İntibah yahut Tutunamamak

Eskiden şuna inanırdım: Herkes kendi romanını içinde taşır. Yaklaşık yüz yıl arayla yayımlanmış iki romanda uzak bir akrabalığın göz kırpışını ilk fark ettiğimde düşüncem şöyle değişti: Roman, okurunu içinde taşır.

“Hicâb etsin tabiat yerde kalmış kabiliyetten” (1)

 

Eskiden şuna inanırdım: Herkes kendi romanını içinde taşır. Yaklaşık yüz yıl arayla yayımlanmış iki romanda uzak bir akrabalığın göz kırpışını ilk fark ettiğimde düşüncem şöyle değişti: Roman, okurunu içinde taşır.

 

Tutunamayanlar’la İntibah’ın, yani biri 1873’te diğeri 1972’de yayımlanmış bu iki romanın ilginç bir kader ortaklıkları var: İkisi de Türkiye’de lise okumuş hemen herkesin bildiği fakat gerçekte ne anlattıklarından kimsenin pek haberdar olmadığı metinler. İşin sosyolojisine, değişen ideolojik yapılanmaya, aradan geçen yüz yıl içinde toplumun, dolayısıyla Türkçe romanın geçirdiği olağanüstü değişime girip İntibah’ı anlamlandıracak değilim. Ben, İntibah’ın başkahramanı Ali Bey’in, Tutunamayanlar’ın başkahramanları Selim ve Turgut’la ilişkilendirilebileceğini düşünüyorum. Farkındayım, kulağa çok ütopik geliyor. Lakin önce bir dinleyin.

 

Bu noktada bir parantez açmalıyım: Ali Bey ile Selim (Turgut) arasındaki bu yakınlık, Namık Kemal ve Oğuz Atay’ı dünya görüşleri, edebiyat algıları ve romandan beklentileri konusunda birbirine yakın kılmaz. Gerçi Oğuz Atay’ın iyi bir Tanzimat romanı okuru olduğu bilinir fakat Namık Kemal’le Atay arasında ciddi bir fark vardır: Namık Kemal, İntibah’ta hayat tecrübesi bakımından yetersiz; evi, kitapları ve ahlâkı arasında sıkışmış bir genci anlatırken aynı zamanda “sosyal fayda” sağlamak ister. Ben burada, geçenlerde -belki beşinci kez- yeniden okuduğum İntibah’ın Ali Bey’i ile Selim (Turgut) arasında fiktiv (kurgusal) bir bağ kurma iddiasında değilim. Akademik çerçeve içinde kalarak herhangi bir kurama da yaslanmıyorum. Burada yapmak istediğim, Ali Bey’de adı koyulmamış “tutunamama” sendromu olduğunu kendi izlenimlerim ölçüsünde ele almak.

 

İntibah’ın genç ve tecrübesiz kahramanı Ali Bey yirmi iki yaşında bir delikanlı. Ailenin tek çocuğu olduğu için babası Ali Bey’in üstüne titriyor. Ali Bey, döneminin belli başlı bütün divanlarını okumuş; tercüme romanlardan “hayat tahsil etmiş” lakin hep “kitaplarla ve onların yazarlarıyla” yaşamış. Gerçek hayat dediğimiz bu yerden izole bir şekilde, divanlarla, romanlarla kurduğu masalsı bir dünyası var. Nasıl anlıyoruz peki bunu? Ali Bey, romanın ilerleyen safhalarında, ailesinin ısrarı üzerine arkadaşlarıyla Çamlıca eğlencesine giderken de, Çamlıca’da Mahpeyker’le karşılaştığında da romandaki diyaloglarında da hep yabansı, hep edilgen, hep tutuk. Hayatı divanlardan ibaret sanan bu toy delikanlı “gerçeğe” toslayınca bocalıyor. İntibah’ın Ali Bey’i -yazarının tabiriyle- hayatın acemisi. Ali Bey cismen büyür fakat aklı hâlâ bir “tıfl-ı nâzenin”dir (kırılgan çocuk). İnsan kaçkınıdır çünkü “tabiat-ı nazikesi” (nazik, hassas yaradılışı) Ali Bey’in insanların arasına karışmasına izin vermez. Öyle ki Ali Bey Çamlıca’ya tatil günleri olan cuma ve pazar günü gitmiyor. Kalabalıklardan kaçtığı için bilinçli olarak daha tenha günleri seçiyor. Şimdi Turgut’a kulak verelim:

 

“İnsanlardan, bütün insanlardan kaçıyor muyuz yoksa? Onların içine çıkmaktan korkuyor muyuz? Üstüme doğru gelip, demek sensin diye parmaklarını sallamalarından mı korkuyorum?”

 

Selim de Turgut ve Ali Bey’den çok farklı değil:

 

“Bendeki başkalaşma, gelişme biçiminde olmuyor. Olduğum gibi kaldım ben. Aptallar gibi büyümedim. Biraz ağırlığım arttı o kadar. (…) Büyümediği, gerçek dünyaya karışmadığı için üzülüyordu. ‘Gerçekten bucak bucak kaçıyorum,’ diyordu. Birini sıkıntıda görünce çocuk gibi ortadan kaybolmak istiyorum. Korkaklıktan değil; kendimi onun yerine koymaktan. İnsanların karşısında bazen de o eski aptalca utangaçlığım yüzünden dikilip kalıyorum. Gitmek gerektiği halde bir türlü uzaklaşamıyorum. Her zaman gerekenin tersini yapıyorum, çocuklar gibi. (…) Kitaplarla ve onların yazarlarıyla birlikte yaşıyorum. Önsözlerle yaşıyorum.”

 

Bana kalırsa burada kilit nokta “hayatın acemisi” olmak. Kitaplara dayanan kurgusal dünyanın gerçeğe, “gerçek dünya”ya baskın gelmesi. Ali Bey’i de hayata karşı silikleştiren, Mahpeyker karşısında, başına gelecek felaketler karşısında donanımsız kılan, bir nev’i “tutunamayan” yapan sebep bu değil mi? Selim ne diyor bu mesele hakkında:

 

“Kitaplarla, yani bir çeşit masal dünyasıyla hayatı karıştırıyorum eskisi gibi. Galiba gittikçe de düzeltilemez oluyorum bu konuda. Masalın nerede bittiğini, hayatın nerede başladığını fark edemiyorum. Bazen, suratıma bir garip bakıyorlar; o zaman uyanır gibi oluyorum.”

 

Tanpınar, Namık Kemal için şöyle der: “Hiçbir romancı onun kadar kahramanının açıktan açığa düşmanı değildir.” Bu cümlede Namık Kemal’in Ali Bey için biçtiği rolün özü yatıyor. Namık Kemal, vermek istediği mesajı ancak Ali Bey gibi “boş hayaller kumkuması” bir karakter üzerinden verebilirdi. Eğer Ali Bey hayata karşı bu kadar acemi olmasaydı Mahpeyker’le ilişkilerini çok daha sağlıklı yürütebilirdi. Namık Kemal, bir “tutunamayan” yarattığının farkındaydı fakat bu Oğuz Atay’ın tutunamayanı değildi. Bu, “hikâyelerin, tiyatroların hâvi olduğu hisse-i hikmet (tiyatro ve hikâyelerde var olan, onlardan alınacak dersler)” için bilinçli olarak yaratılmış bir tutunamayandı. Ömrünü “toplumun sesi” olmaya adamış Namık Kemal, bir ahlak dersi vermek istiyordu. Bu ahlak dersi için bir femme fatale’e (ölümcül kadın) bir de kurbana ihtiyacı vardı. Böyle durumlar için de en iyi kurban bir “ödünç şahsiyet” olmalıydı. Şöyle diyordu Namık Kemal: Divanları, romanları, gazelleri, semaileri okuyorsunuz, hepsinden hisse kapıyorsunuz da yaşam karşısında, “aşk ve şehvet” karşısında ne kadar güçlüsünüz bakalım.

 

Oğuz Atay’ın böyle kıssadan hisse sunmak gibi bir derdi yoktu. Kendi öz benliği ve değerlerine yabancılaşan bireyin yabancılaşma serüvenini anlatırken huzursuzluğunu sevimli ve ironik bir dille dengeleyerek romanının bir “ahlak risalesi”ne dönüşmesini engellemişti. Namık Kemal’deki “toplumu biçimlendirme” tedirginliği, Oğuz Atay’da yerini “toplumu biçimlendirmenin imkansızlığı”nın verdiği öfkeli mizaha bırakmıştı. Bu sebeple Ali Bey’den farklıydı Selim ve Turgut. Ali Bey’le kesiştikleri nokta ise şurasıydı:

 

“Ne yapabilirim? Kitap okumakla, manavın beni aldatmasına engel olamıyorum bir türlü. Manava inanmadığım halde beni aldatıyor namussuz. Ya inandığım dostlarımın beni aldatmasını önlemek: büsbütün imkânsız bu. Dostlarım alay ediyor benimle. Bu çocuğun sonu ne olacak, diyorlar. Hiç olmazsa kitaplardan kitaplar çıkarmalıymışım. (…) Bana kitap kurdu, boş hayaller kumkuması, hayatın cılız gölgesi gibi sıfatlar yakıştırılabilir. Şövalye romanları okuya okuya kendini şövalye sanan Don Kişot’a benzetebilirsiniz beni. Yalnız onunla bir fark var aramda: ben kendimi Don Kişot sanıyorum.”

 

Ali Bey kitap okumakla hayatı öğrenemedi. Mahpeyker’in tuzakları karşısında gardını alamadı. Selim, kitap okumakla manavın kendisini aldatmasına engel olamadı. Turgut, okuduklarını Selim’i ararken pratiğe dökemedi. Üçü de okudukları onca kitap “yerde kalmış” kahramanlardı. Üçünün sonu da boş yere trajik olmadı.

 

Okumak, Oğuz Atay’a göre de Namık Kemal’e göre de bir kabiliyet, bir ayrıcalıktı. Evet ama bir şerhle: Namık Kemal’in, bu yazının başına epigraf olarak aldığım dizesinde söylediği gibi: Hayatta başarı kazandırmamış, kişiyi yerde bırakmış kabiliyetten tabiat utansın!

 

 

İllüstrasyon: Demet Özge Aykan