Ginsberg, Süper-Komünist

Allen Ginsberg’ü diğer beatniklerden ayıran en önemli şey herhalde Amerikan ideolojisini radikal bir biçimde reddetmesi ve zıt kutba, komünizme her zaman yakın durmasıdır… Beat kuşağı yazarları içinde Küba’ya ve Çin’e giden, Amerika’nın baş düşmanlarını ziyaret ve tecrübe eden tek kişi de oydu.

Allen Ginsberg’ü diğer beatniklerden ayıran en önemli şey herhalde Amerikan ideolojisini radikal bir biçimde reddetmesi ve zıt kutba, komünizme her zaman yakın durmasıdır. Alternatif bir yaşam sürme, bir karşı-kültür oluşturma derdinde olan Beat kuşağı üyelerinin çoğu -birçok Amerikalı ‘yazar’ gibi- Amerikan sistemini radikal bir biçimde eleştirmektense, Amerika’nın kurucu ilkelerine inanıp, küçük reformlar talep etme peşindeydiler ve aslında, günün sonunda, ‘Amerikan’ tarzı bir güya-bireyciliği savunuyorlardı. Ginsberg ise, herhalde Komünist Parti üyesi annesinin de etkisiyle, Amerikanizmi reddetmek konusunda daha radikaldi. Bu yüzden Beat kuşağı yazarları içinde Küba’ya ve Çin’e giden, Amerika’nın baş düşmanlarını ziyaret ve tecrübe eden tek kişi oydu. Siyasi açıdan ‘lümpen’e denk düşen (‘kendin ol ve yola çık dostum’ düzeyinde bir dünya görüşüne sahip olan) Jack Kerouac’ın Yolda’da Ginsberg’den güya-alaycı bir tavırla ‘Carlo Marx’ diye bahsetmesi de, Ginsberg’ün Beat’ler arasında durduğu özel ve güzel yerin ifadesidir herhalde.

Ginsberg’ü özel ve güzel kılan bir diğer şey de şuydu: Ginsberg aslında ‘komünist’ler arasında da kendini evinde ve rahat hissetmiyor ve tam bir ‘serseri’ yazar olarak Amerika’ya musallat olduğu gibi, komünistlere de musallat oluyordu. Büyük bir sevgi duyduğu Küba’ya gittiğinde, mesela, Küba’nın özellikle de eşcinsellere uyguladığı baskılara karşı konuşmalar yapmış, Che Guevara’nın ‘tatlı’ olduğunu söylemiş, Küba rejiminin ‘muhalif’ yazarlara uyguladığı devlet sansürünün kaldırılmasını istemiş ve bu yüzden de kapı dışarı edilmişti. Castro’nun yakın zamanda ölümünden sonra çok konuşulan bu rejim baskısı meselesini Ginsberg, bu baskıların karşısına bir alternatif olarak Amerikan tarzı yaşamı koymadan, açıkça eleştirmişti. Ütopya kurmak üzere yola çıkan devrimcilerin, devrimi bir kez yaptıktan sonra birer devrim subayına dönüşüp, muhafazakarlaşmasının tehlikelerini açıkça görmüş ama bunun karşısında devrime ve değişime olan inancını da yitirmemişti. Aslında Ginsberg gittiği ve yaşadığı her yerde bir ‘kafa’ devrimini savunuyordu.

Birkaç yıl önce Ginsberg’ün toplu yazıları Toplu Halüsinasyon adıyla yayınlanmıştı ve ben o kitapla ilgili yazdığım yazıya “Yeni Bir Kafa İçin Ginsberg” adını vermiştim. Zira o yazılarda da hem Amerika’yı hem de komünist devletlerdeki baskıları eleştiren Ginsberg insanları bir kafa değişimine, eski dünyanın değerlerini radikal bir dönüşüme uğratacak bir bilinç açılmasına davet ediyordu. Komünizmin kolektif refah hedefinin içine bireysel özgürlük hedefini ve Doğu mistisizminin kozmik bilincini özgürce yerleştiriyor ve meselenin bir sistemde takılıp kalmadan, hakiki ve özgür bir varoluş için serbestçe bütün sistemleri birbirine karıştırabilmek, sistemler arası geçişken oluşumları sürdürebilmek olduğunu söylüyordu. Hiçbir yaşam biçiminin muhafızı ve subayı olmayıp, şimdilerde Deleuze’le özdeşleştirilen akışkan bir varoluşu, bir kaçış çizgisini sürdürmeyi arzu ediyordu. Kolektif tarafı unutan Amerikan bireyciliğini de, bireyseli unutabilen ‘Sovyet’ modeli kolektivizmi de, mistisizme hiç pay vermeyen rasyonalizmi de, dünyadaki rasyonel bağları unutan ‘new-age’ soslu bir mistisizmi de kabul etmiyordu.

Ginsberg’ün meşhur “Uluma”sı da işte bütün bu eklektik ve akışkan hali edebiyata tercüme etmişti. Devlet denilen şeyin özne üzerinde kurduğu bütün tahakkümlere, devletin bin bir çeşit ideolojik ve kültürel aygıtına karşı gerçek bir uluma haliydi bu uzun şiir. Ginsberg’ün ‘akıl hastanesi’nde tanıştığı Carl Solomon’a adanmıştı. Ve aslında Carl Solomon biraz da Ginsberg’ün ‘komünist parti üyesi’ paranoid-şizofren annesinin temsilcisiydi. Dağınık bir Jazz ritmi eşliğinde, nefes nefese bir sesle, kendi kuşağına tanıklık ediyordu Ginsberg: ‘Molok’ adını verdiği kötücül, endüstriyel-askeri kontrol makinesinin karşısında duran serserileri, bohemleri, şairleri, meczupları, yeraltı sakinlerini, anti-militaristleri, şizofrenleri, müptelaları, beatnikleri, mistikleri, eşcinselleri, zencileri, free-sekscileri ve süper-komünistleri anlatıyordu. Bu ‘süper-komünist’ lafı, “Uluma”da aynen geçiyor: “Union Square’de süper-komünist bildiriler dağıtanlar.”

Süper-komünistle neyi kast ediyor tam bilmiyorum ama şöyle bir şey olabilir: Komünizmi akla hayale gelebilecek bütün tuhaflıkları barındıran bir süper-özgürlükler diyarı olarak tahayyül edenler. Şirketçi kapitalizmin de, devletçi komünizmin de ötesine geçen bir süper-özgürlük diyarı. Kontrol mekanizmaları karşısında akışkan bir varoluşu savunan bir sürekli devrim hali olarak komünizm. Bu anlamda Ginsberg bir süper-komünistti. Daha Deleuze ortalarda yokken, Deleuzyen olan bir komünistti. Daha Sitüasyonistler ortaya çıkmadan radikal avangardı ve sosyalizmi birleştiren bir sitüasyonistti. “Uluma”nın sonunda dünyadaki her şeyi ‘kutsal’ ilan etmekten çekinmeyen bir komünist. Ginsberg için ‘burun’ bile kutsaldır ama dünyevi bir kutsallıktır bu, şimdi ve burada kutsal bir şey, öte alemlerde değil. Ve bu kutsallığı zedeleyecek bütün sistemler Molok’tur; endüstriyel, askeri ve muhafazakar kompleksin bir parçasıdır.

Mevzuyu şimdiye bağlayarak bitireyim: şu aralar dünyayı ve Türkiye denilen ülkeyi feci bir kapitalist muhafazakarlık, bir Molok hali iyiden iyiye kaplamışken, Ginsberg’ün özgürlükçü komünizmi hissettiren metinlerini tekrar okumak zihin açıcı olacaktır. Zaten daha önce başka bir yazıda da söylemiştim: Ginsberg’ün metinleri zihin açıcı bir madde gibidir. Sabahları uyuşukluğu dağıtır, geceleri uyku kaçırır ve insana kötü olan her şeyi gösterirken iyi şeylerin ihtimalini de hissettirir. Gramsci’nin dediği gibi: aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği.

Not: Bu yazı ilk olarak Peyniraltı Edebiyatı‘nın Ginsberg özel sayısında yayınlanmıştır.