Hayvanların Tarafı: Geyikli Gece Hasreti

Kitaptaki hissi özetleyen şey, aslında bir ‘geyikli gece’ hasreti. Huzursuz uygar dünya insanının büyülü, doğaya yakın sığınağı olarak geyikli gece.

Hemen kitabın adıyla başlayalım: Hayvanların Tarafı son zamanlarda duyduğum en iyi ve en vaatkar kitap adı. Uygarlık denilen şeyin garabetlerinden ve sıkıntılarından çıkıp, öteki tarafın ferahlığına geçmeyi içeren radikal bir firar çizgisini akla getiriyor, daha ismiyle. Kitabın kapağındaki Erinç Seymen’e ait ‘Serva Ex Machina’ adlı işte hayvan ve doğa ile insanın şiddetli bir şekilde hemhal olması da, bu vaadin saf bir cennet vaadi olmaktan çok bir geçiş-süreci ve çarpışma gerilimini de içerdiğine işaret ediyor. Yani, daha baştan söylemek lazım: bir durumu anlatan gerilimsiz bir edebiyatla değil, bir oluş-geçiş-çatışma halini gösteren gerilimli, şiddetli bir edebiyatla karşı karşıyayız.

Nazlı Karabıyıkoğlu bu ‘hikayeler’ kitabını birbirine ince iplerle bağlı bir kesitler silsilesi olarak kurgulamış. Bir rizom gibi. Ya da yazarının muhtemelen benimseyeceği bir metaforla söyleyeyim: bir geyiğin boynuzları gibi bir yapısı var kitabın. Geyik demişken, yazarın çok etkilendiği belli olan bir kaynaktan, Turgut Uyar ve ‘Geyikli Gece’den hemen bahsedeyim. Kitaptaki hissi özetleyen şey, aslında bir ‘geyikli gece’ hasreti. Huzursuz uygar dünya insanının büyülü, doğaya yakın sığınağı olarak geyikli gece. “En iyisi çeker giderdik, Gider geyikli gecede uyurduk.” Bir kaçış ihtimali olarak büyülü orman. Ve o kaçış ihtimalini gerçekleştirmeye çalışan, krizi bir çıkış arayışına dönüştüren karakterler.

Kitaptaki hikayeler iki bölümde toplanıyor: ilk bölüm ‘Derebeyi.’ Bu bölümdeki hikayeler ataerkil toplumsal yapının uç temsilcisi olan bir derebeyi ile hesaplaşmaları anlatıyor. Derebeyi’nin çiftliğinde, bir bozkır sertliği ve primitif bir atmosfer içinde derebeyi kendi erilliğini hakim kılmaya çalışırken devreye giren kadın karakterler, derebeyi denilen ‘genel-erkek’ tiplemesinden intikamlarını alıyorlar. Hayvanları da kadınları da (etleri tüketerek, et iştahıyla) kendi eril ispatı için kullanan bu erkek tiplemesi, kendi bedenine ve hayvanların tarafına sahip çıkan ‘dişi’ karakterlerin kuvveti karşısında acizleşiyor, kendi kurduğu eril mekanizmanın kurbanı kılınıyor. Zorba derebeyi, öldürdüğü geyiğin ‘son bakışı’ ile yargılanıyor ve ‘hayvanların tarafına geçememek’ ile cezalandırılıyor.

Burada hayvanların tarafı, tabii ki, doğayla kurulan ve çok eskilerde kalmış bir bütünlüğü ifade ediyor.
Hikayelerde doğa genellikle şamanik bir sesle, masallarla ve tarih öncesi bir sesle beraber anılıyor. “Çağlar öncesinden çıkıp gelmiş büyücüler,” “masallara ait olabilecek bir büyüyle kuşanmış olabilecek” atlar, kendini “çağlar öncesinin kalıntıları arasında” bulan karakterler, uygarlık öncesi bir duruma işaret ediyor. Burada verilen mücadele, hem ormanın, hem hayvanın, hem de tahakküm altındaki kadınların mücadelesi.

Bu mücadeleye giren karakterler önce kendi içlerinde bir dönüşüme uğruyor. Camus’nün ‘varoluşçu primitif ürperti’ dediği şeyi yaşayıp, yani dünyanın kendisiyle, toprakla, taşla, ağaçla, gökle arada uygarlık mekanizmalarının yumuşatıcı filtreleri olmadan birebir bir yüzleşme yaşayıp, bir anlamda ‘öğrenilmiş insanlık’larından soyunuyorlar. Hem metaforik, hem de gerçek anlamda. Ormanda ilerleyen bir karakter, önce, kıyafetlerinden kurtuluyor mesela. Bedenin gücüne ve aşırılığına ulaşmak için. Dilini de bir iniltiye ya da çığlığa benzetmek için. Bedensel bir aşırılık, ruhani bilgeliğin yolunu açıyor, desek yeridir. Foucault’nun klasik ruh beden ikiliğini tersine çevirerek ‘ruh bedenin hapishanesidir’ deyişi akla geliyor. Ruh denilen öğrenilmiş katmandan kurtulan özgür bir beden, gerçek bir özgürleşmenin ilk adımı olacaktır. Bu dönüşümü geçirme yolculuğundaki karakterler, ‘geyiğin bildiğine, atın bildiğine’ doğru ilerleyecektir.

hayvanlarin_tarafi_everest

Kitabın ikinci bölümü, “Ben, Yılkı” da derebeyinin kapalı çemberinin dışında, yine vahşileşen (tabii ki, ‘iyi anlamda’), bedenin ve özgür hayvanın gücünü keşfeden karakterlerin hikayeleri var. Bu sefer mekan biraz değişiyor, şehirlere taşınıyor ve işin içine şehir-doğa ikiliği giriyor. Mesela, Kars’a giden ve orada bir tarlada koşmaya başlayarak bir ‘hayat yırtığı’ bulan bir karakterin hikayesi: “Benzemeye çalıştığı tüm kimliklerini… tümden toprağa tükürdü.” Toprakla temasın yarattığı bir epifani hali. Ve sonra tarladaki bir atla yaşadığı, Nietzsche’nin o ata sarılıp ağlamasını hatırlatan bir büyülü an, kurulan bir köprü. Hikayenin adı da zaten “Tarlada Kantara.” Bir sonraki hikayede mekan bu sefer, adı geçmese de Konya. Eskiden tasavvufun, artık muhafazakarlığın hakim olduğu Konya. Karakterimiz Konya’da bedenini ve özgürlüğünü keşfe girişen bir kadın. Ve kendisine sunulan boğucu haller ve cennet vaatleri karşısında vardığı yer şurası: “Aslında nereye gitmem gerektiğini biliyorum. Benim gibi, bin yıldır öteki olana. Geride kalana. Elleri ateşlerle yakılana. Arka sokakta, gölgede, paragraf altında kalana.”

Bütün bu reddiye, kriz ve dönüşüm hikayeleri Nazlı Karabıyıkoğlu’nun gayet kuvvetli bir edebiyat damarı yaratmasını sağlıyor. Buna bir de dil hassasiyeti, dilin varlığını hissettiren bir dil kesifliğini ekleyin, sonuç: iyi bir hikayeci daha kazandık. Dilin varlığını her an, neredeyse ayrı bir ‘roman karakteri’ gibi hissettiren Latife Tekin, Hasan Ali Toptaş gibi edebiyatçılarla akraba bir hikayeci.

Ama şu itirazı da dile getirmem lazım: hikayelerde ‘kadın’ ya da ‘adam’ gibi ‘belirsiz kişi’ kullanılması, hikayelerdeki tekil ve yoğun durumların gücünü azaltıyor. Aslında azaltmakla da kalmıyor, kitabın tekilliğe vurgu yapan ‘kimlik politikasına’ ters düşüyor. Böyle ‘tiplemeler’ yerine, adı belli karakterler kullanmak, en azından başlangıçta belirsiz olan karakterlere sonradan bir ‘ad’ vermek, Nazlı Karabıyıkoğlu’nun edebiyatını çok daha güçlü kılacaktır, diye düşünüyorum. Böylece bu hikayelerde verilen mücadelenin de yıllar sonra anılabilecek bir ‘adı’ olur.

Yazı görseli: Erinç Seymen, ‘Serva ex Machina’