Huzursuzluk Sendromu

Vaziyeti huzursuzluk sendromu olarak özetlemek mümkün. Alışageldiği düzen bozulunca kendisini, bugününü ve geçmişini; sümen altı ettiği her şeyi masaya yatıran bir karakterle karşı karşıyayız. Romanın sayfalarına sıkışıp kalmış, cümleler arasında gezinen bu kahramanla birlikte biz de boşluktayız sanki.

 

İlk kitaplar her zaman riskli ve bunun iki yönü var. Birincisi, etrafta dişine uygun bir av bulduğunu düşünüp taze yazarı tokatlamak üzere bekleyen zevatın varlığı. İkincisi, yazarı “Ne kadar başarılı bir kitap yazmışsın” diye övgüye boğmaya hazır kitlenin zararı. Tabii durum böyle olunca elinde ilk kitabını tutmanın heyecanını yaşayan o yazara gerçekleri söyleyecek ya da en azından usturuplu bir şekilde kitabı inceleyecek kişiler de köşesine çekiliyor. Hayır, ben iki taraftan da değilim; ilk kitapların pas geçilmemesinden, övgüye boğulmamasından ve tu kaka edilmemesinden yanayım sadece.

Konu kabızlığı çeken, yeni yazara hasret edebiyat dünyamızda, ilk kitabı yayımlanan isimlerin, gediklilerden ve ticari kaygı bataklığına saplananlardan daha çok tartışılması gerektiğine inanıyorum.

Peşrevi burada bitirip mevzuya geliyorum. Geçtiğimiz aylarda Işıl Kocaoğlan”ın ilk kitabı, novellası yayımlandı: Bir Sabah Uyandığımda Yoktum. Kitabın ismine bakınca konusunu da az buçuk tahmin ediyorsunuz: hali vakti yerinde, kariyeri sağlam birinin boşluğa düşüşü ve anlamsızlık girdabında kapılıp görünmez olarak sesini soluğunu duyuramayışı… Peki, olay sadece bundan mı ibaret? Beraber bakalım.

Beyaz yakalı genç kahramanımız, bir sabah uyandığında kaybolduğunu fark edip her zaman yaptığı gibi bu konuya da mantıklı bir açıklama getirmeye uğraşıyor. Böyle davrandıkça ne kadar büyük bir anlamsızlığın içine sürüklendiğini de kavrıyor. Yani “çözüm odaklı çalışma” bu anda iş görmüyor.

Anlattıklarına bakılırsa, isimsiz kahramanımızın sisteme dahil olup yüksek maaşlı güzel bir pozisyona ve tüm benliğini şirkete emanet ettiği bir hayata tamah ettiği için zaten en baştan yok olduğu ortaya çıkıyor. Özel hayatındaki durum da bundan farklı değil.

Ailesiyle ilişkisi sıkıntılı, kendisini işine vermiş, neredeyse her dakikası planlanmış bu adamın yaşadıkları aslında çok absürt sayılmaz çünkü hemen her gün bir şekilde bizi de ezen gerçekler bunlar. Dolayısıyla Kocaoğlan, yarattığı kahramanla ve onun başına gelenle bir anlamda kitabı eline alan herkese sesleniyor.

Sabah yok olduğunu anlayan kahramanın bu durumu, aslında onun için bir artıya dönüşüyor. Akıp giden saçma hayatına dışarıdan bakma olanağı yakalaması, hem dünyada hem de dünya dışında bulunmasını sağlıyor. Bir başka deyişle, geriye çekilip olan bitene bakma fırsatı yakalıyor: Mükemmel hayattan uzaklaşıp ayrıntıları fark etmek, onun o kadar da muhteşem olmadığını kavramak anlamına gelmiyor mu? Kocaoğlan’ın kahramanı bu sıkıntıyı fazlasıyla yaşıyor.

Vaziyeti huzursuzluk sendromu olarak özetlemek mümkün. Alışageldiği düzen bozulunca kendisini, bugününü ve geçmişini; sümen altı ettiği her şeyi masaya yatıran bir karakterle karşı karşıyayız. Romanın sayfalarına sıkışıp kalmış, cümleler arasında gezinen bu kahramanla birlikte biz de boşluktayız sanki.

Kocaoğlan, bizi kahramanının bir benliğinin bulunmadığını anladığı noktaya sürüklüyor: bütün kişisel özellikleri ve hayat ona giydirilmiş; kısacası gerçek dünyada bir kurgu olarak yaşayıp gidiyor. Kocaoğlan, yarattığı karakter ve yürüttüğü hikâyeye belli ki bazı deneyimlerini de katmış. Hepimizi bir biçimde içine çeken sistem, Bir Sabah Uyandığımda Yoktum‘da başrolde.

Yazar, kitabında özgün bir konuya değinmiyor aslında. Mesele hayli tanıdık. Fakat ilginç olan, okuru ikilemde bırakabilecek ve özellikle kitabın sonuna doğru karşılaşılan satırlar. “Acaba kurgu sarmalına mı itiliyoruz?” gibi sorular sorduran cümlelerle yüzleşiyoruz ki bunlar, bir bakıma novellayı kurtarıyor. Kocaoğlan, konuyu belirli bir noktaya getirdiğinden, çok daha güçlü bir son beklentisine girmişken  yalın bir bitirişle kitabı kapatıyoruz. Fakat bunu yapmak da belli bir beceri istiyor.

Novella, zaman zaman düşündüğümüz bir şeye temas ediyor: Aniden çekip gitsek ne olur? İnsanlar, biriken işler ve sorumluluklar hangi yöne gider? Kitap, tam da bu yoldan ilerliyor ve burası, başka bir çağrışımı tetikliyor: Zamanın dışına taşarsak neyle karşılaşırız? Aslında bu, bir yerde fantastik bir soru. Bizi aşağı çeken şey de o taşmayı gerçekleştiremeyişimiz.

Yazar, günümüzün kıstırılmış beyaz yakalılarına selam gönderirken benliğini yitiren ve çoğunlukla da duyarsızlaşan “bireyin” portresini çizmeye çalışmış. Kitabın büyük bölümünde bu var. Okuru, metinle tartıştırması ve zihinde uyandırdığı sorularla belli oranda diyaloğa sokması da kitabın artılarından.

 

Bir Sabah Uyandığımda Yoktum, Işıl Kocaoğlan, İletişim Yayınları, 104 s.