Gezi’den Koronavirüse İki Görme Fenomeni

Bulunduğumuz çağın koşulları içinde pandemi sürecinin yaşattığı güçlü deneyimler kolektif algıda başlayan heyelanı ileriye taşıma fırsatı sunuyor.

Adana’da, aile evimde, (böyle bir ayrıcalığa sahip) herkes gibi karantinadayım. Elimde kitap, masada rakı bahçede oturuyorum. Nisan’ın Mayıs’a bu denli hızlı yuvarlandığı başka bir deneyimim oldu mu diye düşünürken komşudan İbrahim Tatlıses duyuluyor:

Kim bu gözlerindeki yabancı
Yaralar beni yüreğimden
Hani ben olacaktım yalancı
Başının tacı
[1]

Komşunun tüm sokağa yaptığı bu yayın sürerken ben de koronavirüs pandemisi sırasında ve sonrasında umutsuzluk kaynağı olma potansiyeli taşıyan iki eğilim üzerine deftere notlar tutuyorum. Elbette umutsuzluğu koşullayan sayısız başka durumlar söz konusu olabilir. Fakat bu yazının birazdan sözü edilecek iki kaynağı seçmesi belli bir söylem etrafında dolaşıyor olmasından: “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” Eğilimlerden ilki, sürecin sunduğu tablodan hareketle hak verilecek çıkarımlar yapan güçlü kalemlerin kötümser tonalitesini içeriyor. Diğeri de sade bireyin normalleşme sürecinde hızla eskiye dönülebilmesi karşısında yaşadığı şaşkınlıkla dillendirdiklerini içeriyor.

Hayatımızın orta yerine sert biçimde düşen salgının ilk günlerinden itibaren çeşitli çevrelerce  değerlendirmeler yapılmaya başlanmıştı. Karantina koşullarında yaşadığımız güçlü deneyimlerle birlikte bu kritik örüntüsü de bizi düşünsel efora zorladı, zorluyor. Fakat bu ilk kategori içinde bazı tonlar var ki tüm kuramsal gücüne rağmen duyanı mesafelenmeye iten bir hal arz ediyor. Bu profillerden birincisi, yaşadığımız mevcut durumun nasıl seyirler izleyeceğine dair yüksek belirlenimlere sahip. Tüm değişkenlerin hesaba katıldığına dair tam bir özgüven söz konusu. Şeylerin, kendisinin geçeceğini zannettiği yer ve yollardan geçeceğine dair sonsuz bir güveni var. Bir anlamda Tanrı konumuna yerleşmek yani… Fakat bu konuma ikna olmak için kelamdan fazlasına ihtiyaç var maalesef. Bu yaklaşım sadece kendini bağlayan bir hal arz etse dinler ya da okur geçerdim. Ama küçük bir değini istiyordu. Zira kolektif güzergahların geçtiği bedenimizi (bu anlamda) aciz bir konuma yerleştirmenin kimseye bir faydası yok.

İlk kategori içindeki diğer bir profile geçerken hemen şunu belirteyim: elbette sürecin taşıdığı olası yeni tehlikeler, denetim mekanizmalarının rızaya dayalı bir biçimde maksimize edilmesi ve yeni biçimlerinin işlerlik kazanması (ve kalıcılaşması), yaşamın hayatta kalmaya indirgenmesi, pandeminin kapitalizme ve otoriter iktidarlara altın tepside fırsatlar sunması, tekno-totaliter aşırılıkların ve yeni faşizmlerin yaşanabilecek olması vs. gibi durumları göz ardı ediyor değilim. Fakat bazen öyle bir zihinsel örüntü kuruluyor ki sanki iktidarın tüm kurgu ve teknik yeteneklerine dışsal bir sürprizin, kolektif kudreti açığa çıkarabilen başka bir sürprizle karşılaşamayacağını salık veren bir tablonun içinde dolaşıyor gibi hissediyorum. Bu profile de değinmek konusunda cüret gösteremeyip, dinleyip ya da okuyup geçebilirdim. Ama politik alanın potansiyellerini daralttığı ya da tıkadığı oranda herhangi bir eğilimin yaratıcı bir etki taşımayacağını düşünmek gerekir. ‘İstemek’ sözcüğü dağarcığımızda yerini koruduğu sürece ‘aklın kötümserliğini’ söyleyenlerin hassas ve sorumlu hissetmesi gerekmez mi? Her şey bir kenara bir konuşmanın, bir yazının atmosferi az şey değildir.

İkinci kategori de karşılaştığımız gündelik davranışlar karşısındaki reflekslerimizi içeriyor. Örneğin, kısıtlamaların kalkmasıyla birlikte parklardaki kalabalıklarla ya da çeşitli kamusal mekanlar veya çalışma alanlarındaki aynılıkla karşılaşan bireyin “Hani hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı” gibi serzenişlerini duyuyoruz[2]. “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” cümlesinin “Hani hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı” cümlesine dönüşmesi hepimize bir yerlerden tanıdık geliyor olmalı. Gezi direnişi sırasında ve onu takip eden yıllarda aynı sırayla işitmiştik bunları. İnsanlar yaşanan deneyimin gücünden olsa gerek böylesi tarihsel kırılmalarda gözlemlenebilir büyük dönüşümler bekliyor. Değişen hükümetler, yeni iktisadi formlar, kültürel heyelanlar gibi… Gezi’yi düşündüğümüzde yersiz beklentiler olmayabilir bunlar tabii. Fakat toplumsal dönüşümleri sadece böylesi sonuçlarla değerlendirmek bazı şeyleri gözden kaçırmamıza neden olabilir. Bu tip tarihsel kırılmalara eşlik eden diğer boyutlardan söz etmeden hemen şunu belirteyim: Hiçbir sözcük kombinasyonu yok ki Gezi’den sonra değişen bir şey olmadığına ikna edebilen bir güçte olsun. Peki ama neydi eskisi gibi olmayan? Nedir “eskisi gibi olmayacak” olan?

Fransız filozoflar Gilles Deleuze ve Felix Guattari  68 Mayıs’ından yıllar sonra birlikte “68 Mayıs’ı Yaşanmadı” başlıklı bir metin kaleme alırlar. Bu yazıda 68’de asıl önemli olanın diğer birçok şeyden ziyade “bir görüş fenomeni olması” olduğundan söz ederler:

“Sanki bir toplum birdenbire kendindeki hoş görülemez olanı ve başka bir şeyin olabilirliğini görecekti. ‘Mümkün, yoksa boğuluyorum…’ biçimindeki kolektif bir fenomendi. Mümkün ön-varolmuyor olay tarafından yaratılıyor. Bu bir yaşam meselesi. Olay yeni bir varoluş yaratıyor, yeni bir öznellik üretiyor.”[3]

Yazının devamı, Fransız toplumunun, kendisinde başka bir topluma dönüşebilme potansiyelini görmesi ve bunu talep etmesine karşın yeni bir öznellik üretebilmekteki güçsüzlüğünden söz ederek devam ediyor. Alıntının “Mümkün, yoksa boğuluyorum” cümlesindeki “mümkün” politik bir sorunsalı ifade ediyor. Başka bir yerde Deleuze şunu ifade eder: “Politika etken bir deneydir; çünkü bir çizginin ne tarafa döneceğini önceden kestirmek mümkün değildir.” Başta çaresizliği de hatırlatma ihtimali varmış gibi duran bu cümleye hemen ardından şu cümle eşlik ediyor: “Fakat çizgiyi her yerden tamamen geçirmek ‘mümkün’dür” (tırnak içindeki vurgu Deleuze’e ait).[4] Değişme arzusuyla kaynayan bir toplumda, “olanaklı olanı verin yoksa nefes alamıyorum” diyen bir toplumda, “beden ile, zaman ile, cinsellik ile, ortam ile, kültür ile çalışma ile yeni ilişkiler” önermek mümkündür. Fakat yine aynı izleğe göre ‘yeni’ olan yaratmayı gerektirir, yaratıcılığı gerektirir. Gezi direnişini yaşamış herhangi bir beden bu değerlendirmenin Gezi ve sonrasına dair güçlü bir paralellik taşıdığını hissedebiliyordur. Fakat Gezi sonrası politik alanın başarıları ya da başarısızlıkları bu yazının kapsamı içerisinde değil. Beni yukarıda alıntıladığım pasajda ilgilendiren daha çok, “hoş görülemez olanı,” “başka bir şeyin olabilirliğini görecekti” ifadeleri. Dayanılamaz olanı, katlanılamaz olanı görmek... Yani bir olayı görme eylemi olarak okumak… Peki nedir görmek?

Bu soruya Deleuze yine kendisinin çağdaşı olan Michel Foucault dolayımıyla yanıt verir. Foucault üzerine verdiği derslerde Deleuze, görmenin gözün ampirik bir kullanımından öte bir şey olduğunu açıklamaya çalışır. Yani görmek sadece önümüze çıkan cisimlerin retinamıza yansıdığı fiziksel süreçten ibaret değildir. Görmek bunun ötesinde görünürlüklerin oluşturulmasıdır. “Görünürlükler, yalnızca diğerleri gibi bir veri değildir; onlar bir çağda yapılanların ve ‘katlanılanların’ ışığa çıkmasını mümkün kılan ışık koşullarıdır”(vurgu bana ait).[5] Ve “Bir görme rejimi, bir dönemi oluşturan her şeyin koşuludur.” Hoş görülemez olanın hoş görülmesi, dayanılamaz olanın yumuşatılması yahut  katlanılamaz olana katlanabilir olma durumu bir çağın ışık rejimine bağlıdır. Algı, bilinç, bellek, zaman/süre vb. başlıklarda külliyat ören bir başka filozof Henri Bergson, algı süreçlerinin ve bizim dünyayla kurduğumuz ilişkinin ihtiyaçlarımızı ya da daha genel olarak işlevlerimizi ilgilendirmeyen şeyin ortadan kaldırıldığı bir tarzda işlediğini gösterir. “Bilincimiz, bu dünyanın bazı bölümlerine o da ancak bazı taraflardan erişir. Bilinç –dışsal algı durumunda- özellikle bu tercihte kendini gösterir. Ama, bizim bilinçli algımızın bu zorunlu cılızlığında pozitif bir yan vardır ve bu da tine işaret etmektedir: Bu, (sözcüğün etimolojik anlamında) ayırt etmedir.”[6] Bergson felsefesinin özgürleşme problemine nasıl temas ettiğini işlemek bu yazıyı aşan bir durum. Fakat şimdilik şöylesi bir cümle kurarak yetineyim: İnsanlar ayırt ettikleriyle ayırt edilirler. Buna benzer şekilde bir çağ da ayırt ettikleriyle ayırt edilir. Örneğin, 17. yüzyılda deliler ile serseriler, dilenciler, dışlanmışlar ve işsizler  benzeştiriliyorsa bunu bir körlük olarak değil o yüzyılın deliliği görme tarzı olarak okumak gerekir. Bir çağ delilerle diğerlerini benzetmişse ya da daha genel anlamda görünürlük alanlarını buradan hareketle kurmuşsa bunu “kolektif bir duyarlık adına yapmıştır.” Bunun temelinde ‘kolektif bir algı’ yatar.[7]

Peki tüm bunlar içinde bulunduğumuz pandemiyi düşündüğümüzde ne anlam taşıyor? Gezi’den koronavirüse kurmaya çalıştığım bu hat elbette iki olayın tekilliğini birbiri içinde eritme maksadı taşımıyor. İkisi farklı olaylar.[8] Fakat aralarında kurabileceğimiz ilişkiler bize yapılabilecekler konusunda bir şey önerebilir: Başka bir bakışa yerleşmek. Bulunduğumuz çağın koşulları içinde pandemi sürecinin yaşattığı güçlü deneyimler kolektif algıda başlayan heyelanı ileriye taşıma fırsatı sunuyor. Genel anlamda başımıza gelen herhangi bir şeyin ‘olay’ karakteri “düşünmeye zorlayan bir dışarısı ile karşılaşma” ile koşullanır.[9] Elbette ne virüs ne de daha genel anlamda salgın yeni bir durum değil. Filozoflarca zaten üzerine düşünülmüş şeyler illa ki saptanabilir. Fakat bunun kolektif düzeyde gerçekleşebildiğini görmek ve bunu derinleştirebilmek her koşulda düşüncenin nöbetini gerektirir gibi duruyor. Bu nöbetin ışığında bakışımızdaki dönüşümün izlerini takip etmek gerekir. Madem ki “görmek, tüm eylemlerin ve tüm tutkuların vs. ortaya çıkmasının bir koşuludur,”[10] öyleyse kolektif algıdaki genleşmeyi ya da kolektif duyarlıktaki başkalaşımı sürdürmek için çabalamalıyız. Varsa olayın hem sözce hem de görme rejimlerindeki farklılaştırıcı etkisini durdurmamak gerekir. Gezi ile koronavirüs deneyimimiz arasında ortak bir yön saptamak istesek belki de bu ‘durdurmamak’ olurdu. Gezide direniş sürerken durmamayı gerektiren durum, devrimci arzuların kendi güzergahlarında ketlenmemesini sağlayan bir hızlılığı yansıtıyordu. Salgın sürecinde ise bu hızlılık bir durağanlık içinden geçen görme olayına dair ‘mutlak hız’ı yansıtıyor.[11] Gezi direnişi sırasında duvarda gördüğümüz ‘slogan bulamadım’ yazılamasını hatırlayalım. ‘Slogan bulamadım’ yazılaması bu anlamda sözce ve görünürlük rejimlerine işlerlik kazandıran durdurucu eğilimlerden nükteli bir kaçışı da ifade ediyordu. Özellikle karantina sürecinin başlarından şu güne değin toplumda bir anlamda sanatsal bir eşik oluşturuluyor. Bir sanatçı gibi, görme rejimindeki gözeneklerle oynuyoruz. Katlanılamaz olanın üzerindeki perdeyi oradan oraya çekiştiriyoruz. Sanatçının stabil dönemlerde yapmaya çalıştığı görme ve sözce rejimlerine mayın döşeme işini gezegen ölçekli bir oluşta yaşama zemini doğuyor. Belki de biraz da bu yüzden bu tip zamanlarda sanatçılar durmaktan gocunmamalı. Daha genel düzeyde politik alan söz söyleme aceleciliğini dizginlemeli. Biraz durmalı ve kolektif görme performansına katılmalı. Oluşageleni temsilin katı düzleminde dondurmaktan kaçınmalı. Durdurmamak için durmak eylemi… “Çağımızda fevkalade yoksun olduğumuz şey” belki de budur.[12]

Şu ana kadarki söylediklerimden edilgin bir konumlanışın kurulduğu sonucu çıkartılmasın. Esas olarak müdahalenin olanaklarının koşullanması dert ediliyor. Mesele ne virüs ne de izolasyonun kendisi. Elbette hem canlı hem cansız olarak virüsün yerküre üzerindeki kendine has akışkanlığı (çoğu zaman gözlemlenebilir olmasa da) yeryüzünün bir anlamda kesintisiz bir bedenselliğe sahip olduğunu bir kez daha gösterdi. Fakat pratik bir yönden düşündüğümüzde mesele virüs değil. Mesele izolasyon da değil; izolasyon ilk elden kapanma görünümü sunmasa dahi her yerde mevcut. En ‘dışarıda’ göründüğümüz an bile kendi üzerine kapanmışlığı arz eden durumlarla baş edebilmek sorunları doğru koyabilmekten geçiyor.

Bir örnek üzerinden açacak olursak, sadece çevrimiçi bağlantıyla bir aradalık örmek zorunda kaldığımız zorunlu inziva deneyimimizi düşünelim. Siber bağlantılanma ile bedensel karşılaşmaların evreni birbirlerinin yerine ikame edilebilir mi, birbirine indirgenebilir mi ya da öncelik ilişkisi kurulabilir mi gibi sorular karşısındaki sezgiselliğimizin biraz daha esnediğini söyleyebiliriz. Bergsoncu terimlerle konuşursak, bu ikisi arasında doğa farkı mı yoksa derece farkı mı olduğunun ayırdına varmak konusunda biraz daha kabiliyet kazanmış olabiliriz. Verdiğim örneğin kendisi bu süreçteki deneyimimizden çıkarılacak örneklerden sadece bir tanesi. Örneğin kendisini başat bir sorun olarak koymuyorum. Dikkat kesilmeye çalıştığım nokta problemlerin doğru bir şekilde konulması konusundaki kolektif becerimizin artması olasılığı. Doğru problemlerin kurulması ve yanlış problemlerin ortadan kaldırılması özgürleşme sorunuyla at başı giden bir durumdur. Zira “gerçek özgürlük problemlerin ne olduğuna karar verebilme, onları kurabilme gücünde yatar.” [13] Hep hocanın verdiği problemi çözmeye çalışan öğrenci gibi bir tür kölelik durumunu terk etmek gerekir. Çözüme ihtiyaç duyulan yerde problemden mi bahsediliyor? Doğru konulmuş problemin, hatta icat edilmiş problemin zaten çözümünü de doğurduğundan söz ediliyor. Bergson’un matematik problemlerinden dem vurarak söylediği gibi: “Gerçekten büyük problemler ancak çözüldüklerinde ortaya konabilirler.” Problemlerin ortaya konmasına dair yeteneğin artabilme şansı bulmasının pratik anlamda verdiği umut Marx’ın şu cümlesinde de yankısını bulur: “İnsanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar.”[14] Antonio Negri’nin Deleuze’e yönelttiği “Hoş görülemez olanın yeryüzünden silinebilmesinin bir yolu var mıdır?”[15] sorusundaki nefes kesen arzuya güzergahlar çizebilmek isabetli problemler etrafında yaratacağımız akışlardan geçiyor.

“Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözüne zaten ikna idik. Koronavirüs pandemisinin başından karantinaya, normalleşme sürecinden şimdiye kadarki sürece kadar sadece not defterimin yüzeyini aşındırmayı amaçlayan düşüncelerin bir metne dönüşmesi için gösterilen tüm bu çaba ikinci cümleyi sarf etmekten kaçınmaya ikna etmek içindi. “Hani artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı” cümlesi ihtiyacımızı yansıtmadığı gibi bir yanılgıyı da ifade ediyor olabilir. Bir şey oldu ve “algılanamaz bir molekül, ağzı sıkı bir halk, bir sis yahut damla damla iri bir bulut… gerçekte hepsi değişti.”[16]

Yazı boyunca naif çabalarla ufkunu sezmeye çalıştığım Deleuze ‘görünür’ olanın bir nesneden ziyade parıldayan, ışık saçan bir şey olduğundan söz eder. Belki de bir tür eşikteyiz. Belki de gözlerimizdeki bu yabancı başka bir çağın parıltısıdır. Umutsuzluğu tanrılara bırakalım.

[1] Tatlıses gerçekten komşuda çalıyor. Ben dinliyor olsam çekinmez söylerdim. Hatta direkt söze girer sizi de bu dipnota sürüklemezdim. Fakat metnin ilerleyen kısımlarında ‘varoluş dışarıdan gelir’ yollu göndermeler ile komşudan duyulan şarkı sözünün metnin devindirici etkisini yaratması arasında hoş bir paralellik vardı. Ayrıca yine aynı karantina günlerinde babamla televizyonda gösterilen İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin ‘Serçelerin Şarkısı’ filmine denk geldik. Daha önce izlemiş olmama rağmen filmin birkaç yerinde İbrahim Tatlıses şarkısının duyulduğuna babamın uyarısıyla dikkat kesildim. Mutlak çekilme zamanlarında bir çeşit bağlantısallık yine de hükmünü sürüyor gibiydi, ne şahane!

[2] Elbette ölümün bizi öldürmeden bizden geçiyor olması tartışmanın ilk elden kayıtsız kalınamayacak bir boyutunu oluşturuyor ama pandemi sürecinde ölümle yüz yüze gelmiş bedenlerin yasakların kalkmasıyla birlikte risk devam etmesine rağmen parklarda vs. boy göstermesini, insan, Nazım’ın “yaşamak yani ağır bastığından” dizesiyle birlikte okumadan edemiyor.

[3] Gilles Deleuze, İki Delilik Rejimi Metinler ve Söyleşiler 1975-1995, çev. Mahir Ender Keskin, Bağlam Yayıncılık, s. 239

[4] Gilles Deleuze, Diyaloglar, çev. Ali Akay, Bağlam Yayıncılık, s.161

[5] Gilles Deleuze, Bilgi Foucault Üzerine Dersler, çev. Ayşegül Baran, Otonom Yayıncılık s.29

[6] Henri Bergson, Madde ve Bellek, çev. Işık Ergüden, Dost Kitabevi Yayınları, s. 30

[7] Gilles Deleuze, Bilgi-Foucault Üzerine Dersler, çev. Ayşegül Baran, Otonom Yayıncılık s.21

[8] Hatta Alain Badiou gibi bazı çağdaş filozoflar için koronavirüs pandemisi olay karakteri dahi taşımıyor. Fakat “olayı istemek,” “daima başımıza gelenlere karşı başımızı dik tutmak,” “başımıza gelene karşı daha aşağı durumda kalmamak” (Diyaloglar, Deleuze, s. 83) ve bu başa gelenden “çekip kurtarılacak olanlar” özgürleşme sorunuyla ilgili olduğundan koronavirüse olay değeri yüklemekte bir beis görmemek gerek. Franco “Bifo” Berardi’nin dediği gibi: “Andaki gizli mümkünü keşfetmeliyiz.”

[9] François Zourabichvili, Deleuze Sözlüğü, çev. Aziz Ufuk Kılıç, Say Yayınları, s. 114

[10] Gilles Deleuze, Bilgi-Foucault Üzerine Dersler, çev. Ayşegül Baran, Otonom Yayıncılık s.29

[11] Bu hız başka bir zamansallığın keşfinden geçiyor. Yani dünyayla kurduğumuz ilişkide her şeyi belirlenebilir ya da ölçülebilir kıstaslara tabi tuttuğumuz zaman kavrayışımızın dışında, yaşamla girdiğimiz ilişkiye göre genleşip sıkışabilen içsel zamanın (sürenin) hissedilir olması. Neşeyle dolduğumuzda yahut kederlendiğimizde, korktuğumuzda yahut umutla yüklendiğimizdeki farklı tempolarımızı düşünmeye çalışalım: Farklı hızlarda seyreden kestirilemez içselliğin zamanıyla karşılaşırız. Çölün ortasında asılı duruyor ve hareket etmiyor bile olsak, başkalaşabiliyor olmak zamanın bu başka türlü kavranmasından geçer. “Olanaklı olan, oluş ve olay, farklı hızlarda ya da azami hız ve yavaşlıkta hareket eden, ne zaman ne de mekan tarafından yönetilen bölgelere açılır.”(Lazzarato, 12. Dipnotta a.g.e, s. 30)

[12] Maurizio Lazzarato, Marcel Duchamp ve İşin Reddi, çev. Sercan Çalcı, Kolektif Kitap, 2019, s. 70

[13] Gilles Deleuze, Bergsonculuk, çev. Hakan Yücefer, Otonom Yayıncılık, s. 55

[14] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, 2005, s.40

[15] Gilles Deleuze, Müzakereler, çev. İnci Uysal, Norgunk Yayıncılık, s. 178

[16] Gilles Deleuze, Diyaloglar, çev. Ali Akay, Bağlam Yayıncılık, s. 84