GİZLİ EMİR: ÖLÖLÖL

Melih Cevdet Anday’ın ‘Gizli Emir’i ve günümüz gerçekliği arasındaki benzerlikler üzerine ‘şahsi’ bir değerlendirme. Anday’ın ‘distopya’sı ne kadar gerçekti?

Marshall McLuhan’ın Gutenberg Galaksisi’nde ara başlıklardan biri şöyledir: “Şizofreninin, okuryazarlığın zorunlu bir sonucu olması mümkündür.” Bertand Russell’a göreyse, sözel ve akustik uzaydan, kabile insanı olmaktan çıkmış insanın özgürlük ve bağımsızlığına giden tek yol fonetik alfabeden geçer, nedir ki bu da insanları ‘ikilik ilkesine’ dayanan şizofreninin değişik derecelerine götürür.

***

Yirmi yıl (1980-2000) çalıştığım gazeteye İlhan Selçuk’un tavsiyesi, Hasan Cemal’in oluruyla girmiştim. Asıl torpilim Terzi Sıtkı idi, arkadaşım Mehmet Kayıkçı’nın Etiler’deki meze evinde kasiyer olarak çalışıyordu, İlhan Selçuk’un hapishaneden koğuş arkadaşıydı. Daha önce de komünist işadamı (!) Veysel Akkaş’ın yakın arkadaşı Yaşar Kemal vasıtasıyla başvurmuş, kabul edilmemiştim. Nadir Nadi sağdı, Oktay Kurtböke tepe yöneticiydi. Hasan Cemal teras katındaki odada her başlangıca uygun iş başvuruma bakmış, gazetenin hangi servisinde çalışmak istediğimi sormuştu. Romanımı yeni bitirmiş, yayımlayamamıştım, yazacaklarım vardı; gazeteye ait herhangi bir kimliğin, yönetimin, siyasetin, karar mekanizmasının, herhangi bir sorumluluğun parçası olmak istemiyordum. Önerilen “Biz bir aileyiz” adlı mikro düzene katılmak değil, kalabalık gazete yaşantısının, insan topluluğunun tanıyıcısı olmak istiyordum, kıyıda kalmalı, sisteme, sistemi yürüten kalabalığın bireylerine bakmalıydım. Roller dağıtılmış, her biri de verilmiş rolüne göre davranıyordu. Her üst mevki altı için hegemonyaydı, baskıcıydı. Düzeltme servisi dedim. Hasan Cemal lakayt bir tavırla zorlanmadan onayladı.

***

Yazının başlığının yarısı (Gizli Emir) Melih Cevdet Anday’ın romanından, diğer yarısı da (Ölölöl) James Joyce’un sözlüğünden (Finnegans Wake) alınmadır. Ahmet Ergenç’in önerisiyle, ilk baskısı 1970 yılında Bilgi Yayınevi’nden yapılan Gizli Emir’i 45 yıl sonra yeniden elime aldığımda görüyorum ki Türkiye’de hiçbir şey değişmemiştir; emir kimden, nereden, hangi kurumdan gelirse gelsin sonuç değişmemektir, ölmemiz emredilmektedir. Yani, bizler, her taraftan herhangi bir şey uğruna, o emrin ikna edilmiş şehitleri olacağız. Emri alıp dağıtacak olan emir hizmetlileri de nesilden nesle değişmemiştir, aralarında pas vermekte, hâlâ laf gezdirmekte, bizi uçuruma kovalamaktadırlar. 45 yıl önce altını çizdiğim satırları yineliyorum: “Gerçek ile yarışılmaz, acı boyanamaz, yaşanan onu yaşayana yaşamdan daha güçlü olarak bir daha gösterilemez. Sanatsa güçsüzlüğe razı oldukça düşer ve yiter…”

Kendi üzerimizde sürekli olarak nesnelleştirici bir kontrol uygulayarak net hale mi gelmeliydik? Nesnel olmamak kendine mesafeli olmamaktır. Her insanın tüm insanlarla etkileşimi ihtiyaç hümanizmine dayanır.
Dünya yaradılışından bu yana devasa bir kelime oyunu olmuştur ve kitaplar ihlalin (edebiyatın) mekânı ise, gazeteler de tam aksine kitleleri emre ayak uydurtmanın kamusal meydanıdır. Islah edilmiş akıl hiçbir işe yaramaz. Yazılmıştı: Alafranga Züppeden Alafranga Haine! (Bkz; Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri.) Peyami Sefa bugün yaşasaydı, muhtemelen ne derdi? Batı’nın yaşadığın coğrafyayı ne hale getirdiğini göremiyor musun? Hep söylerim. Her karakterin ve karaktersizin okuduğu yazar, filozof, estet kendisine göredir, onun aklından destek ve medet umar. Hangi yerli yabancı yazar size bizzat kendinizle hesaplaşmanızı vaat ettiyse onu okumadınız, öldükten sonra evirip çevirip kendinize benzeterek sindirdiniz içinize. Korkulan şey, aykırı yazarın eğer ünlenir, sözü dinlenir olursa, çıkarları zedeleyecek oyunbozanlık çekirdeğiydi. O yüzden çekirdeği hormonlu ürünleri sürdüler kitap pazarına. Türkçe’nin dehasında bir Faust yazılamamışsa, bunun nedeni trajik duygunun ve büyük anlamda gerçeklik terbiyesinin yokluğudur. Övünüp durduğumuz geçmişten kalan masallar ve mucizeler mirası nedeniyle, kendi derin üzüntüsüyle karşı karşıya kalma fırsatını bulamıyordu insanlar.

***

Yazı işleri çalışanlarının birbirini gördüğü gazetenin ikinci kat büyük salonunda, o yıllarda, sabah saat ondan sonra teleksin, daktilo makinesinin şakırtıları duyulurdu. Çeşitli kaynaklardan haberler akardı. Bazı bilgi ve haberler de üst yönetime özel aktarılırdı. Dipteki dikdörtgen, camekânlı salondaki sabah toplantısında müdürler üstakıl patron katından aldıkları zimmî (gizli) buyruklar doğrultusunda haberleri servis şeflerine dağıtırlar, onlar da hem aralarında tartışıyormuş, fikir yürütüyormuş pozuna yatarlar, kendilerini, mesleki bilgilerini göstermiş olurlar hem de (örtük-gizli) buyruk doğrultusunda not alırlardı. Aslında fikirler de haberler de tüm gazete çalışanlarının bihaber olduğu gizli emir merkezlerinde hazırlanır, toplumu yönlendirmek istedikleri yöne doğru bazen çok bazen az dozda sunulurdu. Aydın olma iddiasındaki iyi niyetli 70-80 bin gazete okuru 75 kuruş karşılığında bunları kafalarına nakşederler, ona buna başkalarından ezberlediklerini yinelerler, bir çeşit sosyal ağ kurarlar, bir anlamda gurur sahibi olurlardı. Türk basın tarihinde hiçbir gazete (kurum-ticarethane olarak) tam serbestlik, katıksız özgür irade sahibi değildi oysa.

Osmanlı münevverleri padişahların ulufesiyle yaşamışlardı. Çalıştığım gazeteyi de “lider” kurdurmuştu. Türkler okumayı geç öğrenmişler, gazeteler görev-amaç (misyon) gazetesi olmuşlardı. Kültür halk katında kitaplardan değil, günlük gazetelerden ediniliyordu. Gazete sahibi olan, kitlelerin zihniyetine hükmederdi. Analitik mantık pek kullanılmazdı. Kuran hafızlayan halk her yazılanı doğru sanarak yazıya güvenle iman eder, kuşkulanmaz, sorgulamazdı. Hurafelere, masallara, güncel sorunların sergilenişinde mistisizme (uydurulmuş yalan, bayat hikâyelere) uygun Aristo mantığı revaçtaydı. Diyalektik mantık ise, neme lazım çok tehlikeliydi!

Haber önemliydi ama haberin nasıl işleneceği, ham haberin neresinin görülüp görülmeyeceği (gömüleceği) daha önemliydi. Seçilerek veya bir tanıdık vasıtasıyla işe alınmış olsalar da, üstiradeyi fark eden, uygulayan cevval muhabirler mesleki kariyerinde daha hızlı yükselirlerdi. Gene de ortada demokrasi, özgürlük, adalet, eşitlik (hiçbir insan aslında diğer insanın eşiti değildir oysa; aptalı, akıllısı vardır), modernlik, koruyucu, ilkeli duruş havaları eserdi. Fikir sayfasının başında da, sorumlu-editör unvanlı, ağır dosya çantasıyla gidip gelen, kıdemli, Nadir Nadi’nin (patronun) muhabbet beslediği, bir yaşlı nöbetçi beyefendi konmuştu; sayfadan kuş uçar gazetenin eğilimine aykırı tek sözcük çıkmazdı. Köşe yazarları gölgelerin gezindiği gecenin yıldızlarıydı. Güneş saatine göre her sabah birkaç saatliğine doğarlar, bu her gün yinelenen doğum, okurda onların kendilerinden daha üstün-tanrısal olduğu yanılsamasını uyandırırdı. Batı basın tarihinde görülmeyen bir cüretle okura simit fiyatına güdümlü fikir, akıl satarlardı. Türkiye’de köşe yazarlığı müessesi okurun kendilerinden daha bilgisiz, aptal, korkak olduğu üzerine kuruluydu. İstisnaları dışında genelde cakalıydılar. Herkes kendisine ait olmayan şeye bağımlıydı. Mesela, Uğur Mumcu’nun araştırmacı yazarlığının genelkurmay çekmecesine nasıl uzandığını anlayamazdım. Yahu bunlar hükümete, şuna buna karşı cesurlar, efelik taslıyorlar, maaşlarını veren patrona karşı pek mülayimler derdim. Kızarlardı. En nefret ettiğim laf da, ekmek yediğin tekneye… etmek sözüydü. Bir diğer cümle de “Kol kırılır yen içinde kalır”dı. (80’den önce, 2000 yılından sonra, tanımadığım fevkalade-fevkalbeşer, (Arapça) lebib insanlar çalışmıştır oralarda herhalde!) Sıkılınca, iner, makine dairesindeki bobinleri, mürekkep kokulu matbaa makinesinin şeritler halinde kilometrelerce uzunluktaki (okuyup hatalarını hamal sabrıyla düzeltebildiğimiz) yazıları döndürüşünü seyrederdim; mürettiphaneye gider, kurşunlardan cımbızla harflerin, cümlelerin dizilişine bakardım. Makine dairesinin, mürettiphanenin çalışanları bir başka dünyayı yaşarlardı. Birbirlerini kollarlar, korurlar, arkadaşlık kurarlardı. Daha sahiciydiler. Otuz beş yıldan fazla gazetede çalışan sonra bir günde kovulan şefleri Hıdır Usta, yukarıdakilerle bağ kuran adamdı. Yazıişleri düzeltmenleri kendilerinden saymaz ama Türkçeleri, gramerleri ortaokul seviyesinde kaldığı, ansiklopedik bilgileri ise 0 ile 1 arasında yalpaladığı için onlara ihtiyaç duyarlar, çekinirlerdi. Nice anlı şanlı köşe yazarına, ABD Başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığının işlevsel olarak farklı kavramlar, Almanya’yı yöneten kişinin ise Başbakan değil Şansölye olduğunu anlatamamıştım. O yıllarda yazmaya başladığım Kırlangıç Yokuşu adlı romanım için gazetenin arşivinde yaptığım araştırma gezintilerinde yeni rejimle yaşıt gazetenin düzeltme servisinde, edebiyat tarihimizin yüzlerce değerli yazarının çalıştığını, yaşayıp-gelip geçtiğini öğrenmiştim. Gazete, onları mıknatıs gibi çekmişti.

***

Melih Cevdet Anday’ın Gizli Emir adlı romanı toplum katmanlarındaki aktörlerin (sanatçı, yazar, ressam, heykeltıraş, siyasetçi vs.) bekleme odalarıdır sanki; bu aktörler esecek sert rüzgâra göre tavır alıp paçayı kurtaracaklardır. Anday’ın romanı inşa için kişiler arasında kurduğu diyalog, her türlü diyalogun yasaklanacağı noktaya doğru hızla yol alır. Yazılı kutsal kitabın tanrısı, tartışmayı, diyalogu değil, emrin uygulanmasını istemektedir. Yazarın mı yoksa gizli emir sahiplerinin mi masklarıdır onlar? An gelecek, kireç tozu dökülüp dağılacaktır.

Gazeteye de günün en işlek saatinde bir cip girer, içinden bir albay iner, ya paydos düdüğünü çalar ya da terastakilere ince ayar çekerdi. Düzeltme servisinde çalışmaya, en azından (kendi adıma) böyle bir muameleye maruz kalmamak için değerdi. Cağaloğlu’nda gazetelere eklemlenmiş kitap yayıncıları da o günlerde, diklenmiş gibi afra tafra yaysalar da kafasının dikine başkaldıran hiçbir zat-ı muhtereme rastlamadım ben. Hiçbiri “namus belasına” Salman Rüşdi’nin Şeytan Ayetleri’ni yayımlayamadı. Gazete sayfaları değiştirilir, bazı haberler çıkarılır, yerlerine karaya vuran-zavallı-balina-yunus-kaplumbağa haberleri, azalan yeşillikler, hapishanelerin kötü durumu, döviz kurları, havanın, suyun kirlenmesi falan konulurdu. Melih Cevdet Anday da, haftanın belli bir gününde gazeteye gelir, tükenmez kalemle, düzgün el yazısıyla yazılmış, hiçbir kelimesi çizilmemiş, değiştirilmemiş üç dört sayfalık fikir yazısını getirirdi. Buğday tenli, tombulca, kayzer bıyıkları kırlaşmış bir adamdı; gözlerinden, açık renk trençkotundan çok, yüksek ökçeli, topuklu ayakkabıları dikkatimi çekerdi. Boyuyla meselesi vardı, bakışı soğuktu, tepelerden bakmak istiyordu belki ama ilgi duyduğu güzel gözlü, canlı, sıcak genç kadın hiç de uzun boylu değildi. (Hariri, Sapiens’in dedikodu gereksinimiyle dili yarattığını yazar!)

Çaycı Dursun’un koridorunda, gazetenin arşivine dönüştürülen eski mürettiphanenin merdivenlerinde pusuya yattığımda, Vedat Günyol’un koltuğunun altında siyah küçük çantası, duvarlara sinerek, ürkek, çekingen, kimseye selam vermeden muhasebeye doğru yürüdüğünü görürdüm. Gazetede çalışmaya başladığım yıllarda sanat-kültür servisinin şefi Doğan Hızlan’dı, yardımcısı Salim Alpaslan, sonra sırasıyla Aydın Emeç, Celal Başlangıç, Handan getirildiler o göreve. Her birinin ihtiyaç duyduğu dış kadrosu, ziyaretçileri vardı. Nasıl unuturum? Görevli afacan bir memur imzalayıp masasına götürdüğüm Ters Adam’ı elinde sallayarak “Sen ne hakla roman yazarsın?” diye üstüme yürümüş, yetinmemiş, sayfanın özetle sütununa alelacele romanı kötüleme yazısı yerleştirmişti. Demek ki bazıları aileden değildi! Yazıişleri Müdürü yazıyı görünce pikajdan sökmüş, yırtıp çöp bidonuna atmıştı. Yayımlanışından otuz yıl sonra “kült” olduğu söylenen romanın yazarına, gizlenmiş birileri tarafından “öl” emri gönderilmişti. Sadece kurşunla değil, temiz bir cinayet istiyorsanız, yazarları yaşarlarken “yok sayarak” da öldürebilirsiniz. Ama anlatmak-yazmak, bir takıntıdır. En güçlü hayvan aslanı bile eğlendirsin diye oynatırlar. Sirklerde evcilleştirilip oynatılan kurt hiç gördünüz mü siz?

Yanılmıyorsam 90’lı yılların sonunda operasyon başlamıştı, gazetelerde gazetelerin güvencesi ve temel kuralı olan haber mahrecinin-imzasının mutlak kullanımına hızla son verildi; kapı açıldı, gazetelere ajan, casus, emir taşıyıcısı, dezenformasyon (yanıltma haber) elemanları alındı. Okurun gözünde operasyon elemanlarına itibar kazandırmak, bu kişileri cilalamak, parlatmak için üniversite olmayan üniversitelerden profesörlük, doçentlik, öğretim görevlisi unvanları ya da ödüller verildi. (Çanakkale’yi 1915’de geçemeyen Kraliyet Harp Okulu mezunu Winston Churchill’e de 1953 Nobel Edebiyat Ödülü verildi.) Emir dışarıdan, uygulama içerdendi. Bu arada bazı edebiyat elemanları da edebiyat tarihinde görülmemiş satışa, üne ulaştırıldılar. Basın-medya dairesi ile edebiyat dairesi ortak çalışıyordu. Teknolojisi geliştirilmiş aynı düdükten çalıyorlardı. Komplo; değerli yazarların, araştırmacıların, düşünürlerin, denemecilerin, eleştirmenlerin hayatiyetine son verdi. Tuhaf bir dönem başladı. Konuşamayanlar (kavga, küfür etseler de) medyada konuşturuluyorlar, fikirsizler fikir belirtiyorlar, yazamayanlara (anadillerini bilmeseler de) yazdırılıyordu. Aykırı sesler, komploculukla, ırkçılıkla, faşistlikle, ulusçulukla falan suçlandılar. Akıl alt edilince herkes papağan gibi aynı hedefleri şakımaya başladı. Bu sefer, paydos düdüğünü, cipten inen albay değil de, genel kamuoyu kanaati çalmıştı. Müthiş esnek, bazen aldatıldıklarını söyleyen, demokrat, barışsever, hak sever, demokrat ve özgürlükçü kanaat önderleri vardı artık.

Peki ama Anday 70’li yıllardan önce yazdığı Gizli Emir’de geçmişten geleceğe değişmeyen durumu görmüş müydü? Görmüşse neyi yazmıştı? Yazarlık hamurunun sırlarından biri de, normale normal olmayan yollardan varmaktır. Garip Akımı’yla başlayan şairliği yazdığı on romana rağmen nesirden önde giden Melih Cevdet Anday, basit kişilerin paranoya deyip geçeceği duraklarda ısrarla durup beklemiş, mizaha başvurarak, roman atmosferi yaratmaya çalışarak şaman edasıyla somut dünyayı-gerçekliği dolayımlı tanımlamıştır. Yazarlar bir şeyi yazmadan -temele oturtmadan- ilerdeki şeyi yazamazlar. Anday’ın kendisi bizzat Gizli Emir’in muhatabıydı belki! Ne tesadüf, kadın uğruna dövüştüğü konuşkan, hatip Çetin Altan da aynı minvalde Büyük Gözaltı’yı yazmıştı (Bilgi Yay., 1972.) (Her iki romanın yan yana okunmasını tavsiye ederim.) Ç. Altan yazdığı ilk romanı “Ben aslında ipekböceğini kozasının içindeyken öldürmüştüm. Başka türlü kumaş dokunamıyordu, ne yapayım…” cümleleriyle bitirir, ama bu romanı güncellemek için “Anne de babaanneden yana çıkardı. Ben nasıl bazen bir o tarafla, bir bu tarafla işbirliğine girişiyorsam; anne de bazen bana karşı babaanneyle işbirliğine girişirdi” cümlelerine dönmek gerekir.

Melih Cevdet Anday romanında hiçbir şeyi açmayan, zorlamayan, hiçbir şeyi somutlaştırmayan konuşma halkalarından zıpzıp atlayıp meslek gruplarının temsili anlatısıyla bütünleşerek, zihinler arası etkileşimin yazıda ortadan kalkmasına sebep olur; bu yöntem, fonetik alfabenin göz ile kulak arasında semantik anlam ile görsel kod arasında bir kopukluk yaratması gibi, emri ortadan kaldırmaya, hafife almaya, silikleştirmeye (de) yarar. Anday zaten kaynağı anlaşılmaz emrin ne olduğunun gizli kalmasını kabalist tavırla doğru bulur. Simgesi (veya alâmetifarikası) emir olan romanda, futbol deyimiyle söylersek, Anday, asıl meseleyi taca atmıştır. Ortada olan, saha ve emir atmosferidir. Bilinmeyene bilinenden daha çok itaat eder insanlar. Bu açıdan bakınca sahne kulisi tamamen siyasi olan roman, sanılanın aksine karşı gözüktüğü şeye taraftar, bağımlı, tutucudur. Emrin kademelerini yükselttiğimizde insanlar arası en işlevsel mekanizma ölümdür, tüm toplumsal, siyasi emirler ona asılır. Yazar bu bağı koparmaz, ilmik üstüne ilmik atar, örer. Bekleyenler kendi aralarında neyi konuşurlarsa konuşsunlar, işlerinin gereğini, makine gibi sürdürürler.

Gizli Emir’i başka türlü okumak elbette mümkündür. Okumak, bir romanın dediği kadar demediğini de okumaktır. Olduğu şeyden hareketle olmadığı şeye de zihinsel hareket canlandırır iyi kitap. Kendi sınırlarının dışına taşar. Eleştirmenin yaratıcı ve sanatçı tarafı burada başlar; üstünde durduğu eseri aşar. Yazarın, okurun, eleştirmenin dilsel ve kültürel yakınlık kurduğu andır bu. Ben buradan, sen oradan, o bir başka yandan çekiştirir; üç iç kenarlı açı, üçgeni zorlayarak özgün ve geniş bir dünyaya açılır. Romanın kurgusu hatta romanın kendisi bunun için vardır. Haberlerin yazılışı ile romanların yazılışı bunun için temelden farklıdır; gazeteciden, her ne kadar özense de, romancı çıkmaz.

Öldürmenin maliyeti kimilerine ucuz. Şimdilerde her bir yanda öldürülenler kaldırılıyor, götürülüyor; insanlar (10 milyon) kitleler -panik, korku, sefalet halinde- bir yerden başka bir yere kaçıyor… Hep acı hep acı. Sorun sadece enerji kaynakları olsaydı, tüm dünya ülkelerinin kesesinden uzaya ortaklaşa büyük bir ayna konur, Güneş’ten Dünya’ya bedava, evladiyelik enerji sağlanırdı. Dünya bütün insanlarıyla sınırsız birleşirdi. 70’lı yıllarda önerilen bu proje uygulanmadı. (Bkz: Popüler Science muadili, eski Tübitak’ın Bilim ve Teknik dergisi koleksiyonları.) Gezegenlere, madenlere, kuantuma, Samanyolu’nun merkezindeki karadeliğe ilgi daha fazla. Oxford, Cambridge üniversitelerinden mezun, fizikçi, matematikçi, evrenbilimci, astronom biçare Stephen Hawking, herhalde ayküsü hepimizden daha düşük olduğu için (!) evrene bakınmış bakınmış, “There is no God” demiş. Solucan deliğinden geçse bile cennete transfer olamayacaktır kâfir! Mesleği (işkence aleti) haç marangozluğu ve peygamberlik olan Nasıralı İsa da, paracıların iğne deliğinden cennete sıvışamayacaklarını söylemiştir. Evet, düşüncenin ve pratiğin dünyası behemehal revize edilmelidir. İnsanlar yükseliş merdivenini değiştirmeli, başka tür basamakları tırmanmalıdır.

Meşru tutkular, evrensel niyet taşıyan yaratımlar gibi edebiyat da, kökünü gerçeklerden alır. Alain Badiou Küçük Panteon adlı kitabının daha girişinde gözlerimizi dört açtırarak hayranlıkla okuttuğu satırlarında felsefenin bizden üzgün tutkular kadehini uzaklaştırdığını ve bize acımanın vefalı bir duygulanım olmadığını, mağduriyetin düşünce için çıkış noktası vermediğini öğrettiğini yazar. Felsefeye ilgisi belirgin olan Melih Cevdet Anday da Gizli Emir’de hiçbir çıkış noktası göstermez. Bir topluluk, bir sürü halet-i ruhiyesi yaşanır. Kimse toplumsal konumunu birilerinin lehine, kendisinin aleyhine değiştirmek istemez. Sürüdekiler, var olup olmadığı bile henüz belli olmayan, niteliği bilinmeyen emre, emir kendilerine gelmeden itaat ederler. Hatta emir böylece kendileri tarafından (konunun çevresinde diyaloglar kurularak) hazırlanmakta, yazılmaktadır. Türkiyeli Gizli Emir; Beckett’in Godot’sundan ziyade Dino Buzzati’nin Tatar Çölü romanıyla uzaktan köprü kurar.

Gazeteler gece yarısı sizin okuyamadığınız hangi sayfayı emirle değiştirmişse, gerçek oradadır. Tıpkı gözden kaçırılan, birilerine alan açmak için hassaten (çöpe atılan) okutulmayan bazı edebiyat eserleri gibi…