Gülüşün ve Unutuşun Triptikleri

“Bacon’un portreleri, benliğin sınırları üzerine bir sorgulamadır. Birey, çarpıtılmanın hangi ölçüsüne kadar kendi olmayı sürdürür? Sevilen bir kişi çarpıtılmanın hangi ölçüsüne kadar sevilen kişi olmayı sürdürür?”

Bir sanat alanında, farklı yapıda ve birbirinden bağımsız -gibi- görünen oluşumları bir arada tutan tek bağ, onların aynı arka plan ve aynı tema altında birleşebilmesidir. Bu farklı öznelere ya da farklı olaylara, duygulara, durumlara şekil vermiş bölümler; birbirinden kopamayacak bir halde bir araya getirildiklerinde ya da öyle tasarlandıklarında, daha önce hiç yaratılmamış bir anlatım yakalanabilir. Bu farklı bölümleri kendi içlerinde bağımsız olarak değerlendirmek mümkünken, asıl önemleri, yer aldığı bütünün içindeki kapladığı yerlerdir.

bacon_triptych-georgedyer1973

Francis Bacon – George Dyer triptych, 1973

Milan Kundera, Ayrılık Valsi’ni bitirdikten sonra ülkesi Bohemya’dan Rus işgali sebebiyle ayrılmak zorunda kaldığında, yazarlık yaşamının bittiğini düşünerek ve yazmaya altı yıllık bir ara vermiş olduğunun farkında olarak Gülünesi Aşklar’a benzer bir öyküler dizisi kaleme almaya başladı. Fakat yazdıkları şekillendikçe, bu yazın, Kundera’nın hiç de beklemediği bir yere doğru uzandı: Her biri farklı karakterler ve farklı olaylardan oluşmuş, fakat her biri bağımsız düşünüldüğünde anlam kaybına uğrayacak yedi öykü, yedi bölümlük bir roman: Gülüşün ve Unutuşun Kitabı. Onun bu durumu, yani ülkesinden ayrılıp, Fransa’nın “eşiğinde” tekrar yazma yetisini içinde hissetmesi ve yakaladığı anlatım şekli; farklı izleklerin bir arada bulunması ve bu izleklerin birbirinin bir nevi (tematik bütünlük olarak) devamı olması, bu romanın Milan Kundera edebiyatındaki yerini özelleştirmiştir.

kundera2

Kundera hayranı bir okur için, Kundera’nın önemi yazdıklarıyla değil; hayranı olduğu ve anlamlandırmaya çalıştığı sanatçılarla anlaşılır.

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nı okuduktan sonra, bu romanın üçüncü bölümüne (Melekler) ilham kaynağı olmuş, ve Kundera’nın Bir Buluşma adlı demene kitabının da ilk bölümünü ona ayırdığı bir sanatçıyla karşılaşıyoruz.

Francis Bacon…

francis-bacon-artist-1080x800

“Bildiğim tek şey, yaratıcılığın, doğrudan doğruya kişinin kendisiyle hesaplaşmasının bir sonucu olduğudur. Yaratıcılık, kendini tanımanın, kendini tanımaya çalışmanın bir başlangıcıdır.”

Resim sanatı tarihinin son bölümünde yaşamış olan Bacon, cinsel tercihlerinin, dinin ve İkinci Dünya Savaşı’nın da şekillendirdiği asıl üslubunu, sevgilisi George Dyer’in intiharından sonra bulmuştur. Kara triptiklerinin çoğunda, Dyer’in hayattayken çektiği varoluş sancılarının ve beyninde anlamlandıramadığı izlerin renkli gölgelerini görürüz.

Dyer’in ölümünden sonra, tabloları daha karanlıklaşan, daha basitleşen ama daha yoğun bir hal alan Bacon, triptiklerinde, karakterlerini bir kapının, bir aynanın ya da bir kafesin “eşiğinde” resmeder çoğu zaman. Bu eşik, ölümün ve yaşamın arasındaki çizgiyi genişletirken, gerçek karakter ve onun yansıması olan görüntü deforme olmaya, birbirlerine benzememeye, erimeye, birbirlerine karışmaya başlar ve karakterin kendi kendisinden mide bulantısı duymasına kadar uzanabilir.

Resmedilen birey, kendi olmaktan duyduğu işkenceyi, (daha da) ezilerek, (daha da) küçülerek yüceltir. Bir hiç olmaya, bir başka “ben” olma(ma)ya doğru akışkanlaşır.

Bu akışkanlık hali, insan bilincinin çeşitliliği ve bu bilincin gireceği şekil olabilirliklerinin resim sanatındaki en mükemmel örneklerindendir.

“Bir de kişinin ‘beliriş’ biçimi var. Bu ‘beliriş’ dediğim şey de insan görüntüsünün bir parçasıdır. Özellikle onu var eden öğedir. İşte ben bu görüntünün gizlerini, kendini belli ediş biçimini çizmeye çalışıyorum. Bunlar gözün değil, duyguların görebileceği şeyler. Görüntünün gerçeğini her bir fotoğraf makinesi verebilir. Asıl sorun görüntünün gizleridir.”

d6356f0afe538cdc9433295f3c053fb1

Francis Bacon- Man shaving triptych, 1970

Kundera, Bacon’un sanatını, portrelerinden oluşacak bir kitaba önsöz yazmak için gerilere giderek, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’ndaki şu cümlelerini göstererek tanımlar:

(…) “Tuvalette rezervuara dolan su sesi durmak bilmiyordu; ansızın ona tecavüz etmek istedim; ne dediğimin farkındayım: sevişmek değil, tecavüz etmek. Sevecenlik istemiyordum ondan. Elimi hoyratça yüzüne bastırıp, bir anda her şeyiyle sahip olmak istiyordum ona…” 

(…) “ Ama bana dikilmiş, kaygıyla yüklü iki gözünü görüyordum ve gözlerdeki kaygı arttıkça arzum da daha saçma, aptalca, rezil, anlaşılmaz hale geliyor, gerçekleşmesi imkansızlaşıyordu…”

Fakat Francis Bacon, resimleriyle ilgili olarak “dehşet”  kelimesini kullanmaktan kaçınır. Resimlerinde, tesadüflerin oynadığı rolün altını çizerken, anlattığı durumların pesimistliğini inkar etmez, fakat bunlardan “Oyun… Neşeli birer umutsuzluk”, diye bahseder.

Bu tarif, Leonardo’nun şu sözleriyle (umutsuzun resmedilmesi) bağdaşmasa da,  yüzyıllar önce söylenen bu cümleler sanki bir Bacon tanımıdır:

“Umutsuz, bir bıçakla vuracak kendine. Ve bir eliyle yarasını parçalayacak. Ayakları ayrık olacak, bacakları bükük. Tüm bedeni yere doğru eğilmiş…”

francis-bacon-three-studies-for-a-crucifixion-march-1962-1431441665_org

Francis Bacon – Three Studies for a Crucifixion, 1962

Kanlı tabloların ve haykırışların, çoğu zaman İsa ve dini işaret etmesi, Bacon’un bu öykünmelerde kullandığı insan bedenine gereğinden fazla bir anlam yüklenmesine sebep olmaz. “Bir ressam için, etin renginin müthiş güzelliği” olarak tanımladığı kanlı tablolarındaki çürümüş ve yaralı bedenler, inançsız olan Bacon’un şu sözlerinde tablodaki anlamlarını açığa vurur:

“Mezbahalara, ete ilişkin görüntüler beni öteden beri etkilemiştir; benim nazarımda bunlar çarmıha gerilişle yakından ilişkilidir. Kesimden hemen önce çekilmiş olağanüstü hayvan fotoğrafları vardır. Bir de ölümün kokusu…”

“Kasaba her gittiğimde, hayvanın yerinde kendimin olmayışını şaşırtıcı bulurum.”

Milan Kundera – Bir Buluşma’dan:

(…) Bacon’un portreleri, benliğin sınırları üzerine bir sorgulamadır. Birey, çarpıtılmanın hangi ölçüsüne kadar kendi olmayı sürdürür? Sevilen bir kişi çarpıtılmanın hangi ölçüsüne kadar sevilen kişi olmayı sürdürür? Hastalıkla, delilikle, nefretle, ölümle uzaklaşan, sevilen bir çehre ne kadar zaman boyunca tanınabilir olmayı sürdürür? Bir benliğin benlik olmaktan çıktığı sınır neresidir?”

Üslup olarak benzemeyen bu iki sanatçıyı birbirlerine bu kadar yakın hissetmemin sebebini bilmiyorum. Birisinde sözcüklerden oluşmuş ve insan bedeni üzerine söylenen sözlerin, insan hayatının olabilirlikleri üzerine söylenen sözlerden çok daha az olduğu bir edebiyat var olurken, diğerinde insan hayatının olabilirliklerinin tümünün denendiği ve artık son olanda bedeniyle yüz yüze kalmış ve bedeninden başka kimsesi ol(a)mayan figürlerin yer aldığı resim sanatı var oluyor.

Peki Kundera ve Bacon’u ortak bir paydada buluşturabiliyor muyum? Cevabım evet.

Bu iki sanatçının, farklı izleklerden ortak bir bütün yaratabilmeleri; varoluşa ilişkin olabilirliklerin, birinde mizah, diğerinde ise aşağılanma olarak çeşitlenmesi ve çoğaltılması; hiç tanışmamış olan bu iki sanatçının birbirlerine saygı duymaları ve daha da önemlisi ikisinin de birer “eşikte” gerçek sanatlarını bulmaları. “Göç”ün ve “Ölüm”ün eşiği…

Kaynaklar:  Francis Bacon – Taking Reality by Surprise

                      Milan Kundera – Une rencontre (Bir Buluşma)

                      Milliyet Sanat Dergisi – 222 – 1977