İsviçre’nin Aylak Adamı “İsviçreli Bilimadamları”na Karşı: Robert Walser

Herman Hesse, Robert Walser’den bahsederken “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu,” demiş vaktiyle.

Kara film türünün en etkileyici örneklerinden olan The Third Man (Carol Reed, 1949) İkinci Dünya Savaşı sonrasında Viyana’da geçer. Filmde küçük bir rolü olan Orson Welles’in sete giderken aklına gelip doğaçlama bir biçimde senaryoya eklediği rivayet edilen ünlü bir repliği vardır. Aşağı yukarı şöyle: “İtalya’da 30 yıl boyunca Borgia’lar vardı, yani savaş, kıyım, cinayet… Ama Michalengelo, Leonardo ve Rönesans da aynı dönemde var oldular. Buna karşılık İsviçre’de kardeşlik, 500 yıllık demokrasi ve barış vardı. Ama ne yaratabildiler? Sadece guguklu saat!”



r. walser kapak

Robert Walser (1878-1956) gibi bir yazarın, saatin mucitlerinden sayılan, dakik, düzenli, verimli, disiplinli, sorunsuz, tıpkı çakıları gibi işlevsel bir toplum olan İsviçre’den çıkması bu nedenle önemli bana kalırsa. Özellikle Yardımcı (roman, Can Yayınları) ve Gezinti (öykü, Can Yayınları) gibi kitapları büyük ölçüde aylaklık üzerinedir Walser’in. “Aylaklık” denince aklıma Yusuf Atılgan’ın çok sevdiğim romanı Aylak Adam geliyor öncelikle. Ancak sonrasında da şu geliyor aklıma: Bizimki gibi işsizlik oranının her zaman yüksek olduğu, tembelliğin genlere işlediği, işlerin kurnazlıkla ve kısa yoldan halledildiği, avareliğin, kaytarmanın, üçkâğıdın son derece normal sayıldığı, kuralların çiğnenmek için olduğu, kaçak elektrikle aydınlanan bir toplumdaki aylaklık övgüsü ile guguklu saatin mucidi olan, dakik, işkolik, düzenli, “İsviçreli bilimadamları” diye bir klişeyle anılacak kadar rasyonel ve çalışkan bir toplumdakinin şoke edicilik düzeyi, ezber bozma gücü, anarşi boyutu farklı olacaktır. Aylaklık kavramının teşhiri bizim coğrafyamız için okurda çatışma yaratacak cinsten negatif bir kod değildir. Bizde aylaklık gündelik hayatın sıradan bir ayrıntısıdır. İsviçre’de olduğu gibi düzeni veya medeniyeti tehdit etmez. Bizdeki durumu Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle özetlemiştir vaktiyle: “Taşra, oturup beklemenin yeridir.”

Walser'ın 'minik yazı'larından biri.
Walser’ın ‘minik yazı’larından biri.

Walser’in 1908 tarihli ikinci romanı olan Yardımcı yer yer Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü hatırlatır (özellikle “reklam saati” ile ilgili bölümler). Özetiyse kısaca şöyledir: “Joseph Marti, uzun süren işsizlik döneminden sonra, mühendis ve mucit Carl Tobler’in yanında iş bulur. Ne var ki tüm sermayesini kimsenin ilgilenmediği tuhaf icatlarına yatıran Tobler, aslında iflasın eşiğindedir.”

Can Yayınları baskısının arka kapağına başvurarak devam edersek, Yardımcı bizi 20. yüzyıl modernizminin ilk kriz yıllarına götürür. Aidiyet ve düzen gibi insani ihtiyaçların gitgide lüks halini almaya başladığı bir dönemin toplumsal ilişkileri anlatılır. Walser, sadece maddi olarak değil, manevi değerleriyle de hızla kaçınılmaz iflasa doğru sürüklenen bir burjuva ailesini bu toplumsal ilişkilerin merkezine yerleştirirken, çöküşü hazırlayan nedenleri sorgulamaz. Walser’i ilgilendiren, insandır. Yardımcı, modern zamanların yeni toplumsal düzeninde, eskinin çöküşünü yaşayan, ona maruz kalan ve ağırlığı altında ezilen sıradan insanı anlatır, onun duygularını dile getirir.

Aynı zamanda Franz Kafka’nın sevdiğini ve etkilendiğini itiraf ettiği ender yazarlardan da biridir Robert Walser. Kafka’nın arkadaşlarına yüksek sesle onun kitaplarından bölümler okuduğu bilinir. Öte yandan Walser minik yazı sanatının da (microscripts) ustasıdır. 1925-1933 arası eline geçen her kâğıt parçasına mikro harflerle yazmıştır. Mikrogram da denilen bu minik yazılar 16 yılda çözülebilmiş ve 6 cilt olarak basılmıştır. Bu acayip yazma biçimi de, büyük bölümü akıl hastanelerinde geçen hayat öyküsü de, yazdıklarının içeriği kadar ilginçtir Walser’in.

Herman Hesse, Robert Walser’den bahsederken “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu,” demiş vaktiyle. Bu notu da hatırlatarak Walser’in yazdıklarını herkese önermek isterim. Bizdeki okurlarının da artması dileğiyle.