Güneş Terkol, Rüzgâr ve Yerçekimi

Güneş Terkol’un işlerinde hafiflik ve ağırlık, rüzgâr ve yerçekimi bir arada işliyor, denebilir. Bir yandan uçuşan tüllerle yaratılan hafif bir his, bir yandan da o tüllerin uçuşmasını durduran ‘ağır içerik’ Terkol’un işlerine benzersiz ve adlandırılması zor bir gerilim kazandırıyor.

Güneş Terkol’un işlerinde hafiflik ve ağırlık, rüzgâr ve yerçekimi bir arada işliyor, denebilir. Bir yandan uçuşan tüllerle yaratılan hafif bir his, bir yandan da o tüllerin uçuşmasını durduran ‘ağır içerik’ Terkol’un işlerine benzersiz ve adlandırılması zor bir gerilim kazandırıyor; sonuçta da ortaya, genellikle kendi rüzgârını yaratmaya, bakana bir özgürlük hissi vermeye çalışırken, bir yandan da ‘ağır’ bir politik-kültürel içerikle hesaplaşan manzaralar çıkıyor. Rüzgarlı bir estetik ve uçuşmaya engel olan ‘politik’ yerçekiminin özel bir karışımı sayılabilir bu.

Ali Akay küratörlüğünde, Krank Art Gallery’de açılan son Güneş Terkol sergisi bu ikili vaziyeti, uçuşma ve ağırlığı çok iyi gösteriyor. Aslında serginin adı da biraz bu ‘hareket-hareketsizlik’ ya da ‘açıklık-kapalılık’ ikiliğine işaret ediyor: “Dünyadan Bir Işık Geçti: Hey Bekle!” Ayrıca, serginin adında görülen ‘ünlem’ işaretinin de Terkol’un işlerindeki bir katmanı daha ifade ettiği söylenebilir: tüllerin bir ‘pankart’ gibi kullanıldığı, slogan hissinin baskın geldiği daha ‘heyecanlı’ ve (politik anlamda) ‘talepkar’ bir katman.

Sergide bu pankart hissini taşıyan ‘4. Perde’ adlı işte özgürlük heykelini andıran dört kadın figürü var ama özgürlük heykelinin sağ elinde taşıdığı o meşhur ve tartışmalı meşale, ufak bir kaymayla bu dört figürün gökyüzüne kaldırdıkları ellerinde şekillenen birer ‘zafer’ işaretini (‘v for victory’) anımsatıyor. Özgürlük Heykeli’nin, Bayan Özgürlük’ün başındaki o meşhur ‘taç’ da burada biraz punk saçlara dönüşüyor. 21. Yüzyıl için, daha kolektif, daha öfkeli, daha minör ve daha enternasyonal bir özgürlük anıtı olabilir bu.

Kolektif demişken, Terkol’un işlerinden bazılarını dünyanın çeşitli şehirlerinde düzenlediği atölyelerde ‘işçi kadınlarla’ birlikte tasarladığını söylemek lazım. Bu kolektif faaliyetin sonucunda ortaya çıkan yüksek enerjili ve ‘protest’ işler, başlı başına bir slogana dönüşebiliyor. Protesto yürüyüşlerini resmeden Latin Amerika ‘duvar resimleri’ni andıran bu işlerin bir örneği bu sergide de var: bir tren rayının üzerinde ellerini havaya kaldırmış, muhtemelen ‘eylemci’ olan figürler sanayileşmenin ana sembollerinden biri olan trene bir karşı-duruş sergiliyor. Bu iş, maalesef ‘isimsiz’ bırakılmış. Márquez romanlarını da akla getiren o Latin Amerika’ya özgü biraz sürreal, biraz rüyamsı, biraz gerçekçi ve nihayetinde ‘büyülü-gerçekçi’ bu manzara, bir isimle taçlandırılsaydı, ‘politik’ yerli sanat için bir referans-isim bile olabilirdi. Bu tip işlerde malzemeyle kurulan bağı da hatırlamak lazım: kumaş üzerine dikiş, dünya kumaşlarını diken işçilere (bilhassa da ‘kadın’ işçilere) bir saygı duruşu niteliğinde. Kumaşlarda kullanılan boyanın organik olması da, endüstrileşmeye karşı küçük, yerel ve doğal olanı savunan bir jest niteliğinde. Yüzünü doğaya dönen bu siyasi-estetik angajman üzerinden Zapatistalar’a kadar gidebilirsiniz.

Ali Akay sergi için yazdığı metinde Terkol’un izleyenleri “masallar dünyasına sokarak gerçek masallar anlattığını” söylemiş. Yani bir anlamda, büyülü-gerçekçi işler ürettiğini söylemiş ki haklı. Sergiyi saran atmosferi bir ‘masal’ diyarına çeken işler, Terkol’un gözünü bir yandan reel-politikte tutarken, bir yandan da yerel masallara, mitlere, hikayelere ve prototiplere göz kırptığını gösteriyor. Ama bu kabullenici, muhafazakar bir ‘yereli savunma’ durumu değil.

Mesela ‘Yılanlı Kız’ adlı iş, bedeni bir yılan tarafından sarmalanmış ama kollarını birer kanat gibi açmış bir figürü gösteriyor. Bu figürün yüz ifadesine hakim olan ‘olumlayıcı’ hava, bir miti (ya da masalı) tersine çeviriyor: o yılan kız tehlike ve kötülüğün değil, yerel bir bilgeliğin, şaman bir iyileştiriciliğin sembolü de olabilir. Dinsel ve kültürel metinlerin lanetlediği ‘yılan’ın eczacılık sembolünde kendine bulduğu o olumlu anlamı da unutmamak ve Derrida’nın ‘pharmakon’un hem ilaç hem de zehir anlamına gelmesi üzerinden ürettiği ‘Platon’un Eczanesi’ metnini de hatırlamak lazım.

Sergide tıbbi ya da klinik bir his uyandıran, biraz da irkiltici bir iş var: ‘Dünyadan Bir Islık Geçti.’ Bu iş, uçları kan kırmızı iki beyaz tülden oluşuyor. Bir hastanede görülebilecek bir sargı bezini andıran çalışma, dünya halindeki şiddeti, dünyayla temasın bir ‘kan lekesine’ yol açabileceğini hissettiriyor. ‘Toprak Altında’ adlı çalışmada ise solucanımsı bir varlık betimlenirken, tül tamamen kırmızıya boyanıyor ve dünyanın şiddeti daha da belirginleşiyor.

Ama sergiye hakim olan hava ‘bu kan revan’ havası değil, neyse ki. Terkol’un daha mesafeli bir yerden oluşturduğu minör portreler kendi rüzgarlarını hissettirebiliyorlar. ‘Ay Işığı Her Zaman Kalbimde’ adlı işte görülen kadının yüzündeki o sebepsiz mutluluk hali ya da ‘Kuş Kadar Hafif’ adlı işte yürüyen bacaklara benzeyen ojeli parmaklar, dünyanın ağırlığına karşı küçük hikayenin rüzgarının da hakkını veriyor. Ve bu sayede dünyanın kolektif olduğu kadar şahsi bir tecrübe meselesi olduğu, büyük manzaranın yanı sıra küçük manzaranın da devam edip, kendince etkili olduğu unutulmuyor.

Açıkçası, Güneş Terkol’un işlerinde büyük manzaranın ağırlığına rağmen küçük manzaranın ya da minörün rüzgarını kaybetmediğini görmek insanı ferahlatıyor. ‘Dünyadan bir ışık geçti’nin anlamı da bu olabilir.