Hey, Ben Bu Şiiri Bir Yerden Sevmiştim!

 

Bazı şairler haritalarıyla girer yaşantınıza. Kayboldukça çıkar önünüze, yittikçe utangaç ama sarsılmaz dizeleriyle el uzatır size. Bazı şairler beyninize kanca atan imgeleriyle girer yaşantınıza. Her sancıda imgelerden örülü bir ilmekle uzanırlar size, ya boynunuzdadır ilmik ya başka bir diyara çekip sizi alıp sancının elinden. Bazı şairler ise bir tanıdıklık duygusuyla girer yaşantınıza. O dizededir geçmişinizin bir parçası: Hah, şu dize değil mi anlatan o gün olanları! Peki ya şu şiire ne demeli, siz de tam o dizede eski bir yalnızlığı tanımadınız mı?

İşte, Deniz Durukan böyle bir tanışıklıkla süzüldü içime. Dizeleri geçmişimden uzanıp şimdiki beni kavrıyordu. Ne boğarak ne tartıya koyarak. Seni hiç kaybetmedim ki, diyen bir dostun gözleri gibiydi dizeleri. Tutulmamış günlükleri okumak gibiydi. Kimi yerde pürüzlü kimi yerde kılçıklı… Tam da bir yaşanmışlık gibi… Geçmişin, kayda geçmemiş bir gençliğin şimdiki zamanı gibi…

***

Dokuz Katlı Sıdıka Bay Pitt’le söze başlıyor. Tanıyorum onu. Kaç kere geldi, kaç kere gitti, biliyorum. Kaç kere kovuldu; onu kovulmuşluğundan tanıyorum. Evet, Bay Pitt’i tanıyorum.

“ki berrakgözlü adamların

meşe odunu renginde sesleri olur

ve geriye fırlatırlar gerçeği”

Bay Pitt’ten yayılan o duyguyu, insanı hiç konuşmamacasına susmaya iten duyguyu bilirim. Sonradan çığlıklarla kendini dillendiren o otopsi suskunluğunu bilirim:

“sonra susarım

susmak tehlikelidir

otopsidir bir anlamda”

Ve bir şeyin her şeye bulaşan çirkinliğini. En korunaklı sanılan alanların birden çamura bulanmasını. Onca çamur içinde, bir kahır bataklığında iki yabancının aynada birbirine yönelen şaşkın ve çaresiz bakışını.

“hatırladığım; yalan sirayet edermiş

birinden diğerine

kim önce söylerse

öbürü de zamanla ona benzermiş

ne fena”

Bay Pitt’i tanımayanımız var mı? Sanmıyorum. Onu tanıyamadıysanız bu değişen bakışlardan, bakışı bulanıklaşan gözlerden olsa gerek… Ya da Durukan’ın dediği gibi, sönmüştür belki gerçek…

“bilmem ki belki bakışı değişmiştir

sönmüştür gerçek gibi

ondandır onu tanımayışınız”

Ve sonra Sıdıka giriyor sahneye. Dokuz Katlı Sıdıka. Enver Ercan’ın bir anısından doğan meyve imiş Sıdıka’nın dokuz katı. Bunu öğrenmeden önce dokuz katta dokuz can yakıştırmıştım Sıdıka’ya. Dokuz katında dokuz canını sevecektim; belki her katta onu yeniden yaşatmayı deneyecektim. Evet, çünkü Sıdıka’yı da tanıyorum, bir geçmişimiz – ve aynı yürekten soluk alan dokuz canımız – var.

“içimdeki kuyudan su çektim

babamın krallığını kurdum yıkmak için

(…)

yani tüm krallar gibi devrilip paramparça dağılmaya hazır

yani tüm krallar gibi aldanmaya hazır

kırdım kapıyı girdim içeri

sırtımda babamın kerpiç krallığı

ben geldim

ben, dokuz katlı sıdıka”

Sıdıka’yla tanıyorum Tek Bacaklı Nuriye’yi. Hayır, daha önce bilmezdim onu, o benim için de yepyeni biri. Yepyeni bir kırılganlık, yepyeni bir hassasiyetle sokuyor Durukan yaşamıma Nuriye’yi. Her zaman soluğumda eksikliğini hissettiğim biri gibi yerleşiyor içime Nuriye. Dizelerden kopup, bir yanı hep yabancı kalacak bir tanıdıklıkla sığışıyor tam da onu bekleyen yere; tren raylarının titrek gerginliğine.

“çoğu zamanda tren raylarının üstünde

adımlarını sayarak

yani her şeyde böyle kendi akışında

ılık akordeon sesi yayarken

dalgınlıkla verir bacağını trene

sonrası sessizlik

sonrası şenliksiz bir hayat

mavi gözlerinde karanlık bir gökyüzü…”

Dokuz Katlı Sıdıka’nın son bölümündeyiz, “Dikiş Dikme Teknikleri.” Haydar Ergülen geliyor aklıma, Eskiden Terzi. Ardından Mehmet Can Doğan, Çıraksız Bir Usta. Ve elbette Sevim Burak. Ama ilk önce annem; aklımın, yüreğimin o en güzel terzisi, annem. Annemin bana diktikleri. Okuduklarım biçmiş beni, annem dikip giydirmiş sanki. Sanki bir terzinin dile gelmez incelikleriyle kendini teyelleyip bana, güçlendiriyor hâlâ yüreğimi.

“öğrendim tüm incelikleri

mesela dikiş dikmenin

ruhtaki yarıkları nasıl

teyellediğini bildim

eşit aralıklarla

iğneyi batırıp çıkardım

yarılan ruh dikiş tutmazmış ya

palavra!

provası alınmış

bütün ruhlar

bol teyelli

biliyorsun”

Biliyorsunuz, Dokuz Katlı Sıdıka’ya dair tek söz etmedim aslında. Ben konuştum, o sustu; o konuştu, ben sustum.

Belki de söylenecek tek şey budur: Hiç tanımadığım bir dost seslendi bana dize dize; yitirdiğim bir sesti, içimde sönmemiş bir dizeydi. Duydum, katıldım sesine; o ise dize dize uzandı, teslim etti kendini yankının esinine. Bir yerlere gittik, bir yerlerden döndük. Çokça sustuk, konuşulması gereken yerde dizelere devrettik yüreğimizi.

Dilin ucundaydı dizeler. Gerisi çoğunlukla karabasan, biliyorsunuz…

“dilin ucundaymış tat

gerisi acı, kâbus ve hüzün”