Hepimizin Gecesi

Bilge karasu okumak, bir ağrı hissetmeyi ama o ağrıyan yerini bir türlü bulamamayı hissettiriyor. Zihinde dolaşan parmakları kederin yakınında gezdirip “burası da değil” demek gibi.

Bir şeyi hemencecik tanıyamayanların saygıyla geçtiği o tereddütlü yolda duruyor Bilge Karasu. Dilinde bir şeyler birikiyor. Tam olarak anlayamıyorum ne olduğunu. Anlayamıyorum fakat zihnimle gözlerim arasına ince, çakıllı bir yol düzülüyor. Ne aranırsa var yolda, gelenler, gidenler, görünenler, görüntüsünden ürkenler. Fakat kimsecikler sanki ne aradığını bilmiyor. İşte tam, o göz gözü görmeyen yerde bekliyor Bilge Karasu. Deniyor. Dilinde tutup şeyleri, biraz ağzında bekletip tükürüyor. Nesnenin yahut insanın anlaşılmama mühletine kadar bekliyor. Kuşkuyla, bilgelikle, usanmadan. Sonra sanki çok uzak yollardan gelmiş gibi, boşluğa hikayesini anlatıyor. Birazını hatırlamıyor gibi gördüklerinin, durup soluklanıyor. Ya da öyleymiş gibi davranıyor.

Bilge karasu okumak, bir ağrı hissetmeyi ama o ağrıyan yerini bir türlü bulamamayı hissettiriyor. Zihinde dolaşan parmakları kederin yakınında gezdirip ‘burası da değil’ demek gibi. Tınısında yaklaşmak, uzaklaşmak, bunları durmadan yapmak var. Sürekli yakalanıp yitirilen o şeyin, nihayetinde bir yerini incitmek gibi tehlikeler var. Gece’nin işçilerinin doldurduğu çukurlar gibi boşluklar var. Bir yazar bir bulanıklığı ne kadar net anlatabilir ki? Ya da bir bulanıklık, açıklıkla ve rahatlıkla anlatılabilir mi? Karanlığı anlatanın bazen karanlıkta kalması gerekmez mi? Ne diyordu Nietzsche “her kim bir canavarla dövüşmeyi göze alırsa, bir canavar olmayı da göze alsın,” aksi mümkün mü? Bilge Karasu’nun Gece adlı romanında, dili gece kadar karanlık kafası gece kadar şaibeli. Bir görünüp bir siliniyor her şey. Belirgin olan tek şey olarak diri bir muallak kalıyor… Bir parçalanmayı parçalanarak anlatıyor. Bir yok oluşu, zaman zaman yok olarak. Yazdığı şeyin içine giriyor demek yanlış olur. Yazdığı şeye bezeniyor. Bu ancak büyük bir ağırlığa, büyük bir ağrıya işaret eder bana kalırsa.

Yazdığı şey ile meselesi derin olanların takınacağı bir hal ki ezelden beri orada onlarla durur o hal. Vücudun bir uzvu gibi, ruhlarının bir uzvudur bu. Gerçeküstü de değil hem. Salt gerçeklik. Bilge Karasu’nun Gece’si o dönemin başka bir hakikatini, bireyin yok oluşunu, çırılçıplak yakalayabilmiş bir roman. Bununla da kalmamış sanki bir kahin gibi bu günü de görebilmiş. Tam şu anda, tam şimdi zaman büyük bir hızla birikip üstümüze doğru dolmuşken, bu yazıda gözlerimizi gezdirirken, akşam eve gidip bizi kimsenin bulamayacağına inandığımız çatıların altında, ölü gibi ağır, diri gibi uyanık beklerken, düşünürken bölük pörçük, aniden unuturken neyi düşündüğümüzü, kendi hallerimizden bizi kaçmaya zorlayan o işçileri, Gecenin işçilerini hangimiz tanımıyoruz ki? Bugün sokaklarda gezen ve gündüz bitince izbe köşelerinden çıkan, birbirinin aynı o ürkütücü işçileri hangimiz bilemiyoruz. Onlardan kaçışlarımız, onlara ‘hep böyleler miydi?’ diye bakışlarımız. Bilge’nin de dediği gibi bunun bir öneminin olmayışı. Tarih mi tekrarlanıyor bilemiyorum. Ya da kelimeler doğruyu mu söylüyordu o zamanlar. Bitmeyecek bir gece mi başlamıştı da bu güne kadar sarkmıştı? Bu sorular bir yanda dursun. Muhakkak dursun, biz Bilge Karasu’nun zarafet dolu keskinliğine dönelim.

İnsan diliyle ne yapar? Kimi zaman kıpırdatamadığı, kimi zaman durduramadığı o et parçasıyla. Sahiden insan diliyle ne yapar? Kimi zaman ardında koca bir akıl, kimi zaman koca bir akılsızlık tutan o et parçasıyla. Onu eğitmek mi ister? Onu gizlemek mi ister? Onu kendi usundan çıkanları başkasının usuna dökmek için ustaca kullanmak mı ister? Kendi namıma dille her zaman bir kavgam olmuştur. Konuşmak zorunda olmak, iletişim denen o katmanlı yol gözüme fazla çetrefilli gelmiş, beni, aslında girmeye cesaret etmediğim o yolda ardı sıra koşturmuştur. Dil ile insanın bağı üzerinde düşündükçe, bu kovalamaca, aşk, nefret ilişkisi de dinginleşmiş oldu. Benim kafamdaki dil sorununu çözmemde yardımcı olan yazarlardan biri de Bilge Karasu.

“Gece yavaş yavaş geliyor. İniyor. Çukur yerlere dolmağa başladı bile. Oraları doldurup ovaya yayılmağa başlar başlamaz, her yer boza dönüşecek. Işıklar yanmayacak bir süre. Ne çukurda ne düzde. Gece oluyor yavaş yavaş. Bağırsaklarımızın içinden yüreğimize gözlerimize doğru yükseliyor…

Dil bu karanlığın içinde yaşayabilirmiş gibi görünen tek şey olacak. Hiçbir ağırlığın, hiçbir gerçekliğin kalmadığı bu yerde.’’

Evet, işte tam olarak buradayız şimdi. Yeniden mi demeliyim. Hiçbir ağırlığın, hiçbir gerçekliğin kalmadığı bu yerde. Gece geldi, çukur yerlere dolmaya başladı. Bizim elimizde olan tek şeyse dilimiz, düşüncemiz. Gece’nin işçilerinin bizden alamayacağı tek şey o. Yine de en hırsla, en azimle saldırdıkları şey de o. Biz kendi ağızlarımızda sakladığımız kadim şeyin farkında olarak, onu katlandırarak geçiyoruz şimdi de sokaklardan. İçinde bulunduğumuz, debelendiğimiz, şimdilik değiştiremediğimiz ama yine de ısrarla düşlediğimiz şeyleri, dilimizin ucunda tutarak geçiyoruz bu çağdan. Etrafta olup bitenden en habersiz görünenimiz bile içinde bir yerde duyuyor bunu. İş, umutlu olmak ya da olmamak durumunu çoktan geçti. Bunlara vaktimiz kalmadı. Gerçekliğin kendisi kaldı. Eğer şimdinin gerçeği karanlıksa, karanlık kaldı. Onu görebilmeli, onu tanıyabilmeliyiz. Onu umuda çok benzeyen ama aslında umudun düşmanı olan erteleme hissi ile yok saymamalı, karşısına dikilebilmeliyiz. Fakat günümüzde, ki Gece romanından anladığım kadarıyla, o zamanlar da insanların anlamaya, yanaşmaya en çok korktukları şey yine bu gerçekliğin ta kendisi. Anlamaya demek yanlış olabilir, belki de anlamaktan yorulduğu, artık anlamak istemediği gerçeklik. Fakat ne yazık ki bütün bunlara vakit yok. ‘‘Gece geldi, çukur yerlere dolmağa başladı.’’ Bilge Karasu insanların anlamaktan, görmekten yorulduğu, artık üstüne alınmadığı o gerçekliği, paramparça ederek, zamanı, mekanları, isimleri, hatta kendini yok ederek, başka bir şekilde sunuyor önümüze. Böyle yaparak hem insanların dağılmış olan ilgisini yeniden toparlıyor, hem de dilin kudretini yeniden hatırlatıyor. Bütün bunları yaparken de onun nasıl bir dil üstadı olduğu çıkıveriyor ortaya. Öyle ya insan yazılan şeyde kendisinden bir parça görmek ister, fakat sanıyorum ki hiç bir kimse yazılan şeyin tamamı olmak istemez. Evet insan biraz görünmek ister ama çıplak olmak istemez. En azından herkese karşı. İnsanın bu yarı görünür bir canlı olma arzusunu ele alırsak, Bilge Karasu’nun dehasını bir kere daha anlayabiliriz. Gece romanında hem hepimizin yaşadığı şeyler var hem de aslında hiçbirimizin esamesi okunmuyor. O yüzden onu anlamak, kabul etmek hatta onunla bağ kurmak daha mümkün.

Bilge Karasu, keskin zarafeti ile bütün sınırlarımızı gürültüsüz patırtısız geçiyor.. Gerçekliği, gerçekten daha olağan sunabilecek bir yetenekte. Onun varlığı, inanıyorum ki, hem bu günümüze hem de geleceğimize gündüzleri getirmeye yardımcı olacaktır. Çünkü o bize, hepimize, ama en çok dile sözü yetenlere, bir şeyler yapmamız gerektiğini, hiçbir şey yapmadığımız takdirde geceye hizmet etmiş olacağımızı da tok bir sesle duyuruyor. Yazıyı ondan bir alıntı ile bitirmek isterim.

“duruma bakıp kendilerini daha az ürküten ne varsa, ona inanmak istiyor insanlar. Belki ‘yaratmanın yalnızlığı’ adını verdiğim de, inanmak istediğim bir şey. İstediğim için inandığım bir şey.

Kim bilir? Belki yaratman -yani düzeltmen- hiç de yalnız değildir, gecenin ağır ağır düzlüğe yayıldığı şu saatlerde. Işıkların sönmesini önlemek ister görünüyor ise de, böyle bir şey dilememekte, bunu başarmak için herhangi bir çabaya girişmemektedir belki de. Onun herhangi bir şey yapmaması, gecenin işçilerini yüreklendiriyor olabilir. Daha daha, geceyi hazırlamakta işçiler yazardan –düpedüz yazardan, yaratman, düzeltmen falan değil…– yardım görüyor olabilirler.”