Gökhan Yavuz Demir’le ‘Paz’ ve Diğer Şeyler Üzerine

KHK ile ihraç edilen akademisyenlerden Gökhan Yavuz Demir’le PAZ macerasını ve KHK’larla yönetilen halimizi konuştuk. PAZ’ın ‘yayınlanamayan’ dördüncü sayısını da Post. olarak yayınlıyoruz.

PAZ’ın hikayesinin nasıl başladığını biliyoruz ama gelecek nesiller için ‘ülkenin hal-i pürmelaline’ ya da OHAL koşullarına dair bir kayıt daha oluşturmak adına, tekrar anlatabilir misin? Neydi adı ‘barış’ anlamına gelen bu dergiyi çıkarmanızı sağlayan?

Zaten beraber çalıştığımız, düzenli olarak görüştüğümüz, her bir araya gelip oturduğumuzda ortak projeler tasarladığımız dostlarımla bir şekilde yollarımız KHK’lar ile tekrar kesişince doğdu PAZ. KHK’lardan evvel bir yayınevi olarak düşünmüştük. Hiçbirimizin hayalinde dergicilik yoktu. Evet dönem dönem hepimiz bizden yazı isteyen dergilere yazılar yazmıştık ama edebiyat dergiciliğiyle ilgili bütün tecrübemiz de bundan ibaretti. Şanslıydık da. Çünkü hem kalabalıktık hem de yıllar içinde yayın dünyasında kurduğumuz kalıcı dostluklarımız şimdi meyvelerini veriyordu. Üstelik olağanüstü kapaklara imza atan bir çizerimiz de vardı. Paramız yoktu ama bize çok güvenen ve her fırsatta bizi cesaretlendiren harbi bir yayıncımız da vardı. Her sayıda bir öncekinin üzerine bir şeyler koyarak deneyerek ve yanılarak, yanılgılarımızdan hemen vazgeçip “artı anlam”ı yaratacak yeni bir söz söylemeyi denemeye kaldığımız yerden devam ettik. Böylece üniversite dışında bizim yok olacağımızı sananlara, kimlik ve kişiliklerimizin unvanlarımızdan ibaret olmadığını göstererek bir varoluş mücadelesini sınıfta değilse dergi çıkararak, atölyeler açarak, gerekirse YouTube’da ders anlatarak ama yazmaya, düşünmeye ve üretmeye devam ederek sürdürebileceğimizi gösterdik. Üçü matbu biri pdf olmak üzere çıkardığımız bu dört sayısıyla PAZ, edebiyat tarihimizin sayfalarında zor zamanlarda girişilmiş en gözü kara teşebbüs olarak yerini ve boyunun ölçüsünü aldı.

Peki hikaye nasıl sona erdi? Ve bu sona erme hali size bir ‘ekip’ olarak nasıl hissettirdi?
Bütün aşk hikâyeleri gibi en ummadık anda kırık bir biçimde sona erdi. Bütün zihin mesaimizi ve entelektüel enerjimizi vakfettiğimiz PAZ’a dair bolca tasarımız vardı: yayınevi olacaktık, her ay popüler bir dergi olarak çıkmaya devam edecek PAZ’a bir de 6 aylık özel sayılar kardeş gelecekti, neredeyse gelecek beş sayımızın kapağını tartışmış ve karara bağlamıştık. Ama dergi maalesef okurunu yaratamadı, okurunu bulamadı. Biz dördüncü sayıyı hazırlarken ikinci sayının satış rakamları elimize geçtiğinde ekip hâlâ umutluydu, üçüncü ve dördüncü sayılarda tirajımız artacaktı mutlaka. Ama öyle olmadı. Anlaşılan dördüncü sayıyı yayınlasak bile manzara değişmeyecekti. İşte o zaman yayıncımız zarifçe daha fazla zorlamamızın bize kaybettireceğini söyledi. Haklıydı. Fakat yine de bu karar, elimizde dördüncü sayının pdf’si ile kalakalan bizleri üzdü. Denemiş ve yenilmiştik. Şimdi tekrar ayağa kalkma ve yeniden başlama zamanıydı. Bu dergi değilse, yayınevi değilse, yeni bir kitap, yeni bir kanal olmak zorundaydı. PAZ’ın kırık ve bizce yarım kalmış hikâyesinde elbette derginin başındaki ekip olarak bizim tercihlerimizin ve kararlarımızın büyük payı var. Bunu reddetmiyorum. Kesinlikle bir suçlama olarak değil ama bir tespit olarak şunu söylemeliyim ki okurun payı çok daha büyük. Bugüne kadar bütün kanon derslerimde kanonik bir eserin daima çağının estetik taleplerini yakaladığını ve yönlendirdiğini, bu nedenle de çok sattığını anlattım. Ama şimdi düşünüyorum da günümüz Türkiyesinde ne Gabo Yüzyıllık Yalnızlık’ı ne de Saramago Körlük’ü bizim okurumuza okutabilirdi; hatta daha da ileri gidiyorum, akşam sabah arkalarından ah vah ettiğimiz Tanpınar da Atay da bir kez daha dünyaya gelseler bir kez daha “sükût suikasti”ne kurban giderlerdi. Bunun nedenini de bir zahmet okurlar düşünüversin artık. Ben en fazla yıllar yıllar sonraki müstakbel okurlarımın onları yalanlamasını umut edebilirim.

İhraç edilen bir barış imzacısı akademisyen olarak, günlerin nasıl geçiyor? Hayat devam ediyor, su akıp yatağını buluyor mu?

Bir şekilde geçiyor. Elbette hayat devam ediyor ve su akıp yatağını buluyor. Ama suyun yatağını bulması için eskisinden çok daha fazla uğraşmam ve çalışmam gerekiyor. Bütün projeleri veya büyük teşebbüsleri daha en başında sakatlayan şey ödenmesi gereken kira ve faturalar oluyor. Oturup ağlayacak halim yok; ki bu koşullarda inanın bu çok büyük bir lüks. Görünen o ki bu süreç tahmin edilenden çok daha uzun ve kahırlı sürecek. Kendimi buna hazırlıyorum. Hayatta kalmak öncelikli amacım. Şu son bir sene de bu konuda kendimden başka hiç kimseye güvenmemem gerektiğini çok iyi öğretti. O yüzden ne depresyona girecek ne de sınıfta ders anlattığım günlere içlenip gözyaşı dökecek vaktim var. Meselâ kitap okumak eskiden büyük bir keyifti. Şimdi kitap okurken, bir süre sonra bunu para getirecek bir iş yapmak yerine vakit kaybı olarak gören bir vicdan azabı bütün ruhumu sarıyor. Hemingway romanlarındaki gibi dayak yiyeceğimi bildiğim ama yine de kaçamayacağım bir kavgam var. Ve ben de her sabah kalkıp o günkü dayağımı yemek üzere kavgaya girişiyorum. Umarım buradan bir eser çıkarırım. İnanın bundan başka bir umudum da beklentim de kalmadı.

İktidarla doğrudan bir yüzleşme yaşadığın için sormak isterim: Foucault’nun o meşhur ve iç açıcı “iktidarın olduğu her yerde direniş de vardır” cümlesi konusunda ne düşünüyorsun? Direnişler, mikro-direnişler, siyasi ya da kültürel direnişler bu ağır baskı döneminde mümkün mü?

Bir sene önce sorsaydınız muhtemelen içinizi ısıtacak derecede müspet bir cevap verirdim. Ama bu topraklarda işler öyle yürümüyor. Nasıl Bloom’u yanılttıysak Foucault’yu da haksız çıkarmak için o kadar çaba sarf ediyoruz. Metre kare başına bu kadar çok vatanseverin ve vatan haininin düştüğü bir ülkede politik ve kültürel direnişler de ne kadar mümkünse o kadar mümkün; giderek ironi özürlü bir toplum olduğumuz için açıkça söyleyeyim, yani çok mümkün değil. Benim umudum hayatın kendisinde. O nedenle belki Deleuze haklıdır: “İktidar hayatı hedef aldığında, hayat iktidara direniş olur.” Sınırlarımızı zorluyoruz. Korkaklığın da alçaklığın da ahmaklığın da asaletin de sefaletin de yalancılığın da utanmazlığın da acının da adaletin de şiddetin de sınırlarının ötesine geçmeye çalışıyoruz. Bu mümkün değil. Beyhude ve nafile. Görünen o ki hakikatin duvarına son sürat toslayacağız. Maalesef bunu muhatabım olan hiçbir çağdaşıma anlatamıyorum. Bütün bu zorlamalarımıza nihayetinde hayatın kendisi direneceği için umudum var. Yoksa maalesef direnmeyi de dayanışmayı da bilmeyen ve beceremeyen bir toplumuz.

Akademinin yakın geleceğini nasıl görüyorsun peki? Bazıları çok karamsarken, bazıları akademinin 80 darbesi sonrası ‘bile’ toparlanabildiğini ve bu baskı dönemlerini de atlatacağını düşünüyor. Sence kampüs çimenlerinde oturup özgürce yazıp çizip konuşabileceğimiz günler geri gelecek mi?

Uzun süredir hiçbir şeyin ve hiç kimsenin yakın geleceğini göremiyorum. Akademi KHK ihraçlarından önce muazzam bir düşünce üretiminin yapıldığı bir yerdi de KHK’lardan sonra mı çöle dönüştü? Yok. KHK’lardan sonra akademi için en fazla şahtı şahbaz oldu denebilir. Üç maymunu oynayan meslektaşlarımız değilse de bunu en iyi bizden sonra öğrenciler biliyordur. Çünkü ihracımdan sonra geçen dönem ve bu dönem derslerimi benim yerime veren hocalardan onlar şikayet ediyordu. Sonra. Sonrası yok. İktidar bunu çok iyi biliyor. Önce şikayet ederler, biraz mızmızlanırlar ama sonra unuturlar ve devam ederler. Akademinin bu olduğuna herkes inanır. Daha önce inanmadık mı! Akademi kendini toparlayabilir mi? Sadece yerli ve millî olmaktan başka hiçbir vasfı olmayanlarla elbette toparlayamaz. Ama bu kimsenin umurunda değil. Akademinin çöle dönüşmesinden korkanlar zannettiğiniz kadar kalabalık değiller. Ne meslektaşlarımızın ne öğrencilerimizin ne ailelerin ne de bir başkasının umurunda değil akademinin hali. Bir eyyamcılıktır almış başını gidiyor. Kampüs çimenlerinde özgürce yazıp çizip konuşabilmeye gelince, bunun için biz KHK mağduru akademisyenlerin o güne dek oturup çalışması gerekiyor. O gün geldiğinde ne anlatacağız? Direniş anılarımızı mı? Bakın akademisyenlik de profesyonel sporcularınki gibi sürekli zinde olmayı gerektiren bir meslektir. Hocaların da form grafikleri vardır. Benim kendimi sürekli taze tutmam ve alanımdaki çalışmalardan haberdar olmam gerekir. Onun için de çalışmam lazım. Bütün imkânsızlıklara rağmen üstelik. Bunun için de sınıfta değilsem bile, öğrencim yoksa bile ben yine de okumaya ve anlatmaya devam etmeliyim. Akademiyi düştüğü yerden ancak bu çabalar kaldırır. Ben hiç akademiye dönmeyecekmiş ve yarın akademiye dönecekmiş gibi yaşamaya ve çalışmaya devam etmekten bahsediyorum. Gerisini zaman gösterecektir.

Peki, yayıncılıkla ya da dergicilikle ilgili herhangi bir planın ya da Paz ekibi olarak bir planınız var mı?

Zamanının ne getireceğini hakikaten bilemem. Çünkü iki yıl önce işsiz kalacağımı, dergi çıkaracağımı söyleseler inanmazdım. Şimdilik yayıncılık veya dergicilik gibi bir planım yok. Ama günlerin ne getireceğini kim bilebilir! PAZ ekibi olarak her birimiz önümüzdeki tercüme ve editörlük işlerine döndük. Ama sevgili Ertuğrul Uzun, muhtemelen peşinden bizi de sürükleyeceği, yeni bir yol açtı biliyorsunuz. Bir süredir dünyanın en büyük üniversitesi YouTube’da “Hukuk Başlangıcı” dersleri veriyor. Kasım Akbaş bütün enerjisini editörlük ve çevirmenliğe vermiş durumda. Ben elime yapışmış bir çevirinin dışında bütün vaktimi atölyelere harcıyorum. Ama ortak birkaç projemiz yine olacak. İmkân ve zaman meselesi sadece.

Son olarak, eğer edebiyatın insana iyi gelen bir yanı varsa, bu baskı günlerinde neler okumamızı tavsiye edersin?

Okumak her zaman acıları hafifletir. Ama bu zamanlarda bolca biyografi okumak, insanın kendisinden çok daha büyük adamların acıları karşısında biraz teselli bulmasına yarayabilir. Ayrıca pek çok aklıevvelin söylediği gibi distopya okumayı hiç salık vermiyorum, insan içinde bulunduğu saçmalığı niye okumak istesin ki! Aksine eserlerinde insan ruhunun bütün acılar karşısında solmayıp yine de kutup yıldızı gibi bize yol gösterdiği Balzac, Hemingway, Malraux, London, Steinbeck, Aytmatov ve Gabo gibi büyük yazarlara ve Homeros, Dante, Shakespeare, Cervantes gibi kadim dehalara dönmeliyiz. Artı anlam yaratacak olan yeni bir sözü söyleyebilmek için buna mecburuz. Kendim fırsat buldukça sanat felsefesi ve sanat tarihi okumayı bu aralar bilhassa tercih ediyorum. Neticede politik meseleler gibi değildir estetik meseleler, anlamak için çabalamak ve zihni yormak gerekir.

Ek: Kendine sorup cevaplamak istediğin başka bir soru varsa, soruyu ve cevabı duymak isteriz. İyi sorular iyi cevapları doğurur.

[Soru: “Kariyerini “belirsizlik” üzerine inşa ettikten, yani bir nevi belirsizliğin kitabını yazdıktan sonra belirsizlik içinde yaşamak nasıl bir şey?”]

Herhalde doktora-doçentlik jürilerimde ve katıldığım sempozyumlarda aldığım ahların neticesi bu. Şaka bir yana belirsizliğin bir tür övgüsü olan tezimde daha özgür ve daha çokanlamlı bir yaşama alanını savunmuştum. O yüzden içinde yaşadığımız şeyin hiçbir şekilde belirsizlik olmadığını söylemeliyim. Belirsizlik sandığımız şey aslında kesinliğin acımasızlığı. Düşünüyorum da hayatımda belirsiz olan hiçbir şey yok. İşsizim, göğsümde bir tek Yahudi yıldızım eksik. Yalnızım, medenî ölüme mahkûmum. Ama bunun dışında ödenmesi gereken kira ve faturalar var. İşime kısa vadede dönemeyeceğim gibi bir süre sonra hapse de girebilirim. Bunlar bireysel hayatımın kesinlikleri. Bireysel hayatımdaki bu kesinliklere yol açan toplumsal kesinlik ise tarihte hiç olmadığı kadar kesin: tek adam ve tek parti. Tezime bugünden geri dönüp baktığımda hayıflandığım tek şey, politik kesinlik ve homojenlik arayışının insanlığa çok büyük acılar çektirmekten başka hiçbir işe yaramayacağını daha fazla vurgulamamış olmamdır: “Çünkü belirsizlik, farklı ve çoğu zaman birbirini dışlayan seslerin çoğulluğu demektir. Belirsizliğin dili, farklılıklara ve ötekine açıklık olan diyalogdur. Belirsizliğin evreninde herkese yaşayacak yer vardır. Kesinlik ise, efendisi olan belirsizliği reddeden Yahuda’dır. Kesinlik arzusu, başımıza gelebilecek her türlü barbarlığa kapı aralar. Bilhassa yakın politik tarih, insanlığın başına gelen büyük felaketlerin müsebbibinin, belirsizlikten çok bu belirsizliği ortadan kaldırma arzusuyla harekete geçen kesinlik arayışları olduğunun en canlı şahididir. Bu yüzden, kendimizi mutlak bir görüş noktası olduğu illüzyonundan kurtarmalıyız.” Sadece bu kadar yazıp geçmiştim. Oysa daha fazlası varmış. Belirsizliğin olduğu yerde umut etmek de mümkünmüş. Bütün umutları daha doğmadan sakatlayan bir kesinlik ortak geleceğimizi dinamitlemekten başka bir şey değil. Ve içlerinde bolca tanıdığımın da olduğu ülkenin büyük bir kısmı buna alkış tutuyor. Hayatımın her santimetrekaresi kesinlikten mustaripken geleceğin belirsizliğine sığınmaktan ve istikbaldeki günlerin hayaliyle müstakbel okurlarım için yazmaktan başka şansım yok.

PAZ’ın dördüncü sayısını okumak için buraya tıklayın.