“Gene Aşk”: Bir Palimpsest mi?

En “İngiliz” romanlarında bile, Afrika’nın o yola gelmez sıcak yüreğinin, satırların altında küçük trampetler gibi tıpır tıpır attığını duyabilirsiniz. Aynı şey duygular için de geçerlidir. Orta yaş üzerindeki bir kadının aşk ve cinsellikle ilgili duygu ve düşüncelerini bu denli açıklık ve gözüpeklikle yazabilmesi bir cesaret işidir. Bu açıdan bir amazondur Doris Lessing.

“Çok okumuş ama ‘diplomasız’ bir yazar”: Doris Lessing

1919 doğumlu Doris Lessing, 2007 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığında 88 yaşında, yazarlık serüveninin doruğunda bir yazardı ve uzun yaşamı boyunca bu serüvenin kilometre taşları diyebileceğimiz pek çok önemli yapıta imza atmıştı. Geç gelen bir ödül diyebilir miyiz? Diyebiliriz. Onu –en azından- “Nobelli en yaşlı yazar” yapan bu ödül, Lessing’i olduğundan daha değerli ya da değersiz yapmadı kuşkusuz, ama dünya çapında tanınmasında önemli bir etken oldu. Onu ilk kez bir dergideki söyleşisiyle tanıdım, tahmin edileceği üzere ödülden hemen sonraydı, mütevazılığı ölçüsünde pırıltılı bir zekâyla, bilindik kalıpların dışında, dünyayı kadın olarak ama ‘salt kadın olmak’lığın ötesinde bir bilinçle kavrayan kadın yazarlardan biriyle, -gerçekten “yazar” olan bir “kadın yazar”la- karşı karşıya olduğumu hemen hissettim. Bugün artık rahatlıkla diyebilirim ki, Lessing beni yanıltmadı.

İlginç bir yaşamöyküsü var Doris Lessing’in. Bir İngiliz subayı olan babasının o sırada görev yaptığı Kirmanşah’ta dünyaya geliyor. Ailesiyle gittiği Rodezya’da (bir çiftlikte!) tam yirmi beş yıl yaşıyor, ancak 1949’da yani otuz yaşındayken İngiltere’ye yerleşme imkânı buluyor. İlginç bir yaşamöyküsü var, evet, ama bu yaşam parlak bir akademik kariyer falan içermiyor; oldu olası asi bir çocuk, on dört yaşında okumayı bırakıyor örneğin. (Belki de “okumaya başlıyor” demeli!) Resmi eğitimin her fırsatta eleştirdiği zararlı etkilerinden uzak kalmış olması, otuz yaşına kadar yaşadığı Afrika’daki gözlemleri, eşitsizliğe, yerli halkın yaşadığı acılara bire bir tanık oluşu, onun güçlü bir vicdanın yanı sıra önyargılardan, çağının ve ülkesinin tutum ve dogmalarından uzak, özgür bir kişilik geliştirmesindeki en önemli etkenler olmalı. İkinci Dünya Savaşı’nı Afrika’da yaşayan Lessing’in, otuz yaşında genç bir kadın olarak ülkesine adım attığı günlerde İngiltere, savaş sonrasının çalkantılar, rayına oturmamışlıklar ve arayışlarla dolu İngiltere’sidir. 2013 yılındaki ölümüne değin İngiltere’de sürdürecektir yaşamını.

Doğrudan doğruya özyaşamöyküsü olan ya da öyle denebilecek kitaplarının dışındaki romanlarının da büyük bir kısmı kendi yaşamından, Afrika’daki ve sonraki deneyimlerinden izler taşır. Yaşadığı gibi yazan yazarlardandır Doris Lessing! Rodezya’da geçen bir öyküyü anlattığı Türkü Söylüyor Otlar’dan, biçimi, kurgusu ve içeriğiyle son derece özgün bir roman olan ve başyapıtı olarak kabul edilen Altın Defter’e; son dönem yapıtlarından olan, bu yazıda inceleyeceğimiz Gene Aşk’tan, anı kitaplarına; fantezi türünden bilimkurguya değin uzanan geniş bir yapıt yelpazesine sahiptir. Yaşarken, bir sonraki kitabının niteliği konusunda tahmin yürütmenin olanaksız olduğu söylenen, hep farklı şeyler denemiş ve hep şaşırtan bir yazar olmuştur. Kalıpları, bağlanmayı sevmeyen bir yazara tam da yakışacağı gibi!

Belki bir soru, içimizde kalmaması için: Doris Lessing’in Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması bir hak teslimi miydi, yoksa Lessing’in, tüm ayrıksılığına karşın, konformizme bir miktar boyun eğmişliğinin bir göstergesi mi? Ben, ilkine inanmak istiyorum.

Gene Aşk: Bir Palimpsest (mi?)

Bir hesaplaşma kitabı, hüzünlü ama asla ağlamaklı olmayan bir serenat, belki bir yanardağın sessizliğe bürünmeden önceki son püskürüşü! İşte, Gene Aşk’la baş başayız. Söylemeliyim, iki kez okudum bu kitabı, üstelik çok uzak bir arayla da değil. Okumak zorundaydım, okumak zorunda kaldım demek daha doğru belki. İlk okumamda beni çok şaşırtan, âdeta musallat olan ama okumanın arası soğudukça giderek silikleşen bir tespitimin, bir keşif ya da keşif olduğunu sandığım şeyin, bir fikrin izini sürmek, doğru olduğundan, yalnızca bir algı yanılması olup olmadığından emin olmak için. İki okumamda da keyif aldım, -üstelik bir Tomris Uyar çevirisiydi-, güzel bir müziği iki kez dinlemekten, bir şiiri iki kez okumaktan veya bir filmi iki kez izlemekten sıkılmak ne kadar mümkünse o kadar sıkılabilirdim ancak. İki okumamda da: Aşk mıydı konu, insanoğlu ve kızının o pek süfli ve pek yüce tutkuları mı, zaman mı yoksa yaşlılık mı, sanatla, tiyatroyla, sanat çevreleriyle, bu bağlamda sanatın angajman ve finans sorunlarıyla ilgili bir roman mı, yoksa burjuva ailesi ve eğitim sistemiyle ilgili mi diye düşünerek. Şaşırmaya hazırdım: Biliyordum ki şaşırtmayı, bir şeyi anlatırken yanı sıra başka bir şeyi ya da şeyleri de anlatmayı seven bir yazardı Doris Lessing. Evet, hepsi vardı bu kitapta ama başka bir şey daha vardı. Üstü çığlık çığlığa boyanmış, örtülmüş, gizlenmiş bir palimpsest, bir “gölge” aşk, görmeyelim diye (mi) kavkılara sarılmış bir derin yara. Bir hastalığı anlatıyordu Lessing; yazmak iyileşmekse, yazarak kendini iyileştirmek için. Ama rüyalardaki simgeler gibi, yerine başka şeyler koyarak.

Belki de bir romanda ilk kez, yazar, okurlarından –kimi kez gerçek yaşamda yaptığımız gibi- bir gerçeği saklamaya çalışıyordu. Körkütük bir aşkı anlatıyordu ama âşık olduğu kişiyi gizliyordu. Bulunması için mi gizlemişti, yoksa bulunmasın diye mi? Edebi bir oyun mu söz konusuydu, bir inkâr mekanizması mı, yoksa –olasılıkla- pek insani başka şeyler mi vardı işin içinde? Benim için sır. Var mıydı başka bir bilen, benim gibi bir “acaba?” diyen, bir başka bulan? Bilmiyorum. Öyle iyi gizlenmişti ve öylesine kör gözüm parmağınaydı ki gerçek, yoksa ben mi bir rüya gördüm dedim ve tekrar, yanılmış olabilirim duygusuyla okudum bu kez. Ne yanıldığımdan, ne de yanılmadığımdan eminim hâlâ.

Kitabın konusunu kısaca özetlemek farz oldu sanırım: Romanın ana karakteri, olayların onun çevresinde döndüğü Sarah Durham, altmış beş yaşında, orta yaşını gerilerde bırakmış bir kadın yazar. Kendisine ait küçük bir tiyatroyu yönetiyor ekibiyle birlikte. Yirmi yıldır dul ve kendini işine vermiş. Romanın başlangıcı onun da içindeki boşluğu, örtülü duygularını, derinliklerini keşfetmesinin, kendiyle yüzleşmesinin başlangıcını oluşturuyor; öyle ki, öykü boyunca elinden iskandil hiç düşmüyor. İlk bakışta görülen şu: Sarah önce, oyunun başrol oyuncularından genç, yakışıklı, gönülçelen Bill’e, daha sonra da oyunun yönetmenine, yine kendinden genç, ama daha olgun yaşta denilebilecek Henry’ye âşık olur. Platonik aşklardır her ikisi de, karşılıklı olsalar ya da öyle görünseler de. Cinsellik daha çok ana karakterin düşüncelerinde irdelenir.

0000000064617-1

Öte yandan, bu öykünün içinde bir öykü daha vardır, son derece etkileyici bir öykü: Sahnelenen oyunun başkahramanı Julie Vairon’un öyküsü. Julie Vairon bir önceki yüzyılın sonlarına doğru egzotik bir ada olan Martinik’te doğmuş, Güney Fransa’da yaşamış, seksen yıl kadar önce ölmüş sıradışı bir kadın, bir melez, bir sanatçı, besteci ve ressam. Oyunun Sarah Durham tarafından yazılan metni bu talihsiz kadının günlüklerine dayanıyor ve oyun yine onun büyüleyici müziği eşliğinde sahneleniyor. Niye talihsiz? Julie zenci kanı taşıyor, bir Fransız sömürgesinde zenci bir anneyle bir Fransız subayının, doğal olarak yasadışı ilişkisi sonucunda dünyaya geliyor. Öte yandan, baba onu kabul etmese de maddi yönden destekliyor, iyi bir eğitim almasını sağlıyor, Julie böylelikle, entelektüel yeteneklerini sonuna kadar geliştirme olanağı buluyor. Piyano ve arp çalan, resim yapan, Stendhal ve Voltaire okuyan genç ve güzel Julie burada, annesiyle birlikte yaşadığı, salonu genç Fransız subaylarına açık evde, yakışıklı bir Fransız subayına (Paul) âşık olur ve onunla Fransa’ya kaçar. Neredeyse kaçınılmaz bir şekilde terkedilir, ikinci kez âşık olur (Rémy) , yine terkedilir. Her iki âşık da ailelerinin baskısına boyun eğmiş, Julie’yi kaderiyle baş başa bırakmışlardır. Julie yasadışı bir ilişkinin ürünü bir melezdir, yasadışı ilişkiler yaşamıştır, bu özelliklere vahşi ve gururlu tabiatı da eklenince, Fransız Rivierası’ndaki bu tutucu kasabada istenmeyen, netameli bir kişidir artık. Kitaptaki, onu betimleyen şu satırlar, Julie’nin idealleştirilmiş kişiliği hakkında bir miktar fikir verecektir sanıyorum: “Ortaya çıkan tabloda zeki, çekici bir kadından öte, istemese bile çevresindekileri tedirgin eden, onlara meydan okuyan, yaşamı boyunca düşmanlarının ağızlarına sakız olmuş, hiç ummadığı, hiç çabalamadığı halde erkekleri kendine âşık etmiş bir kadın görülüyor.”

Julie ormandaki taş bir evde tek başına yaşamakta, geçimini taşralı zengin ailelerin çocuklarına ders vererek, nota çoğaltarak, bir ölçüde de yaptığı beste ve resimlerle sağlamaktadır. Otuzlu yaşlarındayken, resimlerinin satıldığı basımevinin sahibi (Philippe) Julie’ye talip olur. Bu, genç kadına toplumsal onay kapısını da açacak bir öneridir. Julie basımevi sahibinin önerisini kabul eder ya da etmiş görünür, ancak bir süre sonra kendini evinin yakınlarındaki bir ırmağın ivintisine atarak intihar etmeyi seçecektir. Böyle bir imkân doğmuşken niçin kendini öldürme yolunu seçmiş olabilir Julie Varon? Günlüklerinden alınmış şu birkaç sözcük, bir ipucu olabilir belki: “İyi yürekli adam, bana göre değilsin sen, geceleri kayaların arasında bana kimin şarkı söylediğini bilmiyorsun ki…”

Julie romanda hem bir kurban, hem de reddettikleri ve seçtikleri üzerinden, seçme yapabilecek istence sahip biri olarak resmedilir. Ve bugün artık Fransızlar tarafından, ülkelerindeki “aydın savaşçı kadınlar” geleneğinin bir parçası olarak görülmektedir. Öyle ki, oyun ilk kez Fransa’da İngiliz-Fransız-Amerikan ortak yapımı olarak, bir zamanlar yaşadığı evin bahçesinde sahnelenecektir. (Julie Vairon’un, Proust’un Vinteuil’i gibi, kim olduğuna/kimden esinlenildiğine dair tahminler geliştirilen biri değil, tümüyle bir kurgu karakter olduğunu hatırlatalım.)

“Ben bu dirimsiz yaşama katlanamam. Çöle katlanamam.”
“Ah kim bir ateş tutabilir elinde, buzla kaplı Kafkasya’yı düşünürken?”

1989 yılına, romandaki zamana, yani Sarah  Durham’ın zamanına dönebiliriz artık. Kitabın başlarında bir tanışma/buluşma gerçekleşir. Buluşma Sarah’la, oyunun diğer yazarı da olan, Julie Vairon’u “keşfetme” ve “ünlendirme” adına ter dökmüş, ayrıca oyunun sponsorluğuna aday, elli yaşlarında taşralı bir İngiliz centilmeni olan Stephen arasındadır. Sarah ve Stephen arasında kısa sürede bir çekim ve ayrıksı bir dostluk oluşacaktır. Anlaşılır ki, Stephen Julie’ye, seksen yıl önce ölmüş bu kadına umutsuzca âşıktır. Bir yanıyla sorumluluklarını ihmal etmeyen, entelektüel merakları olan, aklı başında bir aile babası; diğer yanıyla akıl almaz bir aşkın girdabına kapılmış, delilik sınırında bir adam. Bu buluşmanın ardından, sonraki sayfalarda yazarın takdire şayan (!) bir çabayla unutturmayı başaracağı şu satırlarla karşılaşırız: “Sanki mutluluk saçan bir ülkenin anahtarı ikisindeydi. Bu yakınlık duygusuna başlarını sallayıp gülüp geçebilirlerdi. Karşılıklı tılsımlı bir şey. Sanki yıllarca gizlice özlemi çekilen, bir gün kavuşulacağı asla düşünülmeyen bir armağanın görkemli paketini açıyorlardı. Sarah’ın yaşamı, şu ölü bir kadına âşık Stephen Bilmemkim adlı adamla canlanmıştı.” Ama sonra, “Stephen’la aramızdaki şu şey” üstüne düşününce, bunu bir erkek kardeş düşüncesiyle eşleştirir, ardından, geçinemediği erkek kardeşinin sorunlu kızı Joyce’la. Bir şefkat yumağına sarar onu, durmaksızın özler ve bu rasyonalize etme çabaları roman boyunca sürer gider. Yaşadığı “aşk acısı”nın objeleri olarak gösterilen iki âşıktan, oyunun Fransa’daki temsilinde Julie’nin ilk âşığı olan Paul’u canlandıran genç Bill olsun, sonra Bill’in ayrılmasıyla devreye giriveren yönetmen Henry olsun, romanda yazarın sık sık kullandığı bir sözcük olan “inandırıcı”lıktan yoksun görünürler. Bill cinsel çekiciliğiyle ona gençliğini, cinselliği ve bedenini hatırlatan, kendi içinde bedensel aşkı ve cinselliği tartışmasına neden olanbir figür, Henry ise sıradan, pek sıradan bir kavalyedir olsa olsa. Sarah Durham niteliğinde bir kadının yaşadığı derin duyguların kaynağı olamayacak kadar sıradan ilişkilerdir her ikisi de. Oysa Sarah aşk acısı çekmektedir! En önemli kanıt bu değilse nedir?

jp-lessing-obit-4-master675

Bu arada, “inandırıcı olmama” konusundaki tespitimin bir yanlış anlamaya mahal vermesini, özellikle romanı okumamış okurlar tarafından yanlış anlaşılmasını istemem. Doris Lessing inandırıcıdır; karakterleri canlı, yaşayan, inandırıcılığa sahip, kontürlerinin içi sımsıkı dolu karakterlerdir. Doris Lessing’in karikatürlerle, şablonlarla işi yoktur, siyah-beyaz bir dünya değildir onun dünyası, onda etiyle kanıyla, günahı ve sevabıyla hep dirimi soluruz. En “İngiliz” romanlarında bile, Afrika’nın o yola gelmez sıcak yüreğinin, satırların altında küçük trampetler gibi tıpır tıpır attığını duyabilirsiniz. Aynı şey duygular için de geçerlidir. Sorun da budur zaten, anlatılan duyguların şiddeti ve inandırıcılığı! Orta yaş üzerindeki bir kadının aşk ve cinsellikle ilgili duygu ve düşüncelerini bu denli açıklık ve gözüpeklikle yazabilmesi bir cesaret işidir. Bu açıdan bir amazondur Doris Lessing ama hiçbir zaman bayağılığa düşmez. Erotik bir roman olmaktan çok, psikolojik romana yakın durur Gene Aşk. Evet, kültürel farklılıklar yadırgı derecesine varabilir okurken, ancak roman biraz da bu işe yaramaz mı? Empati kurmaya, farklı olanı tanımaya, anlamaya, insan olmanın temel sorunlarında buluşmaya?

Bu cesur dili ve benzer bir sorgulamayı, Doris Lessing’i “en gizli duyguları, zor yakalanır gel-gitleri, yüzdeki çizgilerin anlamını ve insan yüreğinde birikip ağırlık yapan her şeyi kusursuz bir biçimde ve yürekten anlatmak için doğmuştur” sözleriyle betimleyen İnci Aral’ın, Taş ve Ten adlı romanında da bulmuştum. İnci Aral bir başka yazısında “yaşam gerçeği yazınsal gerçeğe dönüşür, evrilirken kimlik, kılık, hatta bazen cinsiyet değiştirir, orada ameliyat masasında kan içinde, çırılçıplak yatan birini tanımlamada yetersiz kalan bir dipnot gibi görünebilir” diyerek, yaşamsal gerçeğin yazınsal gerçeğe dönüşürken geçirdiği sancılı sürece parmak basar. Demem şu ki, romanda cinselliğin boyutları konusunda tutuculuktan, hele ki ahlâkçılıktan her ne kadar uzak durmak gerekse de, asıl ve önemli olanın bir yapıtı edebiyat yapıtı yapan ölçütler olduğunu unutmamak gerekiyor.

“Benim dostumsun ama, öyle kalman gerek/ Dost, dostuna ihanet etmez ki.”

Gene Aşk’a dönelim. Kitapta, içimde uyarıcı küçük çanlar çaldıran, bu konuda yanılmadığıma dair duygularımı güçlendiren bir bölüm daha var ki, anmadan olmayacak. Sarah’la Stephen yine tartışmaktadırlar. Konu edebiyattır. Edebiyatta “yazarın –zaman zaman- dürüst davranmadığı” konusudur bu. Goethe aslında bir başka kadına âşıktır, içindeki kavurucu duyguları uyandıran bir başkasıdır, ama Genç Werther’in Acıları’nda kitabın kadın kahramanı, gerçek hayatta hiç de böylesi duygular beslemediği Lotte olmuştur. Sarah bu noktada şu sözleri sarf eder: “Ne de olsa hepimiz Falanca’ya âşık olduğumuzu söylemeyi alışkanlık edinmişizdir, çünkü hiç kimsenin aslında başka birine âşık olduğumuzu bilmesini istemeyiz.”

Yine bir parantez: Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı’da iki tür okurdan söz eder, ki ona göre her iki tür okur da, roman okumanın hakiki zevklerini bilmezler hiç: “1. Bütünüyle ‘saf’ okurlar: Bunları ellerindeki şey romandır diye ne kadar uyarırsanız uyarın, metni yazarın kendi hayat hikâyesi ya da yaşadığı şeylerin biraz değiştirilmişi olarak görürler. 2. Bütünüyle ‘düşünceli’ okurlar: Onlara ne kadar ellerindeki kitabın sizin en mahrem duygu ve düşüncelerinizle yazıldığını söyleseniz de fayda etmez, bütün metinlerin hesap kitapla ayarlanmış kurmacalar olduğuna inanırlar.”

Ne bütünüyle saf, ne de bütünüyle düşünceli okurlardan olmadığımızı varsayarsak, romandaki bu gizleme gereksinmesini nereye koyabiliriz? Bu, yaşanan aşkın gerçek objesinin gizlendiği düşüncesi, yalnızca benim bir yakıştırmam değilse elbette. Sorumun bende de net bir yanıtı yok. Aslını ararsanız, olması da gerekmiyor.

Romanın sonunda (gerçek bir romanın olay örgüsü ve sonunda ne olacak merakıyla okunmadığı bilgisi ve inancıyla, yazmakta bir sakınca görmüyorum) Stephen, tıpkı ümitsiz aşkı Julia Vairon gibi, intiharı seçer. Sarah girdiği yas dönemini bile, yasının objesini bir ölçüde gizleyerek yaşayacaktır.

Doris Lessing, kahramanının yaşadığı gerçek ve derinlikli bir aşkı mı anlatmıştı, yoksa birtakım figürler üzerinden aşkı, cinselliği, kadın erkek ilişkilerini, orta yaşı geride bırakanların cinsellik karşısındaki konumlarını sorgulamak mıydı yegâne amacı? Romanda Stephen karakterinin rolü, aşkın belli bir türünü yüklediği bir eş ruh, bir sırdaş, roman kurgusu açısından gerekli bir diyaloğun diğer unsuru olmak mıydı yalnızca? Öyleydi mutlaka ve elbette daha fazlası, ama ben ilkine de inanmak istiyorum.

Gene Aşk, Doris Lessing, Can Yay., 3. Basım: Haziran 2008