Haluk, Zen ve Ben

Haluk’un da kişisel bir yerden aktardığı Zen, fotoğraf ve edebiyat yolculuğu, kendi yolculuğumu tekrar gözden geçirmemi ve yolumla tekrar yüzleşmemi sağlayacak kadar derin ve anlamlıydı.

Haluk Çobanoğlu’nun Bu Fotoğrafları Niye Çekiyoruz? adlı kitabını elimde tutmak, okumak ve sonra da her zaman görebileceğim bir yere koymak, sohbetine bayıldığım, kenarından yetiştiğim, neredeyse çocukluğumdan beri bir şekilde masasına dahil olduğum ve yollarımın her daim kesiştiği bir ustaya istediğim an ulaşmak gibi harika bir şey.

Haluk’un da kişisel bir yerden aktardığı Zen, fotoğraf ve edebiyat yolculuğu, kendi yolculuğumu tekrar gözden geçirmemi ve yolumla tekrar yüzleşmemi sağlayacak kadar derin ve anlamlıydı. Zen yol, edebiyat ve fotoğrafla beraber beni kuşatmış bir şey, peşinden koştuğum diyemeyeceğim ama daha çok kovalandığım kanaatindeyim. Her şey belki 18’e varmadan -belki 16- Jack Kerouac’ın Yolda’sıyla başladı ama bu benim için biraz kafa karıştırıcı bir başlangıçtı. Yani tamam yolda olmak müthiş bir şey olmalıydı ama kendimi -bir kadın olarak kendimi- bu hikayede nereye koyacağımı bulamamıştım, kadınlar zaten bu yolculuktan ya dışlanmıştı ya da duruma ayak uydurmak gerekiyordu yardımcı kadın oyuncu kabilinden. Yani sanki yol da büyük bir erkek ve erkeklik hikayesiydi, kadınlara düşen roller de bir parça utanç vericiydi. Tabii işin bu kısmını Memoirs of a Beatnik kitabının yazarı Diane di Parma’dan ya da Jack Kerouac’ın bir dönem sevgilisi olmuş Joyce Johnson’dan (Jack Kerouac’ın Yalnız Hayatı) dinlemek lazım. Annelerinin ayak izinden gitmek istememekte haklı olmakla beraber Beat kuşağı kadınlarının seçtikleri yol ne kadar kendilerinin ve ne kadar özgürdü bilemiyorum.

Ama her şeye rağmen yolda olmakla ilgili beat ve hippi karışımı bir aktarım 90’larda rock’n’roll şeklinde vuku bulmuştu, yıl 98’di ben de 18’dim, gitmemek olmazdı. Niçin nasıl bilmiyorum ama derken kendimi Hindistan’da buldum, bu bir seçim olmaktan çok bir tesadüftü, yani herhangi bir yer olabilirdi aslında. İşte Zen de beni orada buldu. Bir anarşist olarak elbette Hindistan’ın sonsuz mistik ritüellerindense yol ve içinde kaybolabileceğim jungle’lar ve başka başka şeylerle ilgiliydim. O sıralarda bende hayranlık uyandıran yaşı benden biraz büyükçe bir kadınla tanıştım. Ben Hindistan’ın ashramlarındaki kuru gürültüden, dayatılan felsefi-dini saçmalıklardan ve turistik mistik sapmalardan şikayet ederken bana bir Zen tapınağından bahsetmişti. Bu tapınakta 40 gün kalınıyormuş, bu 40 gün boyunca konuşmak, müzik dinlemek, yazmak, okumak her şey yasakmış, günde iki defa yemek olarak pirinç lapası ve sabah ve akşam olmak üzere toplu meditasyon saatleri, ellerinde sopayla gezip meditasyon duruşunu bir saatin sonunda bile bozsan hiç çekinmeden sopayı indiren keşişler. Yani kendin dışında uğraşabileceğin hiçbir şey yok, kafa yorabileceğin dayatılmış bir felsefe de yok, hatta bunun olmayışı felsefenin ta kendisi. Anlattığına göre bir kaç gün mü hafta mı bilemeyeceğim ama insanlar belli bir süre sonra kendi kendine konuşup, ağlayıp kafalarını duvarlara vurmaya başlıyormuş. Böyle bir tünelden geçmek en azından kendiyle derdi olanlar için aydınlatıcı olabilir diye düşünmüştüm ve o noktada Zen aklıma kazındı.

Aslında bir şekilde kendimi tekrar İstanbul’da bulduğum andan itibaren ve neredeyse yirmi sene sonra şu an bile yol aklımdan çıkmış değil, yol nihayet dünyanın zamanının yakalandığı, dönüşünün hissedildiği, yıldızların varlığına inandıran, varmak değil yolda olmak için çıkılan yol. Ne yazık ki örneğin Haydarpaşa’dan Kars’a ya da Diyarbakır’a kadar artık trenle gidemediğimiz, gitsek de cinsiyeti erkek olan arkadaşlarımızla aynı vagonu paylaşamıyor olduğumuz ve restoranında artık içki satılmayan bir yol. Neyse konuyu dağıtmayayım bu ayrı bir hikayenin konusu. Ben erken bulduğum bir gerçekliği, bir oluş halini terk edip İstanbul’da bir sıradanlığa ayak uydurmaya çalışırken yol hikayelerim bu sefer, yaşanmışlığın getirdiği bir ağırlık, groteskleşen dünya görüşüm ve yaşadığım yerle beraber başka bir şeye evrildi. Kırık bir ayna asla tekrar yansıtmaz, düşmüş çiçekler hiçbir zaman eski dallarına geri dönmez misali. Bu noktada Anges Varda’nın Vagabond’u benim için çok şey söyler. Vagabond kadın gözüyle Yolda’dır bile diyebilirim. Çünkü aslında her ne kadar okumadıysam da örneğin Diane di Parma gibi bir Beat kuşağı kadınının yaşanmış gerçekliğinin özgün olduğunu düşünemiyorum, o daha çok eril bir felsefede hapsolmuş bir kadın olabilirmiş gibi duruyor benim gözümde. Vagabond’da ise Mona yoldadır, hem kaybolmuş hem de özgür bir ruhtur aynı zamanda ve yolun sonunda bir çukurda ölü bulunur. Eğer Yolda’da özgürlüğü arayan bir erkek bakışı varsa, Vagabond’da kadın veya azınlık gözünden -Güneş’e Yolculuk’a da bir saygı duruşu yapalım- bir arayış vardır ve belki de sonu ölüm, tecavüz, en iyi ihtimalle melankoli veya intihardır, bunlar kendini ararken yolda bulabileceğin şeylerden bazılarıdır.

Benim yolda olma halimin karanlık bir yere evrilmesiyle beraber hareketi idealize edip hareket edemeyişimle sonuçlanan süreç içkiyle olan alakamı günden güne arttırmıştı. Bu anlamda Jack Kerouac’la da benzeşiyoruz sanırım. Derken barmenlik yapmaya başladım ve yolum da bir kere daha Zen’le kesişti. Gerçekten de fiziksel yetkinliğe ulaşmak özellikle de bin kişinin girip çıktığı bir barda çalışırken belli bir zihin egzersizini, teknik mükemmelliği ve zihin uyumunu gerekli kılıyordu. Eugen Herrigel’in Zen ve Okçuluk Sanatı Henri Cartier-Bresson’a ilham olduğu gibi sanırım her türlü sanatı icra etmek için de uygulanabilir, hatta bu kitap rehberliğinde aşılamayacak bir şey yoktur belki de. Oku nasıl atacağınızı düşünmeyi bırakın. Yay, ok ve hedef yoktur, hedefin ötesine nişan alınır, amaç hedefi vurmak değildir .

Konu fotoğrafa gelince artık sözü Haluk’a bırakmak istiyorum. Haluk da sözü Beat kuşağından alıp, Batılı fotoğrafçıların kaybedenler olarak mistik arayışlarını, yolun sonuna gidebilme çabalarını ve Zen’le imtihanlarını anlatıyor ki bu son derece yaratıcı bir fotoğraf tarihi anlatımı olmuş. Haluk, “fotoğraf tarihi sık sık bu meczupların durumlarına tanıklık eder” demiş ki tek kelimeyle bence de durum budur. Bresson’un okçuluk sanatından esinlenerek dile getirdiği yoğunlaşma, zihin disiplini ve geometri duygusu, Werner Bischof’un boş bir zihinle yeniden üretmeye başlaması, Robert Frank ve Beat kuşağı, Ginsberg’in aktardığı Beat kuşağının görsel tarihi, Haiku’yu fotoğrafa taşıyan Minor White, Koan etkisi yaratmaya çalışan Ralph Eugene Meatyard. Örneğin White fotoğrafı ayna olarak düşünüp kendi yansımasını ararken, Sergio Larrain, satoriye adanmış olarak “fotoğraftaki tüm kişisel ögeleri yavaş yavaş ortadan kaldırabilirsem bir gün tüm gerçekliğe ulaşmayı umuyorum” diyordu. Ben de hala bu ikisi arasında kararsızım.

Tabii Japonya’ya gelince, işler değişiyor. Öncelikle Haluk’un da vurguladığı gibi burada avangard kavramı kabul edilemez. Çünkü batı tarafından kopyalanarak üretilen bir şeydir avangard ve zaten Japonya’ya içkindir. Bu noktada gözüyle değil bedeniyle vizörsüz fotoğraf çeken Daido Moriyama Hiromichi -ismi great road/büyük yol anlamına gelir- bunun en önemli temsilcilerinden. Moriyama koştururken, hareket eden bir araçtan vs çekilen, kendi deyişiyle dikkatsizce çekilen, bozulmuş çıplak fotoğraflarıyla şüpheci bir stil yaratır ve Hunter kitabını da Kerouac’a adar. Huzursuz armoni olarak da adlandırılan Japon fotoğrafçılığından bahsederken Japon estetiğinin bazı kavramları da açmak gerekiyor. Wabi; doğayla uyum içinde, süsten arınmış güzellik ve dinginlik ilkesidir ve kusurluluğun güzelliğini ağırbaşlı bir şekilde kutlar. Bozulmanın kaynağı olan zamanın izlerini yücelten sabi kavramı, sadelik serinkanlılık ve yalnızlık ilkesinden yola çıkar. Haiku ve No tiyatrosu da bu kavramlardan esinlenecektir. Örneğin Raku tarzı çay fincanlarında eğrilik ve asimetrik öğeler bu ilkelerden yola çıkarak “kasıtlı olarak bozma” stiliyle oluşturulmuştur. Ayrıca boş uzam hiçbir zaman saf bir hiçlik ya da basit bir boşluk değil, her biçimin kaynağıdır, ne kaygıdır ne de dehşet.

Haluk da karanlık notalarla bitiriyor kitabı. Pahalı fotoğraf serileri, kapitalizme eleştirel bakışın sistemde bir değer temsili haline gelişi, eleştirel olmadığını yalnızca sanatçı gözüyle tespit yaptığını söyleyerek ideolojik olarak yaftalanmaktan çekinen sanatçılar, sergilenip satılmak kaygısıyla sistemle uzlaşı. Türkiye için de çok yerinde ve derinlemesine tespitler yapmış Haluk; devlet ve sermayeyle yapısal ilişki içindeyken haliyle kültür ve sanatta yapıcı olamamak, kimlik problemleri, pictorialism ve oryantalizm, tarih algısı bozuk bir toplumda toplumsal felsefenin yokluğu. Sözü bir haiku’yla bitireyim en iyisi:

Şu “bizim yolumuz”
bizden başka izleyen kalmadı
sonbaharın sonuna geldik
Matsua Basho

Basho’ya cevaben Yosa Bason da şöyle der:
kapıdan dışarı adım attığımda
ben bir yolcuyum
sonbahar rüzgarı