“İnsan Yaşarken Bilmez Yaşadığını” ya da Seyrek Yağmur’un Düşündürdükleri

‘Seyrek Yağmur’un içeriği kadar, biçimi de Rıfat. Üstelik daha ikna edici bir şekilde. Onun gibi biraz hantal, zihni dağınık, onun gibi “hiçbir şeyden kıl payı kurtulmuş gibi görünmüyor.” Mesela vasat bir hikâye olmaktan…

Barış Bıçakçı okurlarının merakla ve sabırsızlıkla beklediği Seyrek Yağmur, yayımlandıktan sonra, üstelik pek de çabuk, hemen sonra, sosyal medyada ve bazı eleştiri yazılarında “hayal kırıklığı” sözcüğüyle anılır oldu. Bazı yazılarda sert, bazılarında daha yumuşak ifade edilen bu hayal kırıklığının nedeni, “derli toplu”luktan ve “derinlik”ten uzak görülmesi, fazlasıyla aforizmik, dağınık ve zayıf dikişli algılanmasıydı. Haklılık payı olan eleştirilerin yanı sıra, kitabı beklerkenki aşırı duygu yatırımının yol açtığı “aşırı” duygusal tepkiler de vardı aralarında. Oysa belki de bekleyişi abartmamak lazımdı. Öte yandan ne yalan söyleyeyim, bence de bir “şaheser” değil Seyrek Yağmur. Ben bu yazıda hayal kırıklığının izini sürmeyi deneyeceğim. Ama bunu yaparken niyetim kitabı bir saatte okuyup rafa kaldırmak, “olmamış, sıradaki” demek yerine, yazarının ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışmak olacak.

Metinlerarasılık bağlamında, alıntılarla birlikte yürüyen, bu alıntıları neredeyse metnin merkezine yerleştiren Bıçakçı, hiçbir kitabında edebiyatçılarla bu kadar işbirliği içinde olmamıştı sanırım. Madem Seyrek Yağmur’u okurken geniş bir edebi külliyatla haşır neşir oluyor, benzer varoluşların farklı dile gelişlerine tanıklık ediyoruz, ben de İlhan Berk’in dizesiyle birlikte düşünmeyi seçeceğim bu seyrek yağmuru: “İnsan yaşarken bilmez yaşadığını.” Bilinemeyen yaşantılar yaşanmamış mı sayılır peki? Rıfat’ın “derli toplu,” “kurgulu murgulu,” böyle derin mi derin bir hikâyesi olmaması bunu mu gösteriyor? Evet, ne yazık ki yaşanmamış sayılıyor ve ne yazık ki seyrek yağmura şemsiye açıp açmamak değil mesele; o yağmuru seyrek de olsa yaşarken “bilmek.”

İşte Rıfat, o yağmuru bilmek için bir hikâyeye ihtiyacı olduğuna karar verir. “Benim bir hikâyem olmalı!” der, “Bir hikâyenin içinde olmalıyım ki, günler aynı kaba damlasın.” O hikâyenin anlatıcısı olmayı da tam olarak içine sindirememiş olacak ki, “üçüncü kişi görünümlü bir Rıfat”tan dinleriz olup bitenleri. “Ben” demeye yeltenememiştir çünkü söz edilecek bir ben kalmamıştır günümüzde. Dayatmadan, alçakgönüllü bir varoluş olarak “ben” diyemiyoruzdur artık. O halde bu hikâyenin anlatıcısı da ben olmamalıdır.

Kendinden üçüncü kişi gibi söz eden Rıfat, bir hikâye kurmaya çalışıyordur, bu amaçla çıkmıştır yola. Kitaba yöneltilen eleştirilerin ortak paydalarından olan “anlatımının bölük pörçüklüğü” ya da kimi zaman yüzeyselliği, bu anlatının Rıfat’a ait olmasından, onun zihin dünyasına karşılık gelmesinden olamaz mı? Her şeyin boşuna olduğunu, hayatın azalarak sonsuza gittiğini düşünen bir adamın, ânı yakalama telaşıyla anlattığı hikâyemsi, şiirimsi “şey” anlatıcının da düşündüğü gibi bir “lanet”tir, evet. Çünkü insan bir hikâyenin içinde olup olmadığını anlamak için çabalarken, “olmayan bir sınır çizgisinin bir o tarafına bir bu tarafına geçmekten” yorgun düşer, çıldırmanın eşiğine gelir. Popüler söylemde sıkça öğütlenen “ânı yaşamak” bir lanete dönüşür bu durumda. Yaşamak için bilmeye, bilmek için bakmaya çalıştığında, geçiciliğin o tasasız avareliğinden mahrum kalabilirsin çünkü. Ânı kurmacalaştırdığın, yani anlatı söylemine hapsettiğin an, hikâyeni de bulmuşsundur. Peki ya bunu bir nedenle yapamadığın, sınır çizgisinin bu tarafına düştüğün an? Hikâyeleştiremediğin yaşantılar, geçiciliğin acımasız dalgalarında yitip gider. İşte o zaman, “hatırlamadıklarını daha derinden hissedebilirsin.”

Bıçakçı’nın kitaplarında birden çok ses, birden çok söylem kendini hissettirir. İster örtük eleştirmen, isterse “örtük gerçekçi” diyelim, bu ses ile “örtük hayalci” çatışmalı bir diyalog halindedir sanki. Oğuz Atay’da da vardır bu durum: Okuduğunuz metinle ilgili, anlatıcının konumu ya da söylemiyle ilgili tam bir tespit yapacak olursunuz, bir anda Atay’ın “ayakları yere basan” anlatıcısı söyleyiverir onu. Bu da bir tür “endişeyi edebileştirme” halidir bana kalırsa. Bazı durumlarda bayat ya da fazla aforizmik bulunma, bazı durumlarda da yüksek edebiyata sıkışıp kalma endişesini edebileştirerek bertaraf etme hali. Üstelik yazar, örneğin aforizmalardan ya da fazla dolambaçlı, benzetmeli anlatımdan güç alıp da, metnin bir yerinde bu duruma eleştirel yaklaştığında, sadece kendi endişesinden kurtulmakla kalmaz, okurun gözünde de aklanır. Farkına bile varmadan şöyle düşünecektir okur: Ne yaptığının farkında olup kendisiyle dalga geçebiliyorsa, o “kendiliğe” seve seve katlanılır.

Örneğin Sinek Isırıklarının Müellifi’ndeki şu cümlelere bakalım: “Cemil çayı koyarken beyaz porselen demliğin kapağının ve ucunun yıllar içinde çaydan karardığını fark etti. Böyle şeylere gözümüz takılıyor sonra da yaşamak kirlenmektir, lekelenmektir filan diyoruz. Basit gözlemlerden büyük sonuçlar çıkıyor, oysa çamaşır suyu diye bir şey var.” Bıçakçı’nın yaşamı algılayış biçimini örnekleyen bu tür ifadelerin, okur üzerinde büyü bozucu, okurun “edebi huşu” halini zedeleyici bir etkisi var. Tuvalet kâğıdı kampanyalarını takip eden yazar adayı gibi… Bıçakçı’nın kitapları, o büyüyü bozduğu sürece, o hikâye içi ile hikâye dışı arasındaki endişeli çırpınışı gösterdiği sürece çarpıcı kitaplar bence. Oysa Seyrek Yağmur’un Rıfat’ı ise şöyle diyor örneğin: “O’Connor’ın kahramanları […] hayatı üzerlerinde bir leke gibi taşıyan ya da kendileri hayatın üzerinde bir leke olan insanlar”. Sıkı Bıçakçı okuru sonraki cümleyi yapıştırmalı burada: “Ama çamaşır suyu diye bir şey var[dı hani?].”

Öyle görünüyor ki Rıfat’ın (dolayısıyla Seyrek Yağmur’un) eksikliği, bu endişeyi hakkıyla yaşayamayacak kadar kitabîliğe, kimi zaman bayat şiirselliğe gömülmüş olması. Önceki Bıçakçı kitaplarının anlatıcısı, “kederin zorunlu olmaktan çıkarılıp seçmeli hale getirilmesini istiyoruz” gibi bir cümlenin ardından, bir yerlerde mutlaka bu klişeden bozma şairanelikle dalga geçer, böylece klişedeki “haklılık payı”nı korumayı başarırdı. Ancak bu kitapta pek de öyle olamıyor. “Örtük eleştirmen”in eksikliğiyle, klişelerdeki haklılık payları görünmezleşiyor, bayatlıkları kalıyor geride. Belki de bundan, kitabın piyasaya çıkmasının hemen ardından peşi sıra geldi bu eksiği kapatmaya çalışan eleştiri yazıları.

İlle de bir tür içinde düşüneceksek, bir romandan çok, bazı dizeleri çok başarılı olan İkinci Yeni taklidi bir şiire yakın bulduğum bu metin, Rıfat’ın İkinci Yeni’yi yeniden kurma projesinin (20) cisimleşmiş hali gibi duruyor bazı cümleleriyle: “Keder bezini çıkarıp Rıfat’ı bütün gücüyle silmeye, ovalamaya başlıyor” mesela (11). Ya da “Caddeye kadar anne oğul her şeyi katlanılmaz kılan gün ışığını birlikte iterek yürüyorlar” (12). Kavramlar, soyuttan somuta son hızla koşuyor örneğin. Bir hikâye yavaş yavaş mayalanarak köpürüyor; hayat yağmurdan ve rüzgârdan atlarıyla içimize içimize koşuyor. Etraf kolaçan edilip hayat hızlıca ceplere dolduruluyor. Ama tüm bunlar olurken, “edebiyat tüm bunlar” diye haykıran Veciz Sözler’in Sulhi’sini duymak istiyor, duyamıyorsunuz.
Yaşarken yaşadığını çoğu zaman bilmeyen bir adamın bilme çabası elimizdeki kitap. Daha az “biliyor” yaşadığını, bildiği kadarını anlatıyor. Diğer Bıçakçı anlatıcıları ise, gündeliğin kıyısında köşesinde kalmış anları bile elinde evirip çeviren, bir bırakıp bir alan halleriyle daha “çok” biliyorlardı yaşadıklarını.

Kitabın, Rıfat’ı anlatılanlarda, Barış Bıçakçı’yı ise anlatım biçiminde arayan okurları hayal kırıklığına uğratması anlaşılır görünüyor elbette. Ama bana kalırsa anlatının içeriği kadar, biçimi de Rıfat. Üstelik daha ikna edici bir şekilde. Onun gibi biraz hantal, zihni dağınık, onun gibi “hiçbir şeyden kıl payı kurtulmuş gibi görünmüyor.” Mesela vasat bir hikâye olmaktan…