‘‘Gönüllü Kulluk’’ Üzerine

‘‘Özgür olmak ve bunu talep etmek insanın doğasında vardır; fakat eğitim işin içine girdiği zaman insan hemen farklı bir alışkanlık kazanır.”

“Pek çok efendiye sahip olmak iyi bir şey değildir; sadece bir tane efendimiz olsun.”  Yunan halkına hitap eden Odysseus.

Efendi: Hiç de yabancısı olmadığımız bir kelime.  Günlük hayatımızda ne sıklıkta kullanıyoruz veya hiç kullanmasak bile ne sıklıkta duyuyoruz hiç düşündünüz  mü?

Sıkılıkla duyuyoruz: Evet efendim, tamam efendim, emredersiniz efendim vs.  ‘‘Efendi’’ olabilmek adına ‘‘gönüllü’’ yapıyoruz bunu. Sadece şimdiki zamanla ilgili de bir durum değil bu; milattan önce, milattan sonra, uzak tarih, yakın tarih tüm zamanları kapsayan bir hitap ve yönetim şekli.

Homeros, Odysseus’un yukarıda yazdığım gibi Yunan halkına hitap ettiğini söyler. “Eğer, der Boetie de, ‘Pek çok efendiye sahip olmak iyi bir şey değildir’ demenin ötesinde başka bir şey söylemeseydi, güzel söylemiş olacaktı.” Hatta belki de toplumlardaki ”gönüllü kulluk” hiç ortaya çıkmayacaktı ve dört başı mağrur özgürlük tek yaşam şekli olacaktı. Fakat olmadı; ‘‘sadece bir efendimiz olsun’’ dedi Odysseus.  Kendisi bir kral. Bu durumda bir kişinin efendiliğine itiraz etmesi olası değil zaten.

Etienne De La Boetie, Gönüllü Kulluk metnini henüz üniversite öğrencisiyken bir ödev olarak kaleme alır. 1530 yılında dünyaya gelen Boetie’nin üniversiteye gittiği yıllar toplumdaki iç savaşların şiddetlendiği, Machiavelli ve Bodin gibi toplumbilimci felsefecilerin  toplumdaki bu iç savaşla ilgili söylemlerinin çarpıştığı bir döneme denk gelir.  Fakat daha da ilginci, Gönüllü Kulluk yazıldıktan tam dört asır sonra, 1922 yılında, Paul Bonnefon tarafından keşfedilip kitap halinde basılır. Aslında Montaigne (Boetie ile çok iyi dostlardır aynı zamanda) ilk kitabı olan Denemeler’de Boetie’nin Gönüllü Kulluk söylevine yer vermek ister, ancak Protestan aktivistlerin bu metni propaganda aracı yapmak istemeleri üzerine bu düşüncesinden vazgeçer.

Boetie metni boyunca bir tek şeye dikkat çekiyor: Halkın gücüne.  Ve şöyle diyor; “Nasıl olur da bu kadar insan, bu kadar şehir, bu kadar millet ona verdikleri güçten başka bir gücü olmayan, ona katlanma istekleri ölçüsünde onlara kötülük yapma imkanına sahip olan, ona karşı koymak yerine ona tahammül etmeyi tercih etmeseler, onlara tek kötülük yapamayacak olan tek bir tiranın yönetimine çoğu kez tahammül ediyor?”

Büyük bir soru bu. ”Gönüllü kulluk”a giden yolda önemli bir soru! Sayısız millet, sayısız medeniyet nasıl oluyor da tek bir insanın etrafında toplanabiliyor? Aslında gücün tamamı kendisindeyken bu gücü neden bir kişi üzerinden kurguluyor?

“İnsanın başlangıçta kendisine rağmen zor kullanılarak hizmet altına sokulduğu doğrudur; fakat sonra buna alışır ve kendisinden sonra gelenler özgürlüğü hiç tanımadıkları, hatta bunun ne olduğunu bile bilmedikleri için pişmanlık duymadan hizmet ederler ve babalarının zor altında yaptıkları şeyleri gönüllü olarak yaparlar.

Böylece, boyunduruk altında doğan, kölelik altında karınları doyan ve yetişen insanlar, daha ötesini düşünmeden, doğdukları gibi yaşamakla yetinirler ve başka hakları, yaşama ayak bastıklarında gördüklerinden daha başka zenginliklerin olabileceğini akıllarının ucuna bile getirmeden, içinde bulundukları durumu doğal durumları zannederler.”

Boetie’nin bu satırlarında açık seçik anlaşıldığı üzere ”gönüllü kulluk” sürekli yapılagelenler, yani alışkanlıklarımız ve doğal eğilimlerimize rağmen kendi yöntemince bizi sürekli olarak biçimlendirir. Metninde şu saptamayı kesin olarak yapıyor Boetie; insanların gönüllü olarak hizmet etmelerinin esas sebebi serf olarak doğmaları ve kulluk düzeni içerisinde yetiştirilmiş olmalarıdır. ”Gönüllü kulluk” davranışının nedeni de Tiran’ın kurnazlığı, gücün devamı, rahatın ve iktidarın sürmesi, yani manipülasyondur.

Halbuki özgürlük tüm dünyayı çepeçevre saran ”gönüllü kulluk” yanında ne kadar da şık duruyor. Fakat yüzyıllar boyu süregelen ‘‘köleliğe alışmış olma’’ durumu özgürlüğü hiç bilmeyen toplumlar için tamamıyla yabancı kalıyor. Boetie bu durumu şöyle açıklıyor: “Asla sahip olunmamış bir şey için hiçbir zaman pişmanlık duyulmaz. Üzüntü her zaman ve sadece zevkten sonra gelir; iyinin bilinmesine geçmişte yaşanmış bazı sevinçler eşlik eder. Özgür olmak ve bunu talep etmek insanın doğasında  vardır; fakat eğitim işin içine girdiği zaman insan hemen farklı bir alışkanlık kazanır.”

Boetie adım adım yaklaşıyor anlatmak istediği asıl meseleye. Asıl olan ”gönüllü kulluk’’tan ziyade alışkanlıkların dışına çıkılıp insanın farklı bakış açıları kazanması değil midir? Bayağı kökleşmiş olan ‘‘Kulluk’’ bilincini devam ettirdikçe, insanın kendisine hakaret etmekten başka bir şey yapmadığını söylemektedir.

“Fakat ettirilen hakaret daha büyük bir hakaret değil midir? Her zaman diğerlerinden daha gururlu ve daha akıllı olup da boyunduruğun ağırlığını hisseden, onu sallamadan duramayan, asla tutsaklığı kabul etmeyen (denizde de karada da kendi yuvasının tüten bacasını görmek için maceralara atılan Odysseus gibi) doğal haklarını unutmayan ve her fırsatta bu haklarını isteyen birileri olmuştur. Bunlar net bir anlayışa, açık bir zihne sahip olan insanlardır ve kendi kabuğuna çekilmiş cahillerin tersine, ne gerilerine ne de önlerine bakmaksızın ayaklarının dibinde olanı görmekle yetinmezler; tam tersine, bugünü  sağlıklı bir şekilde değerlendirmek ve geleceği öngörmek için geçmişte yaşananları hatırlarlar.”

O zamandan bu zamana pek bir değişiklik yok. Efendilik hala devam ediyor. Bundan sonra da devam edecek çünkü ‘‘Kulluk’’ insanın en rahat ettiği yönetilme şeklidir. İnsanlar rahat etmeli zaten, bu fikre ben de katılıyorum. Zaten, Etienne De La Boetie bizlere Gönüllü Kulluk’ta ‘‘savaşın’’ demiyor, ‘‘desteğinizi geri çekin’’ diyor.

 

  • Gönüllü Kulluk
  • Etienne De La Boetie
  • Türü: İnceleme
  • Yayınevi: Chiviyazıları
  • Çeviri: Erhan Can Kızmaz
  • Basım: 2016
  • Sayfa: 108