve gerçeklik algımı yitiriyorum. Tabii bir kitabın konusu gerçek olmak zorunda değil ama -miş’li olunca kof kof geliyor. Mesela sesli okunmuyor. Bir kitap sesli okunamıyorsa kötü bir üslubu var diyebiliriz. Tüm bu yazdıklarımı miş’li zaman dilinde okursanız ne söylemek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz.

Son olarak, kitabın içindeki desenler güzel, basit, naif, özetleyici.
Desenler için Birol Bayram’a, çeviri için de Emrah İmre’ye sevgiler.
Kitap buğday kadar sarı bir kapakla Kırmızı Kedi gülüdür, onlara da sevgiler.

ada