Hikmet Burcundan, Gurbeti İçinde Bir Şair: Ahmet Oktay

“çoktan döndüm gittiğim gurbetlerden

yine de

içimde kanayan bir sılanın sesi”

 

“İnsan ölüm gibi yaşama da hazır olmalı.” Ahmet Oktay’ın ölüm haberini ilk duyduğumda aklıma, dilimin ucuna geliveren bir dizeydi bu, en çok ölüme mi hazırız bu coğrafyada, birilerinin bize yaşamı (da) hatırlatması (mı) gerekiyor diye bir nice düşündüren insanı. Çağıran, seslenen, ötekine el veren  bir şiirdir Ahmet Oktay şiiri ama ben bu dizede daha çok kendi kendini iknaya çalışan, belki de en çok kendi yüzünü yaşama döndürmeye çalışan bir öznenin sesini duymuşumdur hep. Bir yüzü yaşama dönükse, öteki yüzü bir o kadar ölüme bakar çünkü Ahmet Oktay şiirinin. Ne diyordu Kaç Kişiyiz Kendimizde şiirinde: “İçimdeki ölümden/ içimdeki ölümden/ içimdeki ölümden ürettim her şeyi.” İçindeki ölümün, karanlığın, derinliklerinin yabancısı olan kişi, kendini tanıyabilmiş, yaşamı yeterince anlayabilmiş sayılır mı? Sırsız, savatsız bir aynaya bakar gibi bakmaz mı dünyaya hem? Hele bu çiğ ışıkta, bu kör karanlığında çağın!

Uzun süredir sessizdi zaten, yanılıyor muyum? Bir de bunu düşündüm o ilk dakikalarda: O sessizliği. Bu dünyadaki geçiciliğimizi, yaşlılığın ve ölümün kaçınılmazlığını sonra. (O kargış, o kalakalış!) Ve dedim ki, bunu şairden, yazdığı her şeyi varoluşun acı bilinciyle yazmış bir Ahmet Oktay’dan daha iyi kim bilebilir? Kendinden öncekiler gibi o da, başı sonu, önü ardı olmayan bir ateşgedeye, kendi ateşini (yıldızını, narteksini) bırakıp gitti. Durup başında, bakıyorum: Ne çok kitap, şiir, yazı, fikir, ne çok iz! Son söyleşilerinden birinde “sadece şiir yazmakla şair olunmuyor” diyen bir şair olarak, bize yalnızca yapıtını değil, örnek bir şair/yazar kimliğiyle birlikte kendi kişisel mitologyasını da bıraktı. Ben işbu yazıda onun, “mavi”yle başlayan şiir/yazın yolculuğunun bir betimini yapmaktan çok, Ahmet Oktay’ı Ahmet Oktay yapan özelliklerin; onun temsil ettiği, var kıldığı, yeğ tuttuğu değerlerin altını çizmeye çalışacağım.

Ahmet Oktay her şeyden önce üretken bir kalem. Seksen üç yıllık yaşamında, on üçü şiir olmak üzere elliyi aşkın yapıta imza atmış, şiirin yanı sıra, yazdığı kuramsal ve eleştirel yazılarla da Türk şiirine katkıda bulunmuş bir isim. Bu üretkenliğin nicelikten çok, ya da yalnızca nicelik olarak değil, niteliğiyle (de) göze çarpan bir üretkenlik olduğunu belirtelim. Bildiğiniz gibi düzyazıyı –çeşitli gerekçelerle ya da hiç gerekçelendirmeden- yaşamından tümüyle çıkarmış, yaşamı boyunca şiirden başka hiçbir şey yazmamış, hatta buna ant içmiş şairler de var. Ahmet Oktay öylesi şairlerden değil. Çok okuyan, çok yazan, geniş bir kültürel yelpaze içinde hareket eden, donanımlı bir şair. Bir hakikat avcısı. Bakın şunları demiş, “şiir ve düzyazı” için: “Birbirlerini aydınlatan ışıldaklar. Bir imge ve düşünce kapısının karanlığına doğru yürürken, şiirde bulduğumun yazıya, yazıda bulduğumun da şiire yansıyacağını, birbirini dölleyeceklerini bilirim.”

Burada özellikle belirtmemiz gereken bir husus da şu: Cemal Süreya gibi onun da, düzyazı olsun, şiir olsun, her iki alanda da aynı yetkinlikte kalem oynatabilmesi ve bunu yine Cemal Süreya gibi, özellikle Türk şiirinde egemen olan bir “şiir efsanesi”ni yalanlarcasına, şiire halel getirmeden, şiirden/şiirinden çalmadan yapmış olması. Şiirleri ve yazılarıyla farklı yerlerde dursalar da, böyle bir ortak yanları var.

2002 yılında Selim İleri’yle yaptığı bir söyleşide şu sözleri sarf ediyor Ahmet Oktay: “Edebiyata (…) şiirle başladım… İşin tuhafı beni okurlar son yıllarda giderek eleştirmen, denemeci gibi görüyorlar ama (şiir) benim ilk uğraşımdı ve son uğraşım da yine şiir olacak…” Bu sözlerde, entelektüel ufkunun onu şiirin, salt şair olmaklığın dışına taşıran genişliğine karşın, şiire verdiği önemin altını çizen, bu konuda küçük de olsa bir kaygı taşıyan bir şair var.  Ahmet Oktay bugün en çok şair olarak anılıyor, anılmayı da hak ediyor elbette, ancak bu bizim onu, temel ahlaki ve felsefi sorunlara azalmayan ilgisiyle,  popüler kültüre yönelttiği eleştirilerle, her biri uzun yıllar referans niteliği taşıyacağı kuşkusuz olan poetik ve düşünsel yazılarıyla, dikkatle okunması ve değerlendirilmesi gereken tespit ve uyarılarıyla, nitelikli bir aydın, bir sis çanı, entelektüel yanı ağır basan bir şair/yazar olarak görmemizi de engellemiyor, engellememeli.  İmkânsız Poetika adıyla şiirle ilgili düzyazılarını/düzyazılarından oluşan –ilki 1990, sonuncusu 2004 tarihli- beş kitabını bir araya topladığı yapıt,  -elbette diğer yapıtlarıyla birlikte- onun Türk şiirine, dahası kültürüne bir armağanıdır, ben böyle görüyorum.

“Üzgünüm, üzgünüm, üzgünüm

gidenler herkesten gitti.”

 

Üretken ama yapıtları arasına –genellikle- uzun aralıklar koyan, sık yazmayan, dergilerde ve reel ortamlarda (belki bir miktar ilerleyen yaşının da etkisiyle) sık görülmeyen, sessiz ve derinden bir kalemdi aynı zamanda. Bakıyorum, “arada geri çekilmeyi, seyirci tavrı takınmayı seviyorum” demiş bir söyleşisinde. Susmanın erdem, yalnızlığın bağımsızlık anlamına geldiği koşulları iyi bilmeyi gerektiren ve giderek azalan bir meziyet! Kaçımız susmayı becerebiliyoruz ki bu gürültüde; kendi kendinin vahası olmayı, görmeyi ve yerinde/zamanında söylemeyi, hem konuşup hem sır vermemeyi kaçımız? Evet, susmayı bilen bir şairi de yitirdik Ahmet Oktay’la. Sadece susmayı mı, sözünü sakınmadan söylemeyi de. Düşünmeden edemiyorum, az şey midir?

Ya başka? Herkesin elinde bir özencik balonuyla dolaştığı bir dünyada, “buradayım!” diye bağırmadan burada olmanın zorluğu, inceliği, zarafeti. Olgunluğun, çok şey görüp geçirmişliğin, gerçek bilginin tevazusu. Ahmet Oktay, şiiri bir kendini gösterme, öne çıkma aracı olarak gören, kişisel hırslarıyla hareket eden bir şair olmamış hiç. Yakınlıktan vazgeçmeden mesafesini, öznelliğinden vazgeçmeden nesnelliğini korumuş hep. Güncelden çok güncelin ardındaki sebeple ilgilenmiş, olgusal olan değil olumsal olan çekmiş onu. Öte yandan, kendi kendini yetiştirmiş, felsefi ve edebi literatüre alabildiğine hâkim, nice mektepliye yeğ bir alaylı! Gıptayla bakıyorum, başarı diye bir şey varsa, o işte bu! Sinemadan romana, bilimden felsefeye uzanan geniş ilgi ve referans alanıyla, şair olmanın yalnızca şiir yazmaktan geçmediğini bilen, bilmekle kalmayıp öğreten de bir şair. Estetizmi toplumsal olanı, “sahici söz” kaygısı biçim ve Türkçe konusuna gösterdiği özeni/verdiği önemi asla dışlamaz/eksiltmez onda. Yazılarıyla olsun, şiirleriyle olsun bizi durmadan bir yerlere, birilerine gönderir Ahmet Oktay. Çoğaltır bizi; kendimizden, olduğumuzdan öteye iteler; yolu, mümkün olanı, olması gerekeni gösterir. Ondan öğreneceğimiz bir şeyler her zaman vardır.

Gençlik yıllarında karşılaşıp benimsediği Marksist düşünce, 60’lı yılların nispi özgürlük ortamında karşılaşıp etkilendiği Sartre’cı Varoluşçuluk gibi akımlar onu beslemiş, yapıtının düşünsel/kuramsal altyapısını oluşturmuştur. Gurbet burcunda fazla oyalanmamış Ahmet Oktay, şiir yolculuğu bunu gösteriyor ama acemiliğin, durmamanın, kalmamanın, sürekli yenilenmenin gücüne/gereğine de hep inanmış. Durduğu yer tenha, evet, ama bakış ve duyuş ufku alabildiğine geniş. Dünyayı anlamak için, günceli ve sekterliği değilse de, politikayı, politik bir bakışa sahip olmayı önemsiyor. “Temel ahlâki ve felsefi sorunlara ilgi duymayan, merkezine insanı almayan bir edebiyat olamaz” diyor, örneğin. “Siyasal eylem adına kitlelerin kültürel yetersizliğine prim verilmesinden yana olmadığını” da belirtiyor her fırsatta, “Tarih’in ve İnsanın Sonu’nun ilan edildiği bir zamanda, ben hâlâ Kurtuluş düşüncesine ve Bloch’un söz ettiği Umut İlkesi’ne bağlıyım” diyebiliyor. Onun popüler kültüre, hızla sığlaşan sanat ve kültür ortamlarına, günümüz toplumuna ve edebiyatına yönelttiği kimi eleştiriler bugün de güncelliğini korumakta; dikkatle okunmayı, üzerinde düşünülmeyi sonuna kadar hak etmekte.

“… ‘Gece çağı dünyanın’
demişti Heidegger. O çağ
olgunlaştırdı siyahî harflerimi.
Doluyum tüm kıtaların anılarıyla,
ne çok aşk içimde, ne çok cinayet.”

Tam burada, yazmaya bir süre ara verdim ve bu süre içinde yaptığım işlerden biri,  Ahmet Oktay’ın, ilk basımı 1966 yılında gerçekleşmiş olan Dr. Kaligari’nin Dönüşü’nü, baştan sona bir kez daha okumak oldu. (Tek bir uzun şiirden oluşur kitap.) Ardından ne yaptım dersiniz? Dr. Caligari’nin Muayenehanesi adlı, 1920 yapımı, sessiz sinema dönemine ait, bunca eskiliğine karşın hâlâ sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak gösterilen, -şiire ilham verdiği kuşku götürmez- şu mâlum filmi izledim oturup. Film, beni heyecanlandıran bir yoruma göre, Munch’ın Çığlık’ındaki (The Scream) ifadenin sinemadaki karşılığı olarak görülen, bugün artık korkutmaktan çok, gotik bir esere bakıyormuş duygusu uyandıran bir korku filmi. Ahmet Oktay’ın “kara şiir”ine yakın duran bir “kara film!” O dönemin koşulları, teknik yetersizlikleri ve bunun beslediği düş gücü, sinemayı daha mı ‘şiirsel’ kılıyormuş ne? Dr. Kaligari’nin Dönüşü’ne dönersek:  Zamanın eleştirmenlerinin oldukça ‘kapalı’ bulduğu, İkinci Yeni etkisinin yoğun bir şekilde hissedildiği bir kitaptır Dr. Kaligari’nin Dönüşü. Kürtaj sırasında (yasadışıdır o yıllarda kürtaj) ölen genç bir kadın üzerinden, bir ‘kadın’ figürü üzerinden, Ahmet Oktay’ın yaşamı boyunca temel izleklerini oluşturacak olan ‘yalnızlık, iletişimsizlik, atılmışlık ve bireyin yabancılaşması’ izlekleri, o boğucu atmosferi okura hissettiren katmanlı bir yapı içinde verilir. Düşündüm: Neydi Ahmet Oktay’ı bu filme, bu filmi şiirine çeken? Yaratıcılığın, ilham denen çıngının o biraz da karanlık/tekinsiz yönleri! Dokunup içimizdeki bir gizli tele, bir film de götürebilir insanı bir şiire (Sezai Karakoç’un Liliyar’ı geliyor burada aklıma) hiç yoktan bir karşılaşma, varlığı o anda duyumsanan  kuş tüylü bir sözcük de. Ve çınnn!

Ahmet Oktay’ın güçlü bir ‘pathos’ duygusuna sahip olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Ahmet Oktay şiiri için ‘karamsar’ bir şiirdir denebilir elbette, dahası kendi de kabul eder bunu. “Melankolik biriyim ben. Yaşadığımız zamanlar, insanın mutlu olmasına, yarın için umut beslemesine izin vermiyor” der. Ama bu karamsarlığa karşın, insanın gözünü/ruhunu bileyen/keskinleştiren bir yanı da vardır Ahmet Oktay şiirinin. Şablonların, ortak beğeni ve ön kabullerin güvenli/ılık limanından seslenen nice şiirden çok daha fazla ayıltıp aydınlatır içimizi. Kendine özgü bir şiirsel evren kurmayı başarmış, dolayısıyla zamanla hesaplaşabilme gücünü kazanmış bir şiirdir onunki. Öte yandan, bildirimsel, ortak duyarlıklara yaslanan bir şiir değildir, okurdan donanım ve katılım bekler. Ahmet Oktay her ne kadar anlamı önceleyen, şiirini yaşamdan kotaran bir şair olsa da, şiirinin, şifrelerini kolay ele vermeyen, entelektüel ilgilerle, okumalarla, göndermelerle zenginleşen bir boyutu olmuştur daima.

Peki ya, okültik, gizemci bir şiir/şair diyebilir miyiz onun için? Dilerseniz bu sorunun yanıtını kendisi versin: “Ben ateist ve materyalist bir insanım. Ama bu, Einstein’ci bağlamda kozmik bir mistisizmi engellemiyor bence. Son şiirlerimden birinde dinsiz birinin de kutsal olanı duyumsayabileceğini, uhrevi olanı anlayabileceğini söylüyorum. Şiir hiçbir soruyu ve sorunu dışarda bırakmaz. Çünkü şiir dünyanın kendisidir.” Şu sözlere de kulak vermekte yarar var: “Şiiri her zaman düzayak gerçekçilikten ayırmaya, şablonculuktan uzak durmaya çalışsam da okültik şiir kuramsallaştırmalarına karşı mesafemi korudum. Şiir, son kertede, bilmenin özel bir türüdür. Ama bilmek yığınla eklemlemeyi gerektirir. Ne Prometheus’u ne de Orpheus’u elden çıkarmak zorunda ve mecburiyetindeyiz.”

Evet, ne Prometheus’u (ışık, akıl), ne de Orpheus’u (düş, gizem) gözden çıkaran bir şiir değildir Ahmet Oktay şiiri. Mavi yıllarından beri evrensel değerlerin yanında, her türlü dogmatizmin karşısında bir şair olmuştur Ahmet Oktay. Bireysel özgürlüklere verdiği değer kadar, toplumsal sorumluluğunun da bilincinde; şiirin artistik/teknik özellikleri kadar içeriksel/duygulanımsal boyutunu da önemseyen  bir şair!

İlk şiirlerinden son şiirlerine varana, hep alternatif arayışlar peşinde olmuş, kendini tekrar etmemek adına hep yenilemiş Ahmet Oktay’ın, yazıları gibi şiirleri de, o güzelim şiir adlarıyla, ‘lirik’leriyle, ‘hayalet’leriyle, ‘yol üstündeki semender’iyle ve nicesiyle, tekrar tekrar okunmayı bekliyor. Ne diyordu şair?

“Bir yazarın hayallerinin özeti sadece budur: Bir okur.

“’Benzerim!’ Oku geceden süzdüğüm
kanı ve sütü;
yaz ve güz bahçelerinden

damıttıklarımı;

 

benzerimsen.”