James Joyce veya Modernizmi Yeniden Okumak

Andrew Gibson, James Joyce’a yakıştırdığı “radikalliği” eleştirisine yansıtıyor. Geleneği reddediyor ve “uluslararası modernizm” giysisini çöpe atıyor.

İnsanoğlu bilmemeyi değil öğrenmeyi, unutmayı değil hatırlamayı, fark etmemeyi değil keşfetmeyi yeğler. Hiç değilse, öyle olduğunu tevekkülle ummak isteriz. Öte taraftan, bütün bu ‘üretici eylemler’ asgari düzeyde bir gayret talep eder. Öğrenmek bilmemekten zor, fark etmemek keşfetmekten kolaydır. İçinde yaşayayazdığımız diğer dilemmalar gibi bu da, akıp giden zamanın içinde belki de farkında olmadan mücadelesini verdiğimiz bir savaşı karşılar. O savaştan galip çıktığımızı ise ancak artık biliyor oluşumuzla, hatırlamakla ve keşfetmeyle idrak edebiliriz. Bu yolda, saymaya kalksak bütün bir yazı edecek ‘mücadele yöntemleri’nden biri de, şüphesiz, okuduğumuz bir kitap olabilir. Bir kitap, o güne değin bahsi geçen konuda bütün bütüne yanıldığımızı anımsatabilir bize. Bir kitap, pekâlâ bu güce sahiptir. Değindiğim bütün bu ‘üretici eylemler’ ve ‘mücadele yöntemleri’ ortak bir havuza atılsın şimdi, su yüzüne çıkanın ‘kitap’ nesnesi olduğunu kabul edelim. Bu noktada bir soruyla daha karşı karşıya geleceğizdir: Nasıl bir kitaptır bu? Benim bu soruya vereceğim muhtemel yanıtı ekseriyetle antolojiler ve biyografiler karşılayacaktır.

Uzun girizgâhın bizi getirdiği yer, bahsettiğim soruya karşı son zamanlarda ürettiğim bir yanıt aynı zamanda. Bir kitap, bir biyografi: James Joyce üzerine akademik çalışmalarıyla bilinen Andrew Gibson’ın aynı adlı kitabı, James Joyce. Yazıda, kabaca on yıllık bir gecikmeyle Türkçede yayımlanan bu çalışmanın edebiyat araştırmacıları, akademisyenler, bağımsız entelektüeller ve okurlar için neden ve ne denli önemli olduğunu, metni benzer örneklerinden ayıran tarafları ve girizgâhta değindiğim ‘üretici eylemler’ içinde nasıl bir yer tuttuğunu tartışmayı deneyeceğim.

Aşikardır: James Joyce öteden beri edebiyatta modernizm ile anıldı. Yapıtları ve yaşamı “uluslararası modernizm” olarak adlandırılan bir çerçevede tartışıldı, eleştirildi ve tanıtıldı. Bu geleneğin pek çok yönden göze batan bir kusuru olmasa dahi, gün geçtikçe eksikleri ortalığa dökülmeye başladı. Elbette yeni çalışmalar sebep oldu bu durumun ortaya çıkmasına. İşte, hiç şüphesiz Gibson’un metnini de o çalışmalardan biri olarak sayabiliriz. Sebebi açık: Gibson, bahsi geçen geleneğin aktardığı ve James Joyce’a yakıştırdığı “radikalliği” eleştirisine yansıtıyor. Geleneği reddediyor ve “uluslararası modernizm” giysisini çöpe atıyor. Onun yerine, taban tabana zıt şeyleri gösteren bir gözlüğü çıkardı ortaya: James Joyce’un yapıtlarını ve yaşamını, tıpkı onun gibi “radikal” bir tavrı benimseyerek, Joyce’u yerelden, yani İrlanda üzerinden okumaya soyunuyor. Bugüne değin Britanya-üzeri olarak görülen ve yorumlanan James Joyce edebiyatı, Gibson’un biyografisinde bütün (Büyük) Britanya’ya bile değil, o bütünün bir parçasına, Joyce’un doğduğu ve “Joyce olduğu” İrlanda’ya ait bir şey olarak düşünülüyor. Eleştirinin özellikle “İrlanda Beni Ben Yaptı: Sanatçının Portesi” başlıklı on birinci bölümünde vurgulanan ve gerekçelendirilen bu tavır, şu sözlerle ayaklarını yere basıyor: “Portre’yle başlayarak Joyce edebi labirentler kurmaya başladı. Eserlerine hâkim olan, İrlanda’nın tarihi, siyasi ve kültürel meseleleri giderek büyüyen bir labirentin karmaşıklığına sahiptir.”

Öte taraftan, Gibson çalışmasında (arka kapak yazısındaki tabirle) İrlanda’nın iki “emperyal efendisi” ile İmparatorluk ve Kilise ile ilişkisinin Joyce’un eserlerine nasıl damga vurduğuna değiniyor. Declan Kiberd ise, biyografiye yazdığı ufuk açıcı önsözde, bahsi geçen metin ile benzer niyetlerle yazılmış öteki örnekleri kıyaslarken değindiği modernlik tezahürü ile yazarın hakkını teslim etmiş oluyor. Sanırım, tartışacağımız üç şeyden birinin yanıtı burada saklı: Bu çalışmayı benzer örneklerinden ayıran tarafların en kıymetlisi, radikalliğinden, yazarın cüret edebildiği yeniden bakıştan kaynaklanıyor. Andrew Gibson şöylece itiraf ediyor bunu:
“Belki de Joyce’un eserlerinin kozmopolitik mantığı bir İrlandalı mantığıyla ilişkilendirilerek okunmalıdır. Küresel Joyce, İrlandalı Joyce’tan ayrı, ondan bağımsızlaşmış biri değil de onun bir ifadesi olarak bile olabilir. Ne var ki bu varsayıma göre yazılmış herhangi bir Joyce biyografisi yok. (…) Bu nedenle elinizdeki kitap hikâyeyi biraz daha farklı bir şekilde anlatmaya çabalıyor.”

Iskalanmaması gereken bir diğer nokta da şu; Gibson James Joyce biyografisini hazırlarken sıklıkla başvurduğu ‘birlikte düşünme’ diyebileceğimiz yöntemi, benzer çalışmalar gibi Joyce-İrlanda eksenine yerleştiriyor fakat bağıntı ve ayrımları bambaşka bir şekilde kuruyor. Az önce değindiğim Kiberd, yazdığı önsözde “Andrew Gibson cesurca kaleme aldığı bu yeni kitabında araştırmasını genişletiyor. Eski biyografi yazarları Joyce’un İrlandalılığını aştığı ölçüde Avrupalı ve modern olduğu görüşündeydiler; peki ama bu hikâye tersine çevrilerek anlatılsaydı sonuç ne olurdu?” diye sorarken, esasen, bir yandan okuru edebiyatta modernizm üzerine düşünmeye davet ediyor. Çünkü Gibson’un cüret ettiği yeniden bakış, yalnız yazara ve İrlanda’ya değil, modernist edebiyata da odaklanıyor: Bu yönüyle, bir biyografi metni olarak James Joyce, edebiyatta modernizm tartışmalarına da katkı sağlıyor. Tartışacağımız (ve yahut bir süredir tartışıyor olduğumuz) üç şeyden ikincisinin yanıtı da burada saklı: Yazının başında öğrenmek, hatırlamak ve keşfetmek olarak sıraladığım “üretici eylemler” metnin okura sunduğu öğretilerle yeniden anlamlanıyor. Bir kitabın sahip olabileceği ‘tamamen yanıldığımızı düşündürebilme’ gücü, James Joyce biyografisinde tescilleniyor. Hem ilk sorunun yanıtı olan İrlanda üzerinden okuma meselesi, hem de modernist edebiyatın yeniden ele alınış şekli, tırnak içine aldığım üretici eylemlerden en az birini ortaya çıkarıyor.

Yanıtını aradığımız üç şeyin sonuncusu, yani ki bu “eleştirel biyografi”nin edebiyat araştırmacıları, akademisyenler, bağımsız entelektüeller ve okurlar için neden ve ne denli önemli olduğu sorusu, bu yazı baştan sona işte o soruyu yanıtlamaya çabaladı.