Jeremy Stubbs’a Ortadoğu’dan Açık Mektup

Düşünün Stubbs, sırf içki içilmesin diye üniversite şenliklerinin yasaklandığı şu günlerde, çok şarap içip duvarlara “Normal insan kurgudur!” yazmaktan haddinden fazla keyif alıyoruz… Şunu söylemeliyim Stubbs, kaleme aldığınız metinde “teorik şişkinlik” ifadesiyle bahsettiğiniz “French Theory,” coğrafyam adına büyük bir umut teşkil ediyor.

Bundan bir süre önce, akut farenjit teşhisiyle evime döndüğüm günün akşamında, Jeremy Stubbs’ın kaleme aldığı, Ayşe Güren’in Türkçe’ye aktardığı “Terör Altında Yaşadım: İngiliz Üniversitelerinde French Theory’nin Yirmi Yılı” isimli metne denk geldim. Metni okuduktan sonra, her ne kadar Paris Siyasal Çalışmalar Enstitüsü’nde “düşünce tarihçisi” olmasam da, ideolojik aygıtların varlığına duyduğum inançtan ve Althusser’e duyduğum hayranlıktan olacak, Stubbs’ın serzenişini yanıtlama gereği hissettim. Ne günlerdir çektiğim boğaz ağrısı, ne de zar zor başa çıkabildiğim vücut ısısı bu telaşıma engel olabildi çünkü Althusser’e verdiğim bir söz var, inandığımı aktarabildiğim oranda özneleşebilirim ve akut farenjit özneleşmeme engel teşkil edemez. Umarım bu metin de Stubbs’ın diline çevrilir ve biz aynı dilde sohbet edebilmiş oluruz, zira biz Ortadoğulular olarak çoğu metnin çevirisine ciddi ihtiyaç duymaktayız, siz ihtiyaç duymuyorsanız ne ala.

Sevgili Stubbs,

Serzenişinizi görünce, bilhassa Althusser’i, Derrida’yı, Lacan’ı, Foucault’yu ‘solu sol olmaktan çıkarmak için üretilen proje felsefeciler’ olarak addettiğinizi görünce, biricik ülkemin on beş senelik siyasi iktidarı AKP’nin erken dönemleri geldi aklıma. Türkiye siyasi tarihine özel bir ilginiz yoksa eğer bahsettiğim örgütlenmeden haberiniz olduğunu sanmıyorum. Erken dönemlerinde AKP de sizin kullandığınız dili kullanırdı. Bu coğrafyada seküler bir telaşla üretilmiş her ne varsa karşısına alıp, şahane bir mağdur edebiyatı üretirdi. “Devlet televizyonunda sürekli çağdaş popüler müzikler çalıyor, arabesk neden yok?” serzenişinden tutun da, “Biz insan değil miyiz?”e varan, modernite konusunda ciddi kompleks sahibi, diğer yandan kullandığı ‘mağdur dil’den ötürü bir yanıyla sol bir imaj çizen, tuhaf bir siyasal örgütlenmeydi.

Söz gelimi, sizin French Theory’den ve Fransız teorisyenlerden bahsederken kullandığınız ‘terör altında yaşamak’ ifadesini, onlar Türkiye’de cumhuriyet adına, sekülerizm adına üretilegelen hemen hemen her şey için kullanıyorlardı. Son tahlilde güzel olan, estetik olan her ne varsa ‘rövanşist mimari’ başlığı altında yok ettiler, çirkinleştirdiler. AKP ile aranızdaki tek fark, ‘anti-entelektüel’ üslubun onlara size yakıştığı kadar yakışmaması. Siz “Her kim ‘yapısöküm’ hakkında bilgisiz ya da şüpheli görünürse bir gerici ya da geri zekâlı olarak sınıflanır ve sonuç olarak, bir kenara itilir,” diyorsunuz, dönemin başbakanı da “Siz aydınsınız da biz karanlık mıyız” diyordu. Eh, her coğrafyanın derdi başka. Ama siz ‘political theory’ anlatan hocalarımızın günbegün görevden alındığı, uzaklaştırıldığı, Althusser’den, Badiou’dan haberdar olan bütün akademisyenlerin bir gecede işsiz kaldığı, öğretmenlerin öğrencileriyle dersliklerde ancak gizli gizli şarap içebildiği bir coğrafyada ‘French Theory’den ‘terör’ sıfatıyla bahsederseniz, emin olun bu coğrafya size gerçek ‘terör’den, gerçek ‘vasıfsızlaştırma’dan, ‘değersizleştirme’den bahsedecektir.

Sizin “French Theory’nin havarileri ve onların papaz adayları” başlığı altında söz ettiğiniz Althusser’den birçok şey öğrendim. Kültürün dönüştürücü yetisini, devletin ideolojik aygıtlarını, bir coğrafyadaki siyasal habitatın o bölgedeki magazin dergilerinden dahi kavranabileceğini Althusser’den öğrendim. Söz gelimi şu günlerde, seküler Türkiye’yi mumla arayan insanlar olarak, on beş yirmi sene öncesinin magazin haberlerini takip ediyoruz. Siz birinci ağızdan dinlemiş, hemhal olmuş olabilirsiniz, lakin biz bu isimlerden kıymetli çevirmenler aracılığıyla haberdar olduk. Ece Ayhan “Devlet dersi Türkiye’de seçmeli değil, zorunlu bir derstir” diyor, biz seçmeli dersleri olanaklı hale getirmeye çalıştık. Zannederim ki Ece Ayhan’ı tanısaydınız onun hakkında da “Fransız Gurusu” ifadesini kullanırdınız lakin durum bununla sınırlı değil. “Bilim kültürü büyük oranda eksik olan edebiyatçılar” şeklinde bir ifadeniz var, söz gelimi bu ifadeyi Ece Ayhan’a hakaret olarak addediyorum. Kampüslerimizdeki yeşil habitatın bir an evvel asfaltlaştırılmaya çalışılması, özerk olması gerekirken üniversitelerimizin ‘Yükseköğretim Kurulu’ adı altında tektipleştirilmesi ve neredeyse ortak bir müfredatta toplanması derken, etrafında toplanabileceğimiz, bir araya gelebileceğimiz, dahilinde mobilize olabileceğimiz bir umut arıyoruz, bu umudun öznesi olmak niyetindeyiz. Düşünün Stubbs, sırf içki içilmesin diye üniversite şenliklerinin yasaklandığı şu günlerde, çok şarap içip duvarlara “Normal insan kurgudur!” yazmaktan haddinden fazla keyif alıyoruz. Sizin senelerce altında yaşadığınız ‘terör’, bize bu coğrafyada umut oluyor. Çünkü kampüsümüzün bittiği yerde, Büyükşehir Belediyesi’nin gerçek terörü başlıyor. Emin olun bu teröre tanıklık etmek istemezdiniz.

Jacques Derrida’nın ‘negatif teoloji’ fenomeni üzerinden ‘anlamsızlık’ şakasını yeniden üretmişsiniz. Sizin bu şakanızı işitince aklıma çocuğunun felsefe bölümünde okumasıyla alay eden orta sınıf ebeveynler geldi. Ek olarak, siz ‘fallosantrik’, ‘teosantrik’, ‘fonosantrik’ ve benzeri fenomenlerden yeterince sıkılmış olabilirsiniz, lakin biz coğrafyamızda en vasıflı heykelleri bile muhafaza edemiyoruz. Heykel ki anısıdır, tortusudur vaktinde cereyan etmiş şeylerin. On beş sene evvel en ‘anti-entelektüel’ diskurlarla romantik bir beğeni toplamış siyasi örgütlenmenin, bugün ortalıkta nitelikli tek bir heykel, tek bir anıt bile bırakmayan zihniyetiyle yüzleşiyoruz. Belki de yeterince ‘fonosantrik’ olsalardı, sizin deyişinizle “bir şeyler söylemek isteyen birinin sesinin varlığına” inansalardı, ne anıtlarla, ne heykellerle, ne de kampüslerimizle uğraşırlardı. Demek ki “fonosantrik olmamak” her coğrafya için reçete sayılamazmış, değil mi?

Sizi tanımıyorum Stubbs. Uğraşılarınızdan, başucu kitaplarınızdan, dinlerken keyif aldığınız müziklerden, severek takip ettiğiniz mizah dergilerinden haberdar değilim. Lakin şunu söylemeliyim, kaleme aldığınız metinde “teorik şişkinlik” ifadesiyle bahsettiğiniz “French Theory,” coğrafyam adına büyük bir umut teşkil ediyor. Coğrafyamda ‘Allah’ kelimesinin diğer kelimeleri ne şekilde sabote edebildiğini, bu kelimenin istikrarı ve müreffehliği adına konuşmayı, sohbet etmeyi, müzik üretmeyi, felsefe üretmeyi seven insanların hangi şekillerde susturulabildiğini tahmin bile edemezsiniz, muhtemelen Paris Siyasal Çalışmalar Enstitüsü’nde pek dillendirilmiyordur bu. Lakin bir gün merak edip de konuya eğilmek isterseniz, Türkiye’de sekülerizmin kısacık serüvenine, o projenin neden bir türlü gerçekleşemediğine, insanların belleğindeki ‘Allah’ tahayyülüne kafa yormak isterseniz, bir şekilde o pek sevmediğiniz Baudrillard’ı karıştırmanız gerekecektir. Bana kalırsa ‘Kötülüğün Şeffaflığı’yla başlayın, tavsiyemdir.