Hakikat ile Kurduğumuz İlişkide ‘Hayır’ın Önemi

Popülist söylemlerin ve bir mit üzerine kurulu, her yönüyle ataerkil ve yıkıcı milliyetçiliğin bütünüyle retorik aracılığıyla işleyen masalına inanıyormuş gibi yapıp ‘evet’ mi diyeceğiz, yoksa hakikat ile ilişki içinde kalma arzumuza bağlı kalarak ‘hayır’da ısrarcı mı olacağız?

Açık sözlü, cesaret gerektiren, risk alan, insanı kendi yaşam pratiğindeki aksaklık ve çelişkiler ile yüzleştiren, düşünce ile yaşam biçimi arasındaki ikilemleri görmezden gelmektense bunlar üzerine düşünmeye sevk eden bir ‘hayır,’ her şeyden evvel hakikat ile kurduğumuz ilişki ile alakalıdır. Böyle bir ‘hayır,’ hakikat ile ilişki içinde olma isteğimize işaret etmesiyle büyük önem taşır. Popülist söylemlerin ve bir mit üzerine kurulu, her yönüyle ataerkil ve yıkıcı milliyetçiliğin bütünüyle retorik aracılığıyla işleyen masalına inanıyormuş gibi yapıp ‘evet’ mi diyeceğiz, yoksa hakikat ile ilişki içinde kalma arzumuza bağlı kalarak ‘hayır’da ısrarcı mı olacağız?

Bu sorunun yanıtı bir kısmımız için çoktandır belli. Hayır’dayız, Hayır’da kalmalıyız. Ne de olsa bu ‘hayır,’ tarihin bu gününde siyasi alanda bir dönüşüme neden olmayacak olsa bile, kendi benliğimizle kurduğumuz ilişkiye inanmaya devam edebilmemiz ve geleceğe dair umut taşıyabilmemiz için gerekli. Önümüzdeki belirsizlik ise ‘hayır’ın hakikatini duymak istemeyen ya da ‘hayır’ın zorlu yoluna girmekten ürkenlerle ‘hakikatli’ bir iletişime geçme/geçememe sorununu nasıl çözeceğimiz ile ilgili. Öyle ki ‘hayır’ diyenlere kamusal alanda ifade hakkı tanımayan bir siyasi rejim söz konusu. Ve bunun için de, siyasal iktidara muhalif düşüncelerin özgürce ifade edilebilmesi için de ‘hayır’ diyoruz.

Ne vakit bir insanın kendi özyıkımına giden yolda emin adımlarla ilerlediğine şahitlik etsek aklımızda şu sorular belirmez mi: Hiç mi hakiki dostu yok? Ona kör noktasını gösterecek, insanın kendisini sürekli sorgulamasını, bu sorgulamanın sonucunda yeniden ve yeniden dönüşmesinin erdemini anımsatacak bir kişi bile mi yok? Kimse ona hakikati söylemeyecek mi? Kişisel ilişkilerde bile son derece zorlu bir mücadeleye; dostluklara, arkadaşlıklara mal olabilecek bir riske işaret eden ‘hakikati söyleme sanatı,’ bizimki gibi popülist söylemlerin ve giderek yükselen miiliyetçiliğin baskın olduğu coğrafyalarda daha da fazla cesaret, irade ve umut gerektiriyor.

Tam da bu zor koşullarda anlam kazanan parrhesia, yani konuşmacının kendi fikrini açık ve net bir biçimde ifade ettiği, bunu yaparken de herhangi bir retorik biçime yaslanmama hassasiyetini gösterdiği ‘açık sözlülük’ ya da ‘ifade özgürlüğü’ üzerine düşünmek gerekiyor. California Üniversitesi, Berkeley’de 1983’te verdiği altı derste parrhesia kavramını ele alan Foucault, insanın kendisini kendi philantia’sından, yani kendi kendisine duyduğu sevgi ve pohpohlamadan kurtarması için mutlaka bir parrhesiastes’e, yani parrhesia’yı dillendirecek, hakikati dile getirecek bir ‘doğrucu Davut’a gereksinim vardır, diyor.

Bu, zorlu bir iş. Söz konusu mücadelenin zorluğu, sadece cesaret gerektiren, risk barındıran bir gerçeği dile getirmekle sınırlı değil. Aynı zamanda açık sözlü konuşmayı gerçekleştirecek kişiyi dinlemeye istekli bir dinleyicinin olması gerekiyor. Yani, bu açıksözlülüğün, tüm çıplaklığına, insanı kendiyle yüzleştiren tarafına rağmen bunun kendisi için gerekli, ‘hayır’lı olduğunu bilen bir dinleyicinin varlığına ihtiyaç duyuyor parrhesia. Gerçekleşmesi için yüzleşmeyi yaşayacak, hakikati duyacak olanın en azından böyle bir açıklığa sahip olması lazım. Oysa biz meşru kılmaların, kendi kendini hoş görmelerin coğrafyasındayız. İstemediğimiz bir cümleyi duyduğumuzda daha yüksek sesle konuşarak karşı tarafı bezdirmelerin, milliyetçi söylemler, ölüp-yitip gidenler aracılığıyla vicdanlar ile oynamaların coğrafyası.

Biraz inatla, belki biraz da başımıza gelen onca felaketten sonra artık kaybedecek pek de bir şeyimizin kalmadığının derin farkındalığıyla söylemeye ve yazmaya devam ediyoruz. Kendimizi dinletecek alanların sınırlılığına rağmen ‘hayır’ı anlatmaktan vazgeçmemek gerekiyor.  Bir parrhesiastes gayretiyle, ‘hayır’ diyoruz, çünkü hakikat ile ilişki içinde kalmamızın da tek yolu bu.