Genç Yazarın Notları: Tanıdığımız Sesler, ‘Sert Çocuklar’

Edebiyatta olduğu gibi, müzikte ve sinemada da bu yeraltı kapısından girince zihnimizi dolduran sesleri; yani bir reddiyenin, hayatın maddi ve duygusal yükü altında ezilmenin, ilişkilerde yorulmanın, kapalı devre içinde kaçma uğraşının kaotik, ama kaosu içinde güzel seslerini tanıyanlar, Genç Yazarın Notları’nda aynı gezintiye çıkacaktır.

Bazı kitaplarda anlatıcının sesinde daha önce okuduğumuz birçok karakterin sesini duyarız. Altını çizdiğimiz, not aldığımız hiçbir cümleyi veya pasajı ezberden tekrar edemediğimiz için (hafızası çok güçlü olanlar varsa bir adım geriye), ancak sesleri ve seslerle eşleşen görüntüleri, izlenimleri, duygusal değişimlerin tarif ettiği halleri hatırlarız. Deja-vu gibi bir deja-lu hali yaratan, yani “bunu daha önce okumuştum” dedirten bir anlatıcı, kendi hikayesi kadar okuyarak kat ettiği bir dil dünyasına da davet eder okuru. Genç Yazarın Notları[i] da böyle bir kitap işte.

İsmiyle Genç Werther’in Acıları ve Yeraltından Notlar’ı aynı anda akla getiren Genç Yazarın Notları’nda bu iki kitabın anlatıcıları kadar münzevi bir genç yazarın öfke ve hayal kırıklığı yüklü hikayesini kendi ağzından okuyoruz. Genç yazar Mcalister, yani Mc, bizi ‘yeraltı edebiyatı’ olarak bildiğimiz dil dünyasında dolaştırıyor. Hatırlayalım: İyi-kötü, doğru-yanlış ayrımlarına meydan okuyan; kapitalist üretim ilişkileri üzerinde inşa edilen üstyapının ‘ahlak’ını, değerlerini, kurumlarını ve temsil sistemlerini reddeden ‘yeraltı’ yazarları, 20. yüzyıl başına kadar edebiyattan (‘yüksek edebiyat’) dışlanan cinselliği, küfrü, alkol ve uyuşturucu kullanımını, hatta belki en önemlisi sıradan insanın ‘rezilliklerini’ edebiyata dahil ettiler. Yalın bir dille, kısa cümlelerle, çoğunlukla imla kurallarını hiç de umursamayan bir biçimle anti-kahraman hikayeleri anlattılar. İşte Mc’in hikayesinde de Fante’nin, Beat kuşağı yazarlarının, Bukowski’nin, Oğuz Atay’ın seslerini duyuyoruz. Edebiyatta olduğu gibi, müzikte ve sinemada da bu yeraltı kapısından girince zihnimizi dolduran sesleri; yani bir reddiyenin, hayatın maddi ve duygusal yükü altında ezilmenin, ilişkilerde yorulmanın, kapalı devre içinde kaçma uğraşının kaotik, ama kaosu içinde güzel seslerini tanıyanlar, Genç Yazarın Notları’nda aynı gezintiye çıkacaktır.

“Her kitapta üst üste gelen sesler duyulmaz mı, zaten gündelik konuşmalarımızda kullandıklarımız dahil her söz/ifade halihazırda alıntı değil midir?” denildiğini duyar gibiyim. Elbette iktidar kurmanın ve iktidar bozmanın, ona direnmenin (neredeyse ‘kendiliğinden’ diyebileceğimiz kadar) önemli araçlarından biri olarak dilin diyalojik yapısını görmezden gelen bir önermede bulunmuyorum. Daha ziyade, Genç Yazarın Notları’nda çoğumuzun 20’li yaşlarında okuyup ‘geride bıraktığını’ tahmin ettiğim bir yazın evrenine geri döndüğümüzü söylüyorum. Üstelik, yazarın bir önceki kitabı İhsan[ii], kapalılığı ve zamansızlığıyla karakterinin sesi dışında ses geçirmiyordu. Burada ise Mc’in içine ‘yüksekten düştüğü’ halleriyle olduğu kadar, metnin onu bir çırpıda okutan doğrudanlığıyla, içtenliğiyle ve hiçbir müzik türüne, grubuna veya icracısına referansı olmaksızın kulağımıza getirdiği şarkılarla nostaljik bile denebilecek bir yolculuğa çıkıyoruz.

Kendisi de bir geri dönüş olan bu yazıyla Mc’in hikayesine gidelim, Joy Division eşliğinde. Romanını yazmaya uğraşan, yazamayan, yazamadıkça öfkelenen, tutulan, usanan, zaten pek de anlam veremediği ve ilişkilenemediği çevresinden hepten uzaklaşan ama devamlı deneyen Mc, Fante’nin kahramanı Arturo Bandini’yi hatırlatmaktan çok onun 79 yıl sonra yeniden dünyaya gelmiş hali gibi (Toza Sor[iii] 1939’da yayınlanmıştı). Mc’in bazen rüyalarında dolaşan, bazen uyanık halde seslendiği hayaletlerinden biri olan Arturo da annesinden gelen veya zaman zaman yayınlanan öykülerinden eline geçen küçük paralarla hayatını sürdürüyor, Los Angeles’ta bir otel odasında günün birinde tanınan, büyük bir yazar olma hayali kuruyordu. Yayıncısından gelen mektupta öyküsünün basılacağını öğrendiğinde Arturo şöyle yazıyordu mesela:

“Mektubu yerden alıp tekrar okudum. Pencereyi açtım, dışarı çıktım ve tepenin parlak çimlerine uzandım. Parmaklarımı çimlere geçirdim. Yuvarlandım, dişlerimi toprağa geçirip çimleri söktüm. Sonra ağlamaya başladım. Tanrım, Hackmuth! Bu kadar muhteşem olmayı nasıl başarıyorsun?” (s.55)

Arturo’nun Amerikan batısını kaplayan toz içindeki yazma çabası, öyküleri kabul edildiğinde coşkulu, yazamadığında çıldıran halleri, Mc’in krizlerini okurken yeniden gözümüzün önünde beliriyor. Odasının içinde, okulda, birahanede, sabahladığı pansiyonda, kitapçıda ve kız arkadaşının yazlığında hep yazmayı düşünen Mc gergin, depresif, huzursuz ve memnuniyetsiz, deniyor:

“Bi daha yaz Mc, daha iyisini yaz… Moralim elbette çok geçmeden bozuluyor, standart, olgunluk molgunluk kalmıyor. Hırk mırk, nefes almak zorlaşıyor, kendimi nereye atsam, dışarı mı çıksam, yorganı mı dişlesem bilemiyorum. Dehşetten dehşete savrulurken herhalde yoruluyorum, yavaştan geçiyor.” (s.150)

Mc, kitap boyunca böyle krizli; üşüyor, soğuk ter döküyor, midesi bulanıyor, titriyor, karnı ağrıyor, kabuslar görüyor. Ayarı kaçmış bir kaygı hali, şiddetli öfke ve umutsuzluk nöbetlerinin arkasında Mc’i yazmaya itenin ne olduğu sorusu akla geliyor. Arturo, çocukken yaşadığı yerde WASP (‘beyaz’ Anglo-Sakson Protestan) Amerikalıların, İtalyan tınılı ismi nedeniyle onu aşağıladığını anlatıyor, yaralandığı için içine kapanıp kitaplara sığındığını söylüyordu. Başarılı bir yazar olup annesinin kendisiyle gurur duymasını istiyordu. İsmiyle dahi etrafına mesafe alan Mc’in (yani yazarın bilinçli olarak Türkiye’de aşina olduğumuz bir isim seçmediğini söylüyorum) ‘ilksel’ sorunu da onu hiçbir zaman ciddiye almamış ve sevmemiş olan, üstelik annesine şiddet uygulayan babası olmalı.

Mc ailesinden uzakta, üniversiteden arkadaşlarıyla paylaştığı öğrenci evinde yaşıyor. Ev arkadaşlarıyla hem öğrencilik hayatının rutinini paylaşıyor genç yazar, hem onlara yabancı: Arkadaşlarının misafirlerine, dertlerine, sohbetlerine anlam veremiyor, kendini daima parantez içinde saklıyor. Halen ebeveynleriyle yaşayan kız kardeşi Ebru yakında Mc’in yaşadığı şehre (İstanbul bu) gelecektir, abi Mc ise bir yandan Ebru’nun henüz yitirmediği masumiyetine imrenir, (“Çünkü sen safsın. Gözlerinde kendimden parçaları, bozulmamış özelliklerimden bazılarını görüyorum.” s.37), bir yandan da ‘abi’ rolünden güçlenir (örneğin Ebru’nun erkek arkadaşıyla ilgili kuruntularında: “Modern abiyi oynuyorum. Ama dövesim de var. Ayrılacaksan da aşamalı aşamalı dümbük, kimse Ebru’yu zınk diye bırakamaz. Keşke biri de beni böyle korusa.” s.109) Kız kardeşini ve annesini, mektuplar yazıp yollamadığı babasının şiddetinden korumak ister ama yakınlarının fiziksel olarak kendisine yakın olma ihtimali de gerilimini artırır. Herkesin huzursuzluğunun sorumlusu: Mc’in babası; aslında konuşmaya başladığımız andan itibaren hepimizi doğadan koparıp ‘medenileştiren’ kültür-toplum-üstyapı, yani “Baba’nın adı.” Mc’in olduğu kadar sesinde hatırlattığı karakterlerin de yalnızlığını, yabanlığını bu ‘medeni’ dünyaya uyamama, onu sevmeme, ona belirli bir mesafeden cevap verme hali olarak düşündüğümüzde baba karakterinin hatları bir yüzden ziyade bir harita olarak belirginleşiyor.

Genç yazarın babasına olan hıncı Henry Chinaski’yi çağrıştırıyor. Fante’ye sevgisini defalarca dile getirmiş olan Bukowski’nin Henry Chinaski karakteri (ya da alt benliği veya alter egosu), Arturo’nun aksine dünyanın çirkinliğini kabullenmiş, şanssızlığı, yalnızlığı, tutunamamayı olağan bir hal olarak yaşıyor, ikiyüzlülüğü nedeniyle iyi-kötü gibi ahlaki ayrımlar yapmaya hakkı olmayan toplumun normatif değerlerini de tamamen reddediyordu. Ancak babasından nefret eden, ailesiyle hiçbir bağ kurmayan Chinaski de sayısız şehir ve iş değiştirirken yazdıklarının anlaşılmamasını ve yazarlığının kabul görmemesini Arturo kadar dert ediyordu. Chinaski’nin korkusuz, direkt ve sert üslubuna eşlik eden naifliği, hatta yer yer zayıflığı Mc’te de çok benzer şekilde okunuyor:

“Şu hayata, hayatlarımıza bak baba, oldu mu, iyi mi.” (s.139)

Mc’in büyük ustalar, dev romancılar, üstatlar dediği hayaletlerine bazen okur olarak biz eşkal çiziyoruz, bazen sayıklar gibi verdiği ipuçlarıyla Mc onları belirginleştiriyor. Bu karşılaşma bazen okuduktan sonra gerçekleşiyor. Örneğin, “Rancy” ismini gördüğümde Ranciere’den mi söz ediyor diye düşünmüştüm, ancak yazarı bir konuşmamız sırasında Céline’e atıfta bulunduğunu söyleyince Louis-Ferdinand Céline ile tanışmış oldum. 1932’de yayınlanan Gecenin Sonuna Yolculuk’un[iv] kahramanı Ferdinand’ın yaşadığı Paris banliyösüydü Rancy.  Birinci Dünya Savaşı’nda Fransa ordusunda asker olan, savaştan kaçarak Fransa’nın Afrika’daki bir sömürgesine giden, oradan ülkesine geri dönüp doktor olan Ferdinand’ın yüzyılın vahşetine, savaşa, sömürgelere, Fordist üretime, fabrikalara, kentleşmeye ve toplumsal yabancılaşmaya ilişkin yazdıkları Beat kuşağı yazarlarını da derinden etkilemişti. Henry Miller’ın, Burroughs’un, Allen Ginsberg’ün uyuşturucu kullanımı ve cinsel özgürlükle işaretlenen yazı uğraşı Amerikan toplumunda bir daha kapanmayacak bir serbest alan açtıysa da Céline’in sesine katılan Beat yazarlarının esas çığlığı savaşa, yüksek siyasete ve bireyi yok edip makineleştiren kapitalizme karşı yükselmişti.

Mc’in dilini, dünyayı kavrama ve ona cevap verme biçimini, mutlak ama olağan bir yalnızlıkta ikamet edişini de böyle bir arka planda okuyabiliyoruz. Ancak Genç Yazarın Notları, belki de zihninde dolaşıp duran sesleri hayal kırıklığına uğratacak kadar yazıldığı bağlama sağır kalıyor. Burroughs’un Yok Edici[v] kitabında Senatör ve eski Yüksek Adalet Divanı Hakimi olarak tanıttığı Homer Mandril’in (mandril, bir maymun türüdür) yaptığı konuşma, içinde bulunduğumuz bağlama dair de bir şeyler söylemiyor mu:

“Cumhuriyet tarihimizin bu karanlık saatinde hepimizin kalbini sıkıştıran ciddi sorunlarla karşı karşıyayız… Sorulardan biri Vietnam savaşına ilişkin ki bu aslında sadece bir savaş değil ayrıca uluslararası Komünizm’in tanrıtanımaz güçlerine karşı girişilen kutsal bir haçlı seferidir. Sizi uyarıyorum: eğer denetim altına alınmazlarsa bu güçler hepimizi yutacak… Vietnam’daki her çimen yaprağı ve her batağı denetim altına almak zorunda kalsak bile bu savaşı kazanacağız. (Gök gürültüsünü andıran bir alkış.)” (s.105)

Neredeyse her gün ‘tehdit altında’ olduğumuzun söylendiği, böylece rıza göstermeyen milyonlara rağmen girilen savaşların meşrulaştırıldığı (yani, öyle zannedildiği), asker saflarıyla fabrikalara insan yetiştirmek üzerine kurulu biyopolitikaya, kamusal alanı zindana çeviren güvenlik politikalarının eklendiği bir bağlamda, anlaşılan Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan Mc’in bu denli ‘steril’ kalabilmesi, Genç Yazarın Notları’nın en zayıf noktasını oluşturuyor. Çimlerde, kantinde, manzarada, banklarda ve öğrenci kulüplerinde dolaşan Mc, hiç değilse özel güvenliğin kovaladığı öğrenci eylemlerinden birine denk gelebilirdi. Çünkü kötülüğe karşı mobilize olan öğrencilerin ceplerinde de Mc’in hayaletleri gizleniyordur mutlaka.

Mc’in hikayesi dramatik olmayan bir dram bana kalırsa, ve bu en çok da kadınlarla, özellikle de kız arkadaşı Tülin’le ilişkisinde anlaşılır hale geliyor. Yukarıda söz ettiğim ‘harita’nın ‘yetiştirdiği’ bir erkek olarak kadınlara yukarıdan bakan tavrı, zamanla Tülin’le ilişkisini inşa ettikçe un ufak oluyor ve Mc neredeyse Tülin’in şefkatine muhtaç hale geliyor. Başlarda Tülin’i şişman bulan, kavga sırasında Tülin ağladığında umursamayan, küfredip onu evden kovan Mc, ilerleyen zamandaki bir kavgalarından sonra Tülin telefonunu açmadığında evinin kapısına gidiyor, bekliyor, cevapsız kalıp eve dönüyor ve bu kez odasına çekilip hüngür hüngür ağlıyor. Bu arada annesinin onu ağlarken görmesinden de utanç duyuyor. Mc’e üzülmüyoruz tabii bu durumda, ama ‘çok kadın hiç kadındır’ gibi bar filozofu havalarına da girmiyor Mc, sevgilinin kaybıyla acı çekiyor. İlişkilenememe ve kayıp döngüsü Mc, Chinaski, Ferdinand veya Hesse’nin ‘Bozkırkurdu’ karakteri Harry gibi bütün ‘sert çocuklar’ın ortak sırrı değil mi zaten? Bu sırrın bilgisi Mc’in eril dilini ve şuursuzluklarını reel-politik anlamda katlanılır kılmasa da o zaten erkekliğinin yüceltilmediği bir anti-kahraman, sahici bir ‘kaybeden.’

İsmini yabancılasak bile Mc, yüksek frekanslı hezeyanlarıyla, etrafına uzaklığıyla, ilişkilenme çabaları ve başarısızlığıyla, yazma arzusuyla ve krizleriyle tanıdığımız seslerin üst üste geldiği, bildiğimiz bir ‘yeraltı’ hikayesi anlatıyor. Yazarı Hüseyin Yurtdaş da metinle okur arasından sakince çekiliyor. Belki bu yüzden Mc, sağır kedisi Atkinson, Ian Curtis ve ben, Mc’in kız arkadaşı Tülin’in babasıyla aslında hiç dile getirmediği konuşmasında ‘orada’ gibiyiz:

“Bizler, Faikçiğim, geceye aitiz. Aslında sen değil, ben, birkaç deli yazar, bir de alter egom ihtiyar köpek. Gecede usul usul soluk alıyoruz. Töremiz bu Faik, darılma, dışarda kalmış hissetme kendini. Gece umutsuzluktan başka bir şey sunmuyor zaten yoldaşlarına. Cümleler ağır, acılı, evet, ama gerçeği eğip bükmek bana göre değil.” (s.118)

 

[i] Hüseyin Yurtdaş, Genç Yazarın Notları, Encore Yayınları, Mart 2018.

[ii] Hüseyin Yurtdaş, İhsan, Encore Yayınları, Ağustos 2015.

[iii] John Fante, Toza Sor, Parantez yayıncılık, Ocak 2015.

[iv] Louis-Ferdinand Céline, Gecenin Sonuna Yolculuk, Yapı Kredi Yayınları, 1999.

[v] William S. Burroughs, Yok Edici, Ayrıntı Yayınları, 2012.