İncir Ağacını Ararken

Ateş başında temsil edilen çeşitli gruplar arasında kendine homo-erectusçu diyenler, benler arası kurul toplantısı yapanlar, avcı-toplayıcılar, büyücüler, lanetliler, leoparların izini sürenler, antik yunanı baştan yazalım diyenler, proustyenler, rimbaudcular, yaşamış ruhlarla iletişim kuranlar, adsız romantikler, bohemler vs. vardı. Şimdi size bu renkli sohbetlerden kısa kesitler veriyoruz.

Sessizlik.
Bir bebek ağlaması.
Tuhaf bir kuş ötüşü.
Yine sessizlik.

Köy kahvesinde başlayan korkunç sessizlik yüz kırk haneli köyün hemen her köşesinde hissediliyordu. Kahvedekiler ya boşluğa bakıp susuyor ya da bakışlarını önlerinde serili gazetelere dikiyorlardı. Kimisi de az ötede uzanan çayırlıkta, kaçamasınlar diye ön ayakları bağlanmış atların içler acısı zıplamalarını seyre dalmıştı. Gizlice votkalı bira içenlerden biri bir şey söyleyecek olduysa da hemen vazgeçti ve ağzından çıkamayan kelimeler havaya karıştı.

Şu anda yaşanan sessizliği saymazsak bir delisi bile olmayan X Köyü’nün genel tutarlılığını bozan tek şeyin az ilerideki ormanlık tepelerde bulunan mağara resimleri olduğunu söyleyebiliriz ki bu da az şey değildi. İşin kötü yanı, bir takım kişilerin İsa’dan önce on bin küsurlara tarihlendirilen bu resimlerin uzaylıları tasvir ettiğini iddia ediyor olmasıydı. Günümüz astronotlarını andıran ışık saçan başlıkları, koca gözleri ve ellerinde asalarıyla resimler hakikaten dünyanın genelinde mağaralarda görülen av sahnelerinden daha farklı bir büyü içeriyorlardı. Bu da yetmiyormuş gibi dünyanın dört bir yanından gelen gizemciler her sene mağara yakınlarında bir tepede toplanarak üç gün üç gece süren ayinler yapmaya başlamıştı.. Mağara sanatçılarının yapmış olduğu resimlerin uzaylılar tarafından evrenin başka bir köşesinden dünyaya getirilip bırakılan insanların çilesini dile getirdiğine inanıyorlar ve ayinleri de uzaylı ataları onları hatırlayarak dünyaya geri dönsün ve onları evrendeki evlerine geri götürsün diye yapıyorlardı. Ayinler sırasında kimi zaman insanların üzerindeki eşyalar –gözlük, çorap, iç çamaşır, saat vs.- aniden ortadan kaybolabiliyordu. Bu seneki ayinler sırasında da bir Avustralyalı çift kaybolmuş, çift adeta yer yarılmış içine düşmüştü.

Ama konu bu değildi. Köyü saran sessizliğin nedeni bambaşkaydı. Seçimde tüm oylar sayıldıktan sonra anlaşılmıştı ki X Köyü’nden çıkan ve iktidar partisinin başını çeken ünlü siyasetçinin rakiplerinden birine ve partisine 1’er oy gitmişti. İşte bu tarihi bir olaydı. O oy pusulasındaki iki damganın milimetrik bir şekilde tam yerine basılmış olmasının affedilecek bir yanı yoktu. Durum açıktı, içlerinde bir hain vardı. Mesele bu haini bulmak, ihanetin nedenini anlamak ve başka hanelere sıçramasını önleyerek köyün itibarını kurtarmaktı. İyi de bu nasıl olacaktı? Şimdiden suçlanırım kaygısıyla kimse birbiriyle göz göze gelemiyordu, kimileriyse acaba hain ben miyim, içime şeytan mı girdi diye düşünmeye başlamıştı.

Köyün ruh ve akıl sağlığı olayların akşamında iyice bozulmaya başlamışken muhtarın evinde toplanan heyet feci bir kavgaya tutuştu, herkesin kendine has bir şüpheli listesi vardı ve komşularla yaşanan geçmiş husumetler alenen duruma alet ediliyordu. Sonuç olarak şüpheli gördüklerinin çağrılıp sorgulanmasının daha büyük bir kargaşa ve güvensizlik ortamı yaratacağına ve bu yüzden herkesin tek tek sorgulanması gerektiğine karar verdiler. Köyde uğursuz bir rüzgar esiyor ve dinmek bilmiyordu. Her gece gökteki ay biraz daha küçülürken ne yapacağını bilemeyen kahvedekiler neredeyse şu uzaylıları bekleyen çılgınlar gibi yalvarırcasına boş ve karanlık göğe bakıyordu.

X köyünden hızla uzaklaşıp mağaraların bulunduğu tepelerden geçen keçi yolu bir gün bir gece boyunca takip edildiğindeyse O Köyü’ne varılıyordu. Kızılçam ormanları içine gizlenmiş olan O Köyü’nün gözlerden uzak olmasının sayısız sebebi vardı. Neolitik dönemde kurulmuş bir yerleşim olan O Köyü birkaç bin yıl kadar varlığını sürdürdükten sonra tarihin bir döneminde terk edilmişti. Kendini savunmak için işlemek zorunda kaldığı cinayetten dolayı ömrünü haksız yere hapiste geçirmek istemeyen ay insanlarından biri kaçarken keşfetmişti burayı ve neolitik yerleşimdeki içlerine damdan merdiven yoluyla girilen bu evlerden birinde tadilata girişerek orada yaşamaya başlamış ve zamanla diğer kendini savunmak için cinayet işlemek zorunda kalanları, onlar da ölen kedilerle kaybedilip de dönmeyen çocukların bıraktığı acı boşluğun hiç dolmayacağını bilenleri ve diğerleri de başkalarını getirmişti. Burayı arayan ziyaretçiler önce keçi yolunun bittiği yerde nasıl olduğunu hatırlamadıkları bir karanlığa düşer ve o yola nasıl ve neden geldiklerini unuturdu. Derken bir ses onları, incir ağacını arıyorlarsa aralarına katılmalarını söyleyerek çağırırdı ve yalnızca bu sesi duyabilenler köye giden yolu bulabilirdi. Bu, köy sakinleri tarafından haklı olarak alınmış bir tür güvenlik önlemiydi. Böylelikle bu modern-neolitik köy bir şehir efsanesi haline gelmişti. Köy halkı yavaş yavaş kendi dilini oluşturmaya bile başlamıştı. Kendilerini o tepelerde sık görülen yaban domuzlarının koruyucusu ilan ettikleri için örneğin günlük selamlaşmalar için “yaban domuzu gibiyim, yani iyi, sağlıklı ve ormandayım” anlamına gelecek bir kelime üretmişlerdi.

Her gece ateşin karşısında büyülü bir çember oluşturup bir araya geliyor, fikir alışverişinde bulunuyor, ütopyalar yaratıyor, hayaller kuruyorlardı. Bir keresinde biri ağaçların hüküm sürdüğü dönemi tekrar canlandırmak istediğini ve ağaçların bilge ve yol gösterici olarak seçilmesi gerektiğini söylediğinde bu konuşmayı dinleyen ağaçlar şaşkınlıkla “insan ne yapmak istiyormuş duydunuz mu” diye bütün ormana haber vermişti. Tabii aslında insan demiyorlardı bize, ama biz bu şekilde tercüme ediyoruz, insan kelimesi türcülüğü ifade ettiği için tabii ki insandan başka kimse insana insan demiyordu.

Ateş başında temsil edilen çeşitli gruplar arasında kendine homo-erectusçu diyenler, benler arası kurul toplantısı yapanlar, avcı-toplayıcılar, büyücüler, lanetliler, leoparların izini sürenler, antik yunanı baştan yazalım diyenler, proustyenler, rimbaudcular, yaşamış ruhlarla iletişim kuranlar, adsız romantikler, bohemler vs. vardı. Şimdi size bu renkli sohbetlerden kısa kesitler veriyoruz:

Benler arası kurul toplantısı yapanlar:

“Modernlere hayranım çünkü benim hiçbir zaman bir ‘ben’im olmadı, kedilerim beni tanımadı, beni görünce benden kaçarlardı, ara dünyadan çıkıp saturnalia’ya katılmalıyız çünkü doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz, tohumlarım hiçbir işe yaramıyor diye ağlıyordu biri ben de uçamadığıma ve elma çizemediğime inanamıyorum, ben bizsek ben olurum sinizme karşı bireyselden kolektife geçiş bir devrimci çıkış siyasala direniş, balıksal şiddet ve öz yıkım kendi kendine eylemektir gerçek kötülük, acılarınızı gösterin kardeşlerinize solo ve beraberce blues..”

Proustyenler:
Zamanın iz sürücüleri olarak yaşadıklarımızın şiirsel bir kaydını tutarken bir yandan buradaki toplumumuzun eski şehirlerden getirdiği etik kodları çözümleyerek etkisiz hale getiriyoruz. Bu gece “iyi bir insan olmak” üzerine konuşacağız:
“İyi bir insan olmanın sıkıcılığı ve basitliği hiç şüphesiz gerçekte iyi bir insan olmayan ama iyi biri gibi davranan ve kendini de rolüne fazlaca kaptırarak iyi biri olduğunu zannedenler için geçerlidir dolayısıyla o kişi kendini sıkıcı da bulacaktır çünkü esas kişiliği derinlerde yatan ve kapatıldığı yerden dışarı çıkmak için bağıran kötü yanıdır. Kötüyse toplumun arzulara verdiği addır.”

Antik yunanı baştan yazalım diyenler:

“Antik Yunanı baştan yazmaya öncelikle Penelope’dan başlayalım ki zaten her şeyin düğümlendiği yer orası. Penelope, Odyseus’u beklerken evden kaçıp kaçıp Eleusis gizem törenlerine katılsın. Orada Demeter’in huzuruna kabul edilsin ve her seferinde dokuz gün dokuz gece boyunca kadınlarla beraber şarap içsin, kontrolünü yitirsin, sabaha kadar dans etsin, orgialara katılsın, çobanlarla da sevişsin. Sonra eve döndüğünde Odyseus da gelmiş olsun ve birbirlerine maceralarını anlatsınlar.”

Rimbaudcular:

Özgürlüğe ihanet etmemek adına umudu ve her türlü felsefi uzlaşımı ve kurumsallaşan her düşünceyi yıkıp ruhları uyanık tutmak istiyoruz, biz var olmak istiyoruz, bizler köyün bozguncularıyız ve yeryüzüne tekrar bir Rimbaud gelene kadar her gece bir dize okumaya devam edeceğiz:

Keşke mevsimler tüketse canımı.
Sana, Doğa, kendimi sana bırakıyorum;
Açlığımı, bütün susuzluğumu.
Sen de besle lütfen, içir.
Hiç ama hiçbir şey yanıltmaz beni;
Anneye babaya gülmektir güneşe gülmek,
Bense hiçbir şeye gülmek istemiyorum;
Ve özgür olsun bu bahtsızlık. *

Homo Erectusçular:

“Homo erectus’un soyunun tükenmesini tembellikle ilişkilendirenler var. Kanıt olarak taş aletlerini yapmak için yerleşim yerlerinden kıpırdamayıp ellerinin altındaki taşları kullanmış olmaları, hayatta kalmak için en az çabayı göstermiş olmaları ve yiyecek çeşitliliğine boş vermiş olmaları gösteriliyor. Ne var ki Homo erectus 1.8 milyon yıl önce Afrika’dan denize açılıp kıtayı ilk terk edenlerdendi. Biz de diyoruz ki Homo erectus türünün üyeleri tarihin ilk varoluşçularıydı. Durumu değerlendirip, insan yaşamının beyhudeliğini görmüş, bir süre boyunca yapılacak en iyi şeyin bu durumdan bir çıkış aramak olduğunu düşünmüş, ardından kıtayı terk ederek denizlere açılmış, aradıklarını bulamayınca da her şeye boş vererek yemek yemeyi reddedip kolektif olarak intihar etmişlerdi.”

Leoparların izini sürenler:

“Panthera pardus tulliana” diğer adıyla “Küçük Asya Leoparı” 150 cm boyunda, benekli posta sahip olup, zarif görünümüyle günümüz tekirlerinin atası olarak kabul edilmektedir. Bu topraklardaki son aslan 1870 yılında, son çita 1879, son kaplan ise 1973 yılında görülmüş ve hemen ardından vurularak öldürülmüştür. Son leoparınsa 1974’te öldürüldüğü kaydedilmiştir. Fakat zaman zaman leopar gördüğünü söyleyenler çıkmaya devam etmiştir. Vurulamadıkları için hayalet leopar söylentisi ortaya atılmıştır. Şu an yaşadığımız köyün de bir zamanlar kutsal hayvanı ve yol göstericisi olan leopar aslında halen yaşamakta ve fakat akıllandığı için saklanmaktadır. Köyümüz civarından başlamak üzere leoparların yerlerini tespit ederek yeraltı yaşam destek üniteleri kurup, varlıklarının ve leopar tapımının sürdürülmesini sağlayacağız.”

Yaşamış ruhlarla iletişim kuranlar – şaşırtıcı bir biçimde gecenin en çok dikkat çeken tartışmasını ortaya attılar. Aynı evi paylaşan çiftlerden biri evin neolitik dönemde yaşayan eski sahiplerinin ruhlarıyla iletişim kurmuş ve onlardan gelen bir mektubu paylaşmıştı:

“Sevgili ev sahibelerimiz, sizden çok memnunuz, evimize baktınız, onardınız ve bize gereken saygıyı gösterdiniz. Biz de sizi misafir etmekten mutluluk duyuyoruz. Ne var ki köyümüzün zamanında anaerkil olmadığına dair keyfi teoriler kulağımıza çalınmaya başladı, bu vesileyle bazı gerçekleri aydınlatma gereği duyduk. Biz kadınlar tarımı bularak kendi kendimizi lanetledik, üzerimizdeki baskıyı hafifletmek için de bir sistem kurma zorunluluğu duyduk. Yerleşik hayatı monotonluktan çıkarmak ve hiç olmazsa şiddeti önleyebilmek için diğer cinsle yaşam alanımızı ayırdık ve cins gözetmeksizin monogamiyi de yasakladık. Yılın yalnızca belli günlerinde eğlenmek ve çocuk yapmak için bir araya geliyorduk. İki taraf da sistemden memnundu ki iki bin yıl güzel güzel, savaşmadan sevişerek geçti. Bazılarınca çöplükte bulunduğu için tanrıça idollerimizin beş para etmediği, hatta bunların diğer cinse hizmet eden bir takım pornografik heykeller olduğu bile iddia edildi. Acaba sırtında tohum taşıyan heykelcik ya da baş tanrıçamızın dost leoparlarla beraber poz verdiği açıkça otoriterlik taşıyan, ölümü ve doğumu bedenimizde birleştiren heykelden de mi bir şey anlamadınız. Bizi asıl şaşırtansa böyle bir olguya şiddetle karşı çıkanların yine hemcinslerimiz olmasıdır. Örneğin filler de anaerkildir ya da ağaçların hüküm sürdüğü milyonlarca yıl önceki dönemden bahsetmeye kalkarsak, ağaçlar baskın dedik diye hemen türcü mü oluruz? Sadece değişiklik olsun diye bile başka birilerinin baskın olduğu bir sistem hayal edebilmelisiniz. Bu sistem en iyisidir demiyoruz sadece var olmuş olduğunu vurgulamak istiyoruz. Hiç mi sorun yoktu diyeceksiniz, elbette ki vardı. Cinsler üzeri bir bağlam yaratmak hiç aklımıza gelmediği gibi çocuk yapmak istemeyen kadınlarımızı da dışladık ve yerleşik hayata ayak uyduramayanları kapı dışarı ettik, oysa şimdi görüyoruz ki sıklıkla resim ve heykellerimizi yapan, çok içip, az iş yapan bu bireyler de toplumumuzun önemli bir parçasıydı. Tek pişmanlığımız budur. Sizlere teşekkür ediyor ve Leoparların izini sürenlere de ayrıca selamlarımızı sunuyor, çalışmalarının devamını diliyoruz.”

Mektubun ardından başlayan hararetli tartışmalar ateş sönene kadar devam etti, ardından yorgun köy sakinleri evlerine çekilerek yeni bir güne uyanmak üzere kendilerini uykuya bıraktılar.

Şimdi X köyüne geri dönecek olursak, seçim kargaşasından sonra ne yaptılar bilmiyoruz. Hala karanlık göğe bakıp, bu yaşadıklarının gerçek olmamış olmasını diliyor olabilirler. Galiba onlardan bir daha haber alınamadı. Hatta köyün zamanında sahip olduğu prestiji kıskanmış olan bazı kişiler “köy halkının toplu olarak uzaylılar tarafından kaçırıldığı” bilgisini yaydı ama tabii ne kadar doğru bilemiyoruz.

Bu arada hükümet aniden bir kararname çıkartarak geceyi yasakladı. Bunu da özellikle Cumartesi gecesine denk getirdiler. Zorla değiştirilen göğün rengi tam gündüze dönemediği için kara sarı melankolik bir hal aldı. Bunun üzerine derhal yeni bir kararname çıkartarak bu rengi de yasakladılar. Tam bu sırada ormanda bir kuşun bir dalda ölü bulunmasını işaret olarak yorumlayanlar oldu. Mecburen gündüz gerçekleşen Ay tutulmasıyla beraber meyveler birden olgunlaşıp döküldü, kör kelebekler uçuşmaya başladı. En tuhafı ise yazın başında esmeye başlayan uğursuz rüzgarla beraber adeta sonbahar gelmiş gibi çınar ağaçlarının tüm yapraklarının bir gecede sararıp dökülmeye yüz tutmasıydı. Çınarların yalnızca bu ormanda değil tüm orman ve tüm şehirlerde aniden sarardığı tespit edildi. İşin daha tuhafı ise herkesin birden bu durumu kanıksayıp zaten çınarlar hep bu mevsimde yaprak döker demeye başlamasıydı. Bunun ardından ağaçlar da artık insanlardan bahsederken “acıma duygusu yaratan robotlar” anlamına gelen bir kelime kullanmaya başladılar. Dünya öngörülebilir bir sona doğru, yine de belki bir mucize olur duygusuyla dönmeye devam ediyordu.

* çeviri: Ömer Aygün, Rimbaud, Yves Bonnefoy
İlham kaynakları: Doris Lessing Sirius Deneyleri, Gabriel Garcia Marquez Kırmızı Pazartesi, Çatalhöyük, Kafka