Hafıza ödevi olarak edebiyat: “Unutkan Ayna”

Soykırım felaketinden bahsedildiğinde adaletsizlik, herhangi bir adaletsizlik sorunu değildir. Ağır ve süreğen bir ödevdir hafıza ödevi. “Unutkan Ayna” bizi o tarih eşiğine götürmekte, orada aynanın derinlikleriyle karşı karşıya bırakmaktadır.

“Unutuş hiç kuşkusuz kendi yapıtını ortaya koyar ve hala yapıt ortaya konulmasına olanak verir. Ama bu unutuşa, içinde her türlü olanağın kaybolduğu bir olayın unutuluşuna, boşu boşuna, çok eski zamanların rahat bırakmadığı zayıf ve anısız bir bellek yanıt verir.”

Maruice Blanchot (1)

Gürsel Korat’ın Unutkan Ayna’sı (2), resmi adı Tehcir olan 1915 Ermeni soykırımını gündeme getirmesiyle özel bir dikkati hak eden bir roman. Çok şey söylenebilir, ilk elden kısaca şu: Roman, tarihi tarihçilere bırakmayarak, toplumsal hafızamızın karanlık bir bölgesini şöyle bir havalandırıyor, toplumsal gövdenin kuruluşuna içkin bir suç ve travmatik gerçekliği açıklığa getiriyor.

Bu karanlık bölgenin, hafızasızlık olarak görünse de asıl olarak inkarcılıktan oluştuğu biliniyor. Bir şeyi hatırlayamamaktan, hatta yanlış hatırlıyor olmaktan büsbütün farklı bir sorun. Unutuş kavramının tartışma alanından da öte, üretilmiş ve yeniden üretilen bir unutma biçimi. İnkarcılık, unutmanın ama asıl olarak hatırlamanın çarpıtılmasıyla ilgili derin bir tarih ve siyaset çalışmasıdır. “Ulusal egemenlik” bugünlerde yerini “milli irade”ye kaptırmış görünüyor, oysa “soykırım iradesi” kuruluşundan bugüne hükmünü sürdürmektedir. Egemenlik aynı adaletsizlik üzerinde yeniden tahkim edilmekte, böylece soykırımın devamlılığı anlamına gelen inkar da zorunlu olarak sürüp gitmektedir.

Unutkan Ayna, bu noktada, bir “hafıza ödevi” sorununu belirginleştiriyor; bugün karşı karşıya geldiğimiz hemen her tür toplumsal-siyasal meselede kendini duyuran bir yüzleşme ve adaleti teslim etme zorunluluğunu. İnkara dayalı sessizlik bölgesini aralarken, kendine özgü bir yoldan “felaket anlatısı” sorunsalını da gündeme getiriyor roman. Bu ikincisini isteyerek değil kendisine rağmen yapıyor diyebiliriz. Dolayısıyla hem sorunu çözümsüz bırakıyor, hem de bir başka açıdan anlatılan hikayeyi önemli kılacak şekilde kendine özgü bir çözüm buluyor. Felaketin tarihle, tarihin edebiyatla, edebiyatın gerçekle ilişkisine dair meseleler açılıyor önümüzde.

Açık ki, “içinde her türlü olanağın kaybolduğu bir olay”ın üstüne kat kat örtülen unutuluş perdesini aralamak, olayın kendisinde dile getirilemez olanı dile getirmeye yönelmek, basitçe hikayeler arasında bir hikaye daha anlatma meselesi değildir kesinlikle. “Zaman aynada unutulur bazen,” romanın alt bölümlerindeki epigraflarından biri. Anlatının anahtarları diyebileceğimiz “ayna” ve “zaman” kavramları arasındaki ilişki, tersine dönüşlü geçmiş ve bugün arasındaki ilişkinin metaforu olarak, unutmanın imkansız hatırlamanın zorunlu olduğu bir tarihi olanca gerçekliğiyle getiriyor önümüze.

inkar ve sessizlik

Ermeni soykırımını onu kuşatan inkar ve sessizlikle birlikte kavramak gerektir. Unutuş, burada, basit bir geçmişe dair bilgi yetersizliği sorunu değildir. İnkar, soykırımın fiilen sürmekte olduğunu gösterir. Hukukileşmiş ve toplumsal bir gerçekliğe dönüşmüş olarak. 23 Nisan’ı -çocukları da alet ederek- bayram ilan eden ulusal egemenlik, 24 Nisan’ın dehşetini unutturarak kollektif iradeyi tahkim eder. İnkar ve sessizlikle birlikte işleyen bir siyasal mekanizmadır bu; suçun inkarı “kollektif benliğin” daimi yüceltilmesine dönüşür. İnkarın şiddeti öyledir ki, sessizliğin tahakkümü hayata damgasını vurur.

Bu inkar ve sessizliğin karanlık tarihini artık daha iyi biliyoruz. Sadece ulus-devlet inşasının değil, o devletin kendi uyruklarını oluşturduğu toplumsal bir kimlik inşasının da temeli yatıyor burada: Politik olduğu kadar etik, psikanalitik olduğu kadar estetik sonuçları olan bir “kollektif benlik” inşasından söz ediyoruz. Bugün yaşadığımız bütün siyasal ve toplumsal meselelerin içinde yattığını söyleyebileceğimiz karanlık bir geçmiş, bugünden geleceğe doğru uzanıyor. Genel olarak sanat ve özel olarak edebiyat da bu inkar ve sessizlik alanına dahildir. Düşünülmesi ve hatırlanması sistematik bir şekilde engellenmiş, inkar edildikçe zorunluluğu şiddetlenmiş bir yüzleşme ve yas talebi de böylece geçmişten geleceğe doğru uzanıyor.

Sahici olsun olmasın herhangi türde bir yüzleşme talebini daha baştan ve kökten reddeden tutum, varlığının temeli tam da suça dayalı olduğundan dolayı bunu yapmaktadır. Suçun ve suçluluğun inkarı, söylemsel ve fiziki bir sistematik şiddete dayanan unutuş örgütlenmesi gerektirmektedir. Toplumsal ve siyasal gövdeye korkunun hakim olduğu ve korkuyla hakim olunabilen bir örgütlenmeden bahsediyoruz. Kurbanlarını fiziken yok ettikten sonra toprakları üzerine kendi evini kuran irade, Ermeni mezarları üzerine kurulan hayat, beraberinde zamanı da çok boyutlu, karanlık, katman katman süregiden bir cürüm haline dönüştürüyordur.

Unutkan Ayna’nın oluşum süreci, yazılışına kaynaklık eden olay da bizzat inkar ve sessizliğin –bir tabu olarak- hayatlarımızı nasıl kuşatmış olduğunu gösteriyor. Gürsel Korat, bir senaryo taslağını derinleştirmek için Kapadokya’yı dolaşırken, tesadüfen karşılaştığı bir gerçek kırıntısını takip ederek hakikate nasıl ulaştığını, bu karanlık geçmişten nasıl uyandığını anlatıyor bir söyleşisinde (3). Muhtemelen “unutkan ayna” metaforu da zihninde  tam o anda oluşmuştur. Karanlık geçmişi unutkan bir aynanın içinden geçirerek bugüne getiriyor roman, geçmişle yüzleşmenin zorunlu olduğu bir aynaya dönüşüyor anlatılanlar. Korat aynı söyleşide, “Ermeni kıyımının yarattığı o derin arkaplan önündeki insan hikayesine” bakarak “iç içe geçmiş insanların tarihini” anlattığını vurguluyor. Hikaye bize o iç içeliğin nasıl parçalandığını, katillerin ve kurbanların nasıl oluştuğunu gösteriyor. İnkar ve sessizliğin kaynağındaki tabuyu da görüyoruz anlatılan hikayede. Bu noktada Unutkan Ayna’nın hatırlattıklarıyla unutkanlığı araladığını -hakikatin gerçekle bağını  kurmaya imkan sağladığını- vurgulamak gerek.

İnkar ve sessizlik meselesine geçmeden, o ağır perdeyi aralayan, bunu yaparken de tabuyu görünürleştiren ve temsil sorununa dair bir dizi tartışmayı da açık ya da örtük olarak beraberinde getiren, yakın tarihli iki eseri ve onlar üzerinden konuşan iki önemli yazıyı hatırlatmak isterim. İlki sinemadan, Fatih Akın’ın Kesik (2014) adlı filmi. Film, Tehcir’i bir “insanlık dramı” olarak görmesiyle bile ve görmesine rağmen önemli bir rol oynadı ve hem milli ve hem ulusalcı hezeyanı tetikledi. Felaketin adını dahi anmak istemeyen inkarcılık, çeşitli biçimlere bürünerek sahneyi doldurdu. Hezeyanın nedenlerini ve kurucu suçun reddiyesinin, farklı zihniyetleri nasıl ele geçirmiş olduğunu anlamak bir zorunluluk. Filmin soykırımı –daha doğrusu tehcir’i- ele alışının önemini vurgulayan, hem de etik ve estetik dolayısıyla politik sorunlarını tartışan kapsamlı bir değerlendirme, Umut Tümay Arslan’ın Kesik’in Açtığı yerden: Kat kat Notlar (4) başlıklı yazısında yer alıyor:

Kesik’in etik kararıyla yola çıktık ama karşımıza estetik tercih çıktı: Kesik, temsil ettiği şeyin namevcudiyetini, orada olamayışını da, temsilin hep geç kalmışlığını da hesaba katmayan, bu yüzden “bir zamanlar, bir kereliğine” diyen sinema geleneğine yaslanıyor; anlattığı meselede temsilin imkânları/imkânsızlıkları, temsilin etik-politik niteliği üzerine çokça düşünmüş, seyircisini güvenli bir ahlaki pozisyonda sadece seyirci olarak tutmaktansa onu suçluluk, sorumluluk, ithamla karşı karşıya bırakan, seyircisine musallat olmanın yollarını arayan tasallut sineması geleneğine değil.

İnkar ve sessizlik bölgesinin oluştuğu katmanları mesele eden, yanı sıra felaketin anlatıyla ilişkisinde beliren temsil sorunlarını da kapsaması bakımından dikkatle okunması gereken bir yazı bu.

İkincisi edebiyat alanında, Akif Kurtuluş’un Ukde adlı romanı. Hemen söylemeli, romanın edebi gücü soykırımı bir ahlaki yüzleşme sorunu olarak ortaya koymasında, utanç ve sorumluluk gibi kavramlar içerisinde düşünmeye açmasında ortaya çıkıyor. Akın’ın filmi gibi popüler alanda bir etki yaratmış değil Kurtuluş’un romanı, dolayısıyla aldığı tepkilerin anlamlarını düşünmektense romanın bizzat kendisini anlamaya çalışmak önem taşıyor. İçerimi bakımından Ukde, felsefi ve politik düzlemlerde üzerine düşünmeyi gerektiren katmanlara sahip. Gereğince gündeme gelebildiğini, üzerine düşünüldüğünü söylemek imkansız. Zeynep Direk’in Ermeni Soykırımı Üzerine: Sorumluluk, Af, Tanıklık ve Ukde (5) başlıklı yazısı benim görebildiğim en önemli farklı örnek:

“Konuyu felsefe, psikanaliz, edebiyat kesişiminde incelemenin, içinden geçmekte olduğumuz deneyimin farklı veçhelerini düşünmemize yardımcı olacağını sanıyorum.”

Yazıda romanın felsefi-etik-politik mahiyetinin değerlendirildiğini söyleyebiliriz. Bahsedilen “içinden geçmekte olduğumuz deneyim,” açık ki inkar ve sessizlik bölgesinin tahkimiyle işleyen yüzyıllık bir unutkanlık deneyimidir her şeyden önce.

Unutkan Ayna’nın okunuşunda, açtığı etik alanın anlaşılmasında, hem  Kesik’i ve Ukde’yi hem de onlar üzerinde felsefi-politik tartışmaları gündeme getiren yazıları akılda tutmakta fayda var.

aynada yansıyan

zaman, ayna gibi her şeyi tersine çevirirken (sf.178)

Farklı katmanların iç içe geçtiği bir roman Unutkan Ayna, su gibi akıyor fakat anlatının kendisi içtiğimiz suyu boğazımıza tıkamak üzere kurgulanmış. Zaman, romanı boydan boya kateden bir mesele; unutkan ayna fotoğrafik imgenin metaforuysa da anlamını zaman kavramı içerisinde buluyor. Tarih, bellek, unutuş, hatırlama, hakikat sorunu da bir zamansallık meselesi içinde açılıyor. Felaket, zamanın sekteye uğraması, zamansallığının dille birlikte infilak etmesidir. Bundan dolayıdır ki anlatı doğrusal değil, ancak unutkan bir ayna olarak yeniden bir olay örgüsüne ve hikayeye dönüştürülebilir.

Kıyımın gerçekleştiği değil beklendiği günlerin anlatılması, bir bekleyiş süreci olarak kıyımın görünürleşmesi, gelmekte olan felaketin anlamını sarsıcı bir şekilde duyuruyor. Unutkan Ayna‘nın tanıklığı, özgünlüğünü tam da bu bekleyiş sürecine odaklanmış olmasından alır. Anlatılan on günlük bir zaman diliminde (1915’in 12 Haziran’ı ile 22 Haziran’ı arasındaki on gün) yüz yılın tasarlanmış, iradileşmiş unutkanlığı gayri-resmi tarih yazımıyla hatırlayışa dönüştürülür. Tarih yazımı lafın gelişi, önemli olan burada edebiyatın üstlendiği gayri resmiliktir. Unutkan Ayna‘yı, bu noktada, edebiyatı bir ayna olarak gören klişeden farklı anlamak gerektir. Çünkü aynada yansıyan unutuşun suretidir ya da bir hakikatsizlik sureti olarak unutuş.

Dağınık görünen anlatıda, on günlük zaman içinde an be an her bir karakterde ve karakterlerin olay örgüsündeki rollerinde tehcir sürecinin nasıl şekillendiğini, kurbanlarını ve faillerini, soykırım iradesinin siyasal mantığını ve adım adım nasıl toplumsal bir gerçekliğe dönüştüğünü görüyoruz. Aynı yerde Gürsel Korat, tarihi anlatıya yedirmektense, olayı geri plana çekip karakterleri öne alan bir anlatı yolu tercih ettiğini söylüyor; gerçek anlamda sanattan ve edebiyattan söz edebilmenin koşulu da budur. Aksi halde tarih anlatıyı domine edecek ve sorunun kavranışı çatışan tarih söylemleri arasındaki ideolojik karşıtlıklardan ibaret kalacaktır. Edebiyatın tanıklığı meseleyi bu akstan çıkarır, gerçek anlamda bir hakikat ve adalet sorunu olarak kavramanın önünü açar. Roman, felaketi kurbanların yerinden değil, faillerinin de içinde yer alacağı bir bekleyiş evresi olarak hikayeleştiriyor. Kurbanlarındansa failin suretinin yansıdığı unutkan bir aynanın hatırlattıklarına dönüşüyor hikaye.

Bir bellek metaforu olarak unutkan ayna, hafıza, tarih ve unutuş arasındaki zorlu ilişkiye dair bir düşünceden yola çıkmış gibidir. Aynanın unuttuğu, fotoğrafik imgede olduğu gibi bir karşılaşma anında yeniden hatırlanabilecektir. Romanda fotoğrafik imgenin hem unutuşun hem hatırlamanın yeri olması önemlidir. Roman boyunca farklı ifadelerle karşımıza çıkan zaman ve zamansallık sorunu da bu unutuş ve hafıza meselesiyle dolayımlıdır. Bir felaketin gelmekte olduğu ve sonrasında hiçbir şeyin sağlam kalmayacağı sezgisiyle hareket eden fotoğrafçı Dikran, her şeyin ve herkesin fotoğrafını çekmeye çalışır. Unutkan bir aynadır fotoğraf; “de ki aynaya bakmışız, orada resmimiz kalmış, unutmuş ayna bizi” diyecektir Dikran fotoğrafik imgeyi açıklarken. Zaman daima geriye doğru yürüyorsa, ayna daima zamanın tersine bakacaktır. Aynanın unuttuğu, bakışın hatırlayacağı sır olacaktır. Elbette, olmuş olduğu haliyle kayıp zamanın bütünsel bir kaydı değildir söz konusu olan. Aynada zamanın unutuş perdesi aralanabilir, unutkanlıkta karanlığa karışan gerçeklik yeniden çağrılabilir. Gürsel Korat, burada, romanın kendisini de bir fotoğrafik imge gibi tasarlamıştır, üzerinden yüz yıldan fazla bir zaman geçmiş dahi olsa aynadan resmi almış ve kayda geçirmiştir. Böylece anlatının kendisi unutkan bir aynaya dönüştürülmüştür. Geçmiş zamanın öylece geçip gitmiş olduğu farazisini sekteye uğratan bir müdahaledir bu.

Unutulan zaman ile hatırlanan zaman asla bir ve aynı zaman olmayacaktır elbette; Unutkan Ayna romanı, bu nedenle kurguyla gerçek aradasındaki farka yerleşmiştir diyebiliriz. Dikran’ın geleceğe bıraktığı fotoğraflara bakan bir anlatıcı, uzak bir gelecekte fotoğrafları çekenin de içinde yer aldığı bir geçmişin kayıp hikayesini anlatıyordur. Unutkan Ayna burada, tıpkı Ukde romanında olduğu gibi, olayın yokluğunda hakikatini bahse açmaya yönelerek edebiyatın tanıklığını gerçekleştirir. Unutkan Ayna’da tehcirin olay örgüsü olarak görünürleştirilmesi hafıza ödevine kapıları açar; anlatının felsefi ve politik mesajını büsbütün ortadan kaldırmış olsa da, hikayenin arkaplanında yer alan soykırım gerçeği sorumluluk talebiyle birlikte işliyordur.

Ancak bir felaketten söz ettiğimizde anlatıyı kuşatan sorunlar soykırım olgusundan ibaret değildir. Felaket söz konusu olduğunda sorun yalnızca “resmi tarih” söyleminden de kaynaklanmaz. Edebiyat yalnızca resmi tarihle değil Tarih’in kendisiyle ayrışır ve hatta karşı karşıya gelir. Tarih yazımı olgular ve tanıklıklarla resmi tarih tezinin ideolojik yanılsamalarını alt etmeye çalışabilir, edebiyatın çalışma alanı değildir burası; edebiyat “tanıklığın imkansızlığı”nı üstlenerek felaketi gündeme getirir, hatta getirmek zorundadır. Bu ayrımları ve tartışmayı olanca yoğunluğuyla Marc Nichanian’ın Edebiyat ve Felaket (6) adlı çalışmasında buluyoruz. “Felaket olayı”nı “soykırım olgusu”ndan ayıran şey, tanıklığın imkansızlığıdır: Dilsel bütünlüğün, dile getirebilirliğin, anlamın nihai kaybı. Felaket anlatılarının tam kalbinde yer alan ontolojik sorunların başladığı yerdeyiz; Levinas’ın, Blanchot’nun, Agamben’in felsefi ve siyasal olarak sorguladığı bir sorun alanında. (7)

Nichanian meseleyi şöyle formüle eder:

“Felaket olayının temel sonucu tanığın saf dışı bırakılmasıdır. Hiçbir tanıklık bu olaya; kurbanın ve hatta kalanın dilinde (dünyasında) tanığın ortadan kaldırılması olayına tanıklık edemez. Kaldı ki, hiçbir tanıklık, soykırım iradesinin özünde bulunan inkarcılığa karşı koyamaz” (sf.39)

Resmi ya da değil “olguları konuşturan” tarih söylemleri ve Tarih’in kendisi bizzat söylemsel yapıları gereği inkarcıdır. Olayın dehşeti, dehşetin dile getirilemezliği ve asıl hakikatinin de bu dile getirilemezlikle ilgili olduğu inkar edilir bu söylemlerde. Tarihselleştirme işlemi, gerçeği belirli bir yoruma sokma işlemidir; oysa, felaket söz konusu olduğunda dille birlikte imkansızlaşan şey anlamın ve anlamlandırmanın kendisidir. Nichanian, farkı belirginleştirmek için Felaket’i büyük harfle, isim olarak yazar. Böylece, olgulara ve tanıklıklara dayalı resmi ve gayri resmi tarih yazımının sınırlarına işaret etmiş olmayı istemektedir. Edebiyatın tanıklığı dediğimiz şey de, tam bu sınırdan itibaren başlıyordur. “Felaket’in muhtemel tek tarihçisi romancıdır” (sf. 191) der Nichanian. Felaketin özüne dair bir şeyleri kavramanın biricik yolu edebiyattır. Fakat tarih romanları ya da tarihin romanlaştırılması değildir burada bahsedilen; tanığı olmayan imkansız bir olay’a tanıklık etme sorunudur.  Bir dil ve kurgu sorunu başka bir deyişle, anlatılamaz olan nasıl anlatılabilir?

Unutkan Ayna, “felaket anlatıları” meselesi çerçevesinde ikircikli bir görünüm sunuyor gibidir. Soruları, felaket anlatısı dediğimiz başlıkta beliren sorunu doğruca karşılayan bir çözümdense, biraz yana kayan bir noktadan kendine has bir çözüm yolu bulmuş, diyebiliriz sanıyorum. Anlatının soykırımı geri planda tutarak, karakterler aracılığıyla kıyımın gelişini ve onu bekleme sürecini sahneye çıkarması, bir çözüm olarak görünüyor. Böylece, hem soykırım iradesinin failini gösterebilmekte, hem de bu iradenin kurbanları açısından neden bir felakete dönüştüğünü düşünebileceğimiz bir sezginin yolunu açabilmektedir. Felaket söz konusu olduğunda karşımıza çıkan “temsil krizi” üstlenilmemekte,  fakat her şeyi bilen anlatıcı “Tanrı yazar” ile meselenin kendisi görmezden gelinerek de olsa edebiyatın tanıklığına bir imkan oluşturulabilmektedir.

Gürsel Korat bir tarih romanı yazmadığının, yazmak istemediğinin  bilincindedir, romanını yazarken “felaket ve edebiyat” başlığında toplanan sorunları dert etmiş gibi görünmez. Bunda fotoğrafik imge olarak keşfettiği unutkan ayna metaforunun bizzat romanın kendisini de temsil etmesinin rolü olsa gerektir. Soykırımın kendisinin değil bekleyişinin hikayeleştirilmesi, gelmekte olan felaketin anlamını anlaşılır kılmaktadır bir anlamda. Romanın, her şey olup bittikten ve üzerine karanlık bir unutuş tarihi örtüldükten yüzyıl sonra bir unutkan ayna olarak yazılışı, hem soykırım gerçeğini görmemizi hem de felaketin özünü duyumsamamızı sağlayacak bir kapı açmaktadır diyebiliriz. Gürsel Korat, ötesinde bir sorun görmemiş gibidir. Belki de bu zaten ötesini dert edenlerin tartışmaya sokabileceği ya da sokması gereken bir şeydir. Asıl mesele, “failin soykırım iradesinin kurban için niçin bir felakete dönüştüğünü” (Nichanian, sf.20) anlaşılır kılmak ise, Unutkan Ayna, kendine özgü yollardan meseleyi açıklığa getirmektedir. Felaketin kavranabileceği değil duyumsanabileceği bir açıklıktır bu.

adaleti teslim etmek

aynalar zamanın tersine bakar (sf.42)

Paul Ricouer, “Hafıza ödevi kendinden başkasına anı yoluyla adaleti teslim etme ödevidir,” (8) der. Unutkan Ayna’nın zamanla meselesi bir metafizik içerime sahipse de asıl olarak bir adalet sorunu çerçevesinde anlatıyı boydan boya kat eder. Anlatı, zamana tersine bakan bir ayna olarak yapılanmıştır; okurunu hiçbir buyruğa, politik jargona ya da yükümlülüğe tabi kılmaksızın hafıza ödevine çağırır. Dolaysızca söylenmeyen fakat failin kimliğini belirginleştiren bir adaleti teslim etme ödevidir bu. Çağrısının gücünü herhangi bir otoriteden değil yalnızca edebiyatın olanaklarından almaktadır.

Unutkan Ayna, soykırım iradesini ve uygulamaya koyduğu şiddetin iç mantığını sergileyen, olay örgüsünde bununla karşılaşmamızı sağlayan bir anlatıdır. Raymond Kevorkian da Ermeni Soykırımı’nda (9) olgusal bir tarih çalışması olarak tam bunu yapar. Soykırım şiddetinin iç mantığını anlaşılır kılmak üzere bu mantıkta iç içe geçmiş iki veriyi formüle ederek kıyımın olgusal gerçekliğini –ulaşılabilecek her tür kaynaktan toplayarak- ayrıntılarıyla kaydeder. Buna göre, “Ermeni halkının fiziksel imhası”yla “Türk ulus devletinin fiziksel kuruluşu” bir ve aynı süreç olarak işler.

“Nevşehir’de 2000 kadar Ermeni vardı” diye yazmaktadır Kevorkian, “Nevşehir Ermenileri 1915 Ağustos ortasında, 17 Nisan 1914 ve 17 Kasım 1915 tarihlerinde görevde olan kaymakam Said Bey tarafından Suriye’ye tehcir edildiler,” (sf.812) diye devam etmektedir. Unutkan Ayna, tam da bu “olgusal gerçekliğin” romanıdır. Fakat, bir roman olarak, tam da söz konusu olgusal gerçekliğin sınırlarında kalmaması gerekmektedir. Çünkü soykırım, basitçe olgusal olarak tanımlanıp gösterilebilecek bir gerçeklik olarak ele alınamaz. Bir yorum çerçevesi içinde dolaysızca gösterilemez; Blanchot’nun söylediği gibi, “içinde her tür olanağın kaybolduğu bir olay” olması nedeniyle. Soykırımın olgusal gerçekliğini aşabilmenin ve bir felaket olarak özünü anlamaya yaklaşabilmenin yolu bu nedenle edebiyattan geçiyordur.

Edebiyat ve Felaket’teki tartışma açısından bakacak olursak, Unutkan Ayna’nın “soykırım” ile “felaket” arasında bir yerde durduğunu söyleyebiliriz sanıyorum. İlgili tartışmanın başka bir yönü bakımından ise romanın “edebiyatla tarih arasında” durduğunu söyleyebiliriz. Unutkan Ayna, bu arada kalmışlık görünümlerine rağmen, kıyımın kendisini değil bekleyiş sürecini anlatmayı tercih etmesiyle farklı bir şekilde hem sorunun özünden uzaklaşmış hem de felaket ile edebiyat arasındaki özsel ilişkiyi kendine özgü bir yoldan kurabilmiştir.

Toparlayayım: Unutkan Ayna kendine has kurgu yapısıyla, felakete kıyısından yaklaşarak, zımnen failin cephesinden bir bakışla, soykırımın olgusal gerçekliğini kurgusal bir anlatıya dönüştürmüştür. Anlatı, belirli bir tarih sahnesi önünde karakterler aracılığıyla gelmekte olan bir felaketi duyurur. Artık geçmişte kalmış, çoktan olup bitmiş, ama anlamını hala bulamamış, gerçekliği teslim edilememiş, adı konulamamış ve hesaplaşılamamış, bir olaydır duyurulan. Roman, böylece bir hafıza ödevi olarak anlamını bulmaktadır. Adaleti teslim etme ödevi; ancak, soykırım felaketinden bahsedildiğinde adaletsizlik de herhangi bir adaletsizlik sorunu değildir. Ağır ve süreğen bir ödevdir hafıza ödevi. Unutkan Ayna bizi o tarih eşiğine götürmekte, orada aynanın derinlikleriyle karşı karşıya bırakmaktadır.

Çerçi Boğos’un, boyunduruğunda fener asılı alnı sakar atı, unutkan bir aynanın karanlığını durmaksızın katederek ve “kederli ışığını sağa sola saçarak” dolanıp duruyor hala.

Notlar

1- Sonradan Sonsuz Yineleme, Maurice Blanchot, sf. 90, çev: Serdar Rifat Kırkoğlu, Kabalcı Yayınevi, 1999.

2- Unutkan Ayna, Gürsel Korat, Yapı Kredi Yayınları, 2016.

3- Gürsel Korat ile kitap üzerine Nermin Yıldırım’ın yaptığı söyleşi: “Tarih unutur, aynalar asla”, http://t24.com.tr/k24/yazi/tarih-unutur-aynalar-asla,718. Korat’ın şu söyledikleri önemli: “Ezel Akay’a bir senaryo yazıyordum. Bir öykü taslağı çıkardım ama bu onu tatmin etmedi. Kapadokya’ya bir yolculuk yaptık. Çok iyi bildiğim bu yerleri öyküyü düşünerek dolaşırken Ürgüp’ün güneyinde Cemil Köy’de gördüğümüz bir kilise öreni bütün iç dünyamı alt üst etti. Her şey olduğu gibi duruyordu. Bu bir Rum köyüydü ama köyde kümbet de vardı. İç içe geçmiş insanların tarihi. Kümbet mimarisi de bilir misiniz, Ermeni sanatından gelmedir. Ermenileri düşündüm ve zihnimde bir ışık parladı. Bu bölgede çok az Ermeni vardı ve tehcir burada -Yozgat-Kayseri eksenindeki kadar- arkasında büyük viraneler ve boşluklar bırakan insan sayısına ulaşmamıştı. Ben katlin anlatılmasından çok beklenmesini daha korkunç bulduğum için Ermeni kıyımının yarattığı o derin arka plan önündeki insan hikâyesine baktım.”

4- Kesik’in Açtığı Yerden: Kat Kat Notlar, Umut Tümay Arslan, Altyazı/Aylık Sinema Dergisi: http://www.altyazi.net/yazilar/kesikin-actigi-yerden-kat-kat-notlar/.

5- Ermeni Soykırımı Üzerine: Sorumluluk, Af, Tanıklık ve Ukde, Zeynep Direk. Ben yazıyı Zeynep Direk’in yazılarının toplandığı blogunda okumuştum. Şimdi link yerinde görünmüyor. Ama yazı Şerrh Şiir ve Eleştiri Dergisi’nin Ocak 2015 sayısında bulunabilir. Evladiyelik bir yazı olduğundan bulun saklayın!

6- Edebiyat ve Felaket, Marc Nichanian, çeviren: Ayşegül Sönmezay, İletişim Yayınları, 2001. Nichanian’a göre, Tarih ve edebiyat ilişkisi “felaket” bağlamında ikili bir açmaz görünümü sergiler. Olgulara dayanarak felaketi bir tarih olarak yazabileceğimizi sanmak yanılgıdır. Dilin sınırlarının deneyimlenmesi sorununa bağlı olarak felaket ve edebiyat arasında özsel bir ilişki bulunmaktadır ve edebiyatın kurgusallığı olmaksızın felaketin katıksız bir deneyim olarak gözler önüne serilmesinden bahsedilemez.

7- “Felaket Anlatısı,” Zeynep Direk, Levinas ve Blanchot’dan yola çıkarak holokost sonrası felsefelerde tanıklık sorunsalını değerlendiriyor: http://postdergi.com/felaket-anlatisi/

8- Hafıza Tarih Unutuş, Paul Ricouer, çev: M. Emin Özcan, sf. 108, Metis Yayınları, 2012.

9- Ermeni Soykırımı, Raymond Kevorkian, çev: Ayşen Taşkent Ekmekçi, İletişim Yayınları, 2015.