Hapsedilen Dil, Hapsedilen Yazar

Fetvacı anlayış, dile yaptığı gibi Necmiye Alpay’ı da dört ay boyunca hapsetti. Ama biz bu hapsedişin arkasındaki zayıflığı, yetersizliği gördük.

Dilimiz, Dillerimiz kitabının sunuş yazısında Necmiye Alpay şöyle der: “Bazıları beni ‘dil yanlışı yazarları’ndan sanıyor, [….] ‘Dil yanlışı’ kavramını sevmez olup uzun süredir ‘sorun’ demeyi yeğleyişimi nezaketime verenler oluyor. Nezaketimden değil oysa, dil anlayışımdan.”

‘Yanlış’ ile ‘sorun’ sözcükleri arasında öncelikle şöyle bir ayrım vardır: ‘Sorun,’ düzeltilmeyi ister, talep eder, bekler. ‘Yanlış’ ise daha en baştan kapatır kapıları. İçeri almaz. Sorun üzerine düşünmek ve o sorunu çözmek hafifletir, yanlışla ise hiçbir şey yapamazsınız, öyle bakarsınız elinizdeki sert, esnemeyen maddeye. Necmiye Alpay hiçbir konuda dışlayıcı, öteleyici olmadığı gibi, olmadığı için ya da, dil konusunda da değildir kuşkusuz.

Bir gün, fakültenin birinci sınıf öğrencilerine verdiğim “Okuma ve Yazma Teknikleri” dersinde, bir sözcüğün nasıl yazıldığından emin olamayıp Alpay’ın kılavuzuna bakmıştım. Sonradan anlattığına göre o anda bir öğrencim şöyle düşünmüş: “Hoca bile sözlüğe bakıyor, ben neyime güvenip de bakmıyorum?” Sözlüğe bakan, kafası karışan, önceden paketlenip sunuma hazır hale getirilmiş bilgileri vermektense, bazen oyunculuk da yapmayı göze alarak öğrencilerle birlikte derlenip toplanan bir hocayla karşılaşmak, çoğunlukla şaşırtıyor öğrencileri. Hele ki konu dilse, ‘Güzel Türkçemiz’ ise, hepsi aslan kesiliyor, neyin nasıl yazılması gerektiğine dair sorular, yanlışlar ve doğrular havada uçuşuyor önce. Necmiye Alpay’ın sözünü ettiği ‘fetvacı anlayış’la (yanlış veya doğru diye hüküm vermek ya da hüküm verecek birilerini aramak) özenle eğitilmiş gençler, hüküm verecek birilerini arıyorlar, hüküm verenleri birbirine düşürmeyi seviyorlar, “ama bilmemkim öyle demedi, şöyle yazılırmış o sözcük” diye işleri kızıştırmayı seviyorlar. Şıkların hangisinde anlatım bozukluğu olduğunu hemen buluyor ama anlatım bozukluğu yapmadan yazmakta epey zorlanıyorlar. Üstelik dilimize giren yabancı sözcüklere feci bozuluyorlar. Hemen, hiç vakit kaybetmeden kovmak istiyorlar o ‘kirli’ sözcükleri. Dilimiz kirlenmesin diye. Güzel Türkçemiz tertemiz kalsın, biz onu kullanamasak da olur, şıkların içinden seçeriz ya da uzaktan öyle seyrederiz sadece. Hep tertemiz kalan, annelerimizin bizi sokmadığı o ölü ve soğuk misafir salonları gibi…

“Çoğunluk, dilin düşünsel süreçlerle, anlatım gereksinimleriyle ilişkisi üstüne düşünmeyip her tür değişmeyi bozulma sayıyor. Gerekçe: ‘Türkçede böyle bir şey yok.’” (s. 13) Oysa dilde neyin olup neyin olmayacağına, o dili ‘kullananlar’ın demeyeceğim, o dilden ‘yapılanların’ karar verdiğini anlayamıyorlar. Sımsıkı kapatmak istiyorlar dili, dört bir yandan, hapsetmek…

Necmiye Alpay’ın Dilimiz, Dillerimiz kitabından bazı yazıları okuduğumuzda bazı öğrencilerin kafaları karışıyor. Alpay’ın dil tutumunu ‘gevşek’ bulanlar, fazla ‘demokrat’ görenler oluyor. Yabancı sözcükler girip kirletsin mi yani Güzel Türkçemizi? Tabelalar Türkçe olmasın mı yani? Dilimizi korumayalım mı düşmanlardan? Geçmişte karşılaştıkları fetvacı öğretmenlerinin beddualarıyla dillerini eşek arıları sokup durduğu için, çoğu öğrenci konuşmaya, tartışmaya korkuyor zaten. Bazen kışkırtıyorum onları. Dil yanlışlarıyla dolu bir yazı iyi olamaz, diyorum; hatta de/da’ları doğru yazamıyorsanız yaratıcı da olamazsınız, diyerek dikkatlerini çekmeye çalışıyorum. Malum, yeni neslin dikkati çabuk dağılıyor, bazen kendimi sürekli dikkatleri üzerine çekmeye çalışan oyuncu bir çocuğa benzetiyorum. Daha de/da’ları doğru yazamazken, sayıklar gibi dağınık ve bozuk cümlelerle yaratıcılığa soyunmak da neyin nesi, diye ‘atarlanıyorum.’ Katılmıyorlar bana, hemen karşı çıkıyorlar. Alpay’ın kitabındaki ara başlıklardan birinde dediği gibi, “imla öğrenilebilir ama ruh asla,” diyorlar. Bizim yaratıcı ruhumuz öyle ufak sorunlarla oyalanmaz, demeye getiriyorlar. Hele hele, Metin Üstündağ’ın, kitapta alıntılanan “yanlışlık bu insanların dilinde değil, hayatın kendisinde” sözüne bitiyorlar! Büyük ölçüde ‘tribünlere oynayan’ bu ifadede kendilerini buluyorlar. Çoğunlukla fetvacıların ellerinde yetiştikleri ya da daha doğrusu sıkıştıkları için, böyle bir rahatlamaya ihtiyaçları olduğunu anlamak, fark etmek zor değil. Yabancı sözcükleri derhal defetmeye çok meraklı olan öğrenciler, bu ‘ufak’ dilsel meselelere takılmamak gerektiği görüşünde uzlaşıveriyorlar.

Sonra Necmiye Alpay’dan aldığım destekle soruyorum öğrencilere, standardı bilmeden ondan sapabilir miyiz, mümkün mü bu? O meşhur slogan, kahrolsun bağzı şeyler, bazı sözcüğünün doğru yazımını bilmeyen biri tarafından düşünülmüş olabilir mi? Soyut resimler çizen ressamlar, figür çizmekten aciz midirler? Ya da Picasso, normal bir insan figürü çizemediği için mi öyle yamuk yumuk çizmektedir mesela? Sayıklamanın, kontrolsüzlüğün sanatçıları gerçeküstücüler, gerçeği bilmeden, o gerçekçi temsilin acısını çekmeden onun üstüne çıkabilirler miydi? O halde acı çekeceksiniz arkadaşlar, diyorum. Standart dilin ve elbette yaşantının acısını çekmeden yaratıcı olamayabilirsiniz. Hayattaki yanlışlığı doğru anlatmak için bile isteye yanlış bir dille yazmanız gerekebilir. O zaman doğrusunu bilmeniz gerekir. Ne diyor Necmiye Alpay: “Dilin standartlaşması kapitalizmin işlevidir denir, galiba da doğrudur.” Standartlaşmaya karşı durmak sisteme karşı durmaya yarayabilir mi? Sorulur mu! Argo, çeşitli jargonlar gibi alanların böyle bir yanı olduğu, en azından bir korunma sağladığı bilinir. Ve her yazdığı benzersiz Ece Ayhan… Ama bütün bu “imlasızlıklar” düz anlamıyla imlasızlık değil ki. Tümü de bilerek yapılıp belirli yorumlara olanak sağlayan, amaçladığı anlamı ya da daha fazlasını veren “imlasızlıklar.” (s.19)

Ben dilbilimci değilim, edebiyatçıyım. Necmiye Alpay benim bu dersleri verirken en önemli yol göstericim oldu hep. Öğrencilerin yazılı ifadelerini güçlendirmeye çalışırken, daha da önemlisi, onları dille olan tek yönlü ve özcü ilişkileriyle yüzleştirmeye çalışırken, arkamda özellikle şu sözleriyle Necmiye Alpay var: “Günümüz, herkesin hem kendi dilini, hem de komşu dilleri sevip gözetme günü. Dil bilinci, dilin kurallarını bilmenin yanı sıra, belki daha da çok, bu noktalarda önem kazanıyor.” (s.30) Dil bilincinin sadece kural bilmek ve uygulamak olamayacağını, çok daha derin ve kapsamlı bir kavrayış gerektirdiğini anlatmaya çalışırken, masamda hep onun kitapları var. İlk derste hep onun kitaplarının adını yazıyorum tahtaya. Derslerde kafam karışınca, bu kafa karışıklığını hiç mi hiç gizleme gereği duymadan onun kılavuzuna bakıyorum hâlâ. Fetvacılara inat, öğrenciler dilin nefes aldığını hissetsinler diye. Dilin içinde, dille yaşadıklarını, dilin dışsal değil içsel bir kurucu varlık olduğunu, o varlığın dikkate muhtaç olduğunu görsünler diye. Bir söyleyiş kalıbından kurtulmanın, bir giysi parçasını çıkarıp atmak olmadığını, bedenlerinden bir parça koparıp atmak olduğunu duysunlar diye. Dilin sağından solundan sürekli sıkıştırılarak tek boyutlu bir robota dönüşemeyeceğini, kendilerinin de dönüşemeyeceğini, dilin tüm canlılığıyla bizi var ettiğini anlasınlar diye. Kendileri ölü oldukları için dili de öldürmek isteyen, ona öldürerek sahip olmak isteyen fetvacılara inat, dilin sahip olunacak bir “şey” değil, kavranacak bir devinim olduğunu görsünler diye.

Fetvacı anlayış, dile yaptığı gibi Necmiye Alpay’ı da dört ay boyunca hapsetti. Ama biz bu hapsedişin arkasındaki zayıflığı, yetersizliği gördük. Mahkemede, “yakalanmadığını”, “teslim olmadığını” belirtirken ya da kitaplar ve gazeteler için “ele geçirildi” ifadesinin terk edilmesi gerektiğini söylerken, zayıf olan Necmiye Alpay değildi.  Sizi katır kutur dil kavrayışlarıyla, dahası yaşantı kavrayışlarıyla ezmeye çalışanlar, o sert şeyi üzerlerine giydiklerinde hepten komikleşebilir, bu sert şeyin ağırlığı altında zayıflıklarını ve hafifliklerini daha görünür kılabilirler. Bu zayıflığı görenler ve işaret edenler de, içeriden işleyen dil kuvvetini, bedenden ayırt edilemeyecek kadar içselleşmiş esnek ve kurucu dil olayını tümüyle kavrayanlardır. Dilsel bir katılığın arkasına saklananlar değil!

Fotoğraf: Senem Sinem