Hekimin Filozof Hâli

Gerçek anlamda ihtiyacımız olan hekim nasıl bir şeydir? Ve mevcut kapitalizm gerçek hekimlerin yerine ne koyar?

Hekim tabiri, kabul gören geniş anlamı itibariyle hikmet sahibi, bilge, filozof demektir. Zamanla “tabip” anlamını da yüklenmiştir. Ancak doktor Latince kökenli bir kelime olup “docere” (öğretmek) kelimesinden türetilmiştir. Zaten Ortaçağ’da “doctor” üniversitelerde ders verme yetkisine sahip kişi anlamında kullanılmıştır. İlk insanların bedenlerinde baş gösteren hastalıkları Tanrı’nın bir cezası veya laneti olarak olarak görmesiyle birlikte tedavi adresi de büyü ve dinsel içerikli yöntemler olmuştur haliyle ilk hekimlerin rahip-şaman olması şaşırtıcı bir sonuç veya bilgi değildir. Tarih öncesi çağlarda hekimlerin insan yaşamı ve yazgısı üzerindeki etkilerinden hareketle tanrı olarak kabul edildikleri dönemler bile olmuştur.

MÖ 2800 yıllarında yaşamış olan İmhotep ilk tanrı-hekim kabul edilmektedir. Antik Yunan’da da hekimlerin tanrı soyundan geldiğine inanılmıştır. Bunların en bilineni Aeskualipius’tur. “Din kurumsallaşmaya başlayınca tıp da tapınaklara taşınmıştır. Zaten tıp ve din tarihi, kişinin kötü güçlere karşı korunmasını hedeflediklerinden, her zaman iç içe olmuşlardır. Çağdaşı Sokrates’ten etkilenen Hipokrat, tanrıların etkisi altında kalmayarak bilimsel bir yol izlemiş, tıbbı tapınaklardan yeryüzüne indirmiştir.” [1] Ancak Ortaçağ’da kilisenin güçlenmesine bağlı olarak din tıbbi tekrar esir almıştır. Bu dönemde kiliseler şifa ve tedavi merkezleri haline gelmiş, cerrahi ve jinekolog vakaları da rahip-hekimler yerine berber-cerrahlara ve ebelere bırakılmıştır. Örneğin Fransa Kralı 14. Louis’nin hekimi berber-cerrah Felix’tir. Modern toplumla birlikte görece özerk bir bilim dalı haline gelen tıp, ulus-devletin biyo-politikalarıyla işbirliği içinde olmaya devam etmiş, devletin toplumu dizayn ve disipline etmesinde, “normal” ruh ve beden sağlığı ölçülerinin belirlenmesinde mutlak referans kaynağı olagelmiştir.

İnsanlık tarihi boyunca tıp biliminin ilgilendiği temel temalardan biri de ölümsüzlük arzusu (Gılgamış, Lokman Hekim) olmuştur. Tüm bu hikayeler, ölümün kesinliğini kabullenen ve geçici yaşamın değerini keşfeden bilge bir kavrayışla veya ermişlikle sonuçlanır. “Yaşamın salt biyolojik boyutu ile ilgilenen, ne pahasına olursa olsun hayatta kalmayı kendine temel ölçüt olarak alan, ölümlülüğü varoluşun bir defosu olarak görüp bu ‘arıza’dan kurtulma tutkusuyla hareket eden tıp, yaşamın nitel yönlerini ihmal etme riski ile karşı karşıya kalabilir.” [2] Bu da beraberinde genç kalma histerisine yakalanmış, cerrah salonlarını hıncahınç dolduran, güzellik merkezlerinde milyonları havaya saçan bireylerin yaşlanmamak uğruna bedenlerine bıçağın değmediği tek bir yerin bile kalmadığı operasyonlara razı olmalarını doğurmuştur.

Günümüzde hastaların atık birer müşteri olarak görüldüğü, kar hırsı uğruna ufak bir soğuk alınganlığı için bile onlarca tetkikin yaptırıldığı, parası olmayan hastaların özel hastanelerde esir alındığı, siyasi otoritenin dikte ettiği raporları yazmaktan hiçbir şekilde utanmayan, reklam ve ilaç şirketleriyle ele ele vermiş uçsuz bucaksız hastane kompleksleri içinde hastayla veya hasta yakınlarıyla göz teması kurmaktan bile uzak, her türlü insani hale ve değere yabancılaşmış doktorlarla ve pratiklerle dolu bir tıp dünyasında etiğin ve felsefenin yeri neresidir ve ne olmalıdır? İnsan kopyalamanın biyolojik bir bilgiden ziyade hukuki bir soruna dönüştüğü bir çağda temel kalkış noktamız, dayandığımız etik ilke nedir?

Hekimin Filozof Hâli adlı kitap, bu ve benzeri sorular çerçevesinde hazırlanmış makalelerden oluşan özel bir derleme. “Açıkça dile getirilsin veya getirilmesin şu bir gerçektir ki, artık çoğu doktor, kapısını çalan çoğu hastayı elinden tutulacak, derman ihtiyacındaki bir muhtaç olarak değil, işbirliği yapılacak ama temkinli yaklaşılacak, gerekirse gard alınacak potansiyel bir düşman olarak görmektedir.” [3] Kimi hastalıkların bilinçli bir şekilde abartıldığı, adeta yeni hastalıkların icat edildiği, hasta insan sınıfının sürekli genişletilmeye çalışıldığı günümüz tıp dünyasında, “Hipokrat’ın tanrısal hikmetlerle bezediği bembeyaz hekim figürü,” niyeti, meşruluğu ve haklılığı sorgulanır hale gelmiş gri bir imgeye dönüşmüştür. Ki sağlık sektörü, Uluslararası Şeffaflık Örgütü’ne göre de maalesef en kirli üçünü sektör konumundadır.

Hakan Ertin’in derlemede yer alan makalesinden öğrendiğimiz kadarıyla kabul gören kolesterol ve tansiyon üst limit sınırlarıyla da ilaç pazarıyla olan suç ortaklığı çerçevesinde oynanmaktadır. 20 yıl önce kolesterol referans aralığı için üst limit 260mg/dl olarak kabul edilirken şimdilerde 200 mg/dl’lere çekilmiştir; aynı durumu arteriyel tansiyon üst limit değerlerinde de gözlemlemek mümkündür. Haliyle kolesterol düşürücü olarak piyasaya sunulan ilaçlarda rekor düzeyde bir satış patlaması gerçekleşmiştir. Tüm tıp tarihi boyunca hasta olanı hastalığından arındırmak ve sağaltmak olan temel amaç, yerini dizginsiz bir kâr hedefine bırakmış durumda.

Zaten Ivan Illich Sağlığın Gaspı adlı kitabında “tıp kurumunun denetlenemeyen bir otorite olarak, neyin hastalık, kimin hasta olduğunu ve hastalara ne yapmak gerektiğini belirlediğinde sağlığımız için büyük bir tehdit oluşturduğunu; bedenlerimiz üzerindeki hakkımıza tecavüz ettiğini; ilaç tüketimini teşvik ederek toplumun hastalıklı yapısını güçlendirdiğini; sağlığa bir ‘mühendislik modeli’ olarak yaklaştığı için insanların kendi insani zaafları, incinebilirlikleri ve biriciklikleriyle, kişisel ve özerk bir biçimde baş etme potansiyellerini yok ettiğini” [4] etkili bir şekilde anlatmıştı. “Tıplaştırılan” yaşam, uzmanlar yardımıyla doğulup yine uzmanlar eşliğinde ölünen insan hayatlarından ibaret hale gelmiştir. Örneğin yaşlılıktan kaynaklı görme bozuklukları, kamburluk, saç dökülmesi, cildin kırışması gibi durumlar birer hastalık haline getirilerek tedavi edilmeye çalışılmaktadır. “Tıp merkezli yaklaşımla insan vücudunun bir makineye ve hastalıkların da mekanik bir arızaya dönüştüğüne” tanık olmaktayız. [5]

Benim kitapta Özgür Öğütçen’in makalesinde öğrendiğim en çarpıcı bilgilerden biri de Suudi Arabistan’da insanlar öldüğünde tören yapılmadığı ve ölünün devlet tarafından ailenin elinden alınıp gömüldüğü bilgisi oldu. Makalede yas tutamamanın bedelinin ağır sonuçları ve yas tutmanın adeta yasaklanmasının iktidarın yönetim stratejisine nasıl bir katkı sunduğu konusunda okuru çok özel bir analiz bekliyor.

Bu derlemenin eksik gördüğüm noktalarından biri, Türkiye’de neoliberal-muhafazakar iktidar süresince sağlık sektörünün ve tıp biliminin nasıl bir dönüşüm geçirdiğine dair bir saha fotoğrafını yansıtan bir çalışmanın olmaması. Ayrıca yıllardır Kürt illerinde süregiden savaş boyunca yaşanan travmalar psikiyatri sahasına ne tür sorunlar olarak yansımaktadır, önerilen tedavi yöntemleri nelerdir, devletin gölgesinde yazılan sağlam veya çürük raporlarının oranı nedir gibi bir dizi soruya cevap olacak bir saha yazısı değerli bir katkı olurdu şüphesiz.

Her şeye rağmen, hekimin beyaz önlüğündeki kirleri ve alnındaki pak teri elinden geldiği kadarıyla yansıtmaya gayret etmiş, ufuk açıcı sorular soran referans bir çalışma olarak gerekli ilgiyi göreceğinden eminim bu kitabın. Ayrıca bu kitap, fakültelerde tıp öğrencilerine tıp eğitimi adına nelerin öğretilmesi gerektiği, tıp etiği adına hangi değer ve ilkelerin benimsenmesi gerektiği konusunda önemli bir yol haritası olacaktır.

Notlar:
1 – Faik Çelik, “Bir Cerrahın Filozof Halleri: Tanrı Hekimden Filozof Hekime,” Hekimin Filozof Hâli, İthaki Yayınları, 2018, s. 132-133

2 – M. Bilgin Saydam, Hakan Kızıltan,”Ölüm, Varoluş, Tıp,” Hekimin Filozof Hâli, İthaki Yayınları, 2018, s. 65
3 – Hakan Ertin, “Marksist Bir Perspektiften Tababetin Özüne Yabancılaşması,” Hekimin Filozof Hâli, İthaki Yayınları, 2018, s. 223
4 – Illich Ivan Sağlığın Gaspı, çev. Süha Sertabiboğlu, Ayrıntı Yayınları, 2011.
5 – A.g.e.