Genç Sisifos Adam Strand

İntihar konusunda ne zamandan beri ayrıntılı düşünmeye başladığımı gayet net hatırlıyorum. Adam Strand gibi on yedi yaşımdayken yakın arkadaşlarımdan biri, yedinci kattaki evinin balkonundan atladığında, hayatın garip bir yüzüyle karşılaşıp “İnsan neden intihar etmek ister ki?” diye sormaya başlamıştım. Çok açık yanıtlar bulabildiğimi sanmıyorum. Dahası, yıllarca çalıştığım Albert Camus de bana ilginç bir yol açmıştı: “İntiharın öyle sağlam nedenleri bulunmaz; çok basit bir gerekçe bile yeterli olabilir, mesela yolda sana selam vermeyen bir dost…”
Bu bilgiler eşliğinde ilerleyip akla zarar intihar hikâyeleri okur ve araştırırken herhangi bir dert anlatma peşinde olmayan ama epey yüklü mevzuları sıralayan Adam Strand’la karşılaştım. Gregory Galloway, Adam Strand’ın Otuz Dokuz Ölümü’nde yanıtlar arayıp bulamayanlara nanik yaparcasına birbirini izleyen intihar girişimleriyle sahne alan bir kahramanı bizle buluşturuyor.

RAHATSIZ EDİCİ “PROGRAM AKIŞI”
Adam Strand, dünyayla pek çok meselesi bulunan fakat bunu ağlak biçimde dile getirip bir köşeye büzüşen bir genç değil. Onun yerine intihar girişimlerini tercih ediyor, üstelik tam otuz dokuz kere. Ancak ters giden bir şeyler var ve bu nedenle hep direkten dönüp bir sonraki intiharını tasarlıyor. Köprüden atlama, boğulma, zehirlenme, ilaç, kendini asma, silah, elektrikli testere, yakma ve tren çarpması… Çetele tutar gibi bunları sıralayan Strand, vaziyetin ciddiyetine bizi uyandırmak istiyor gibi. Yaz mevsimi için hayli kabarık bir mesai… Kendisini, seçtiği bu ölüm yöntemleri yüzünden normal görmediğini de bir kenara yazalım.

Akıl sağlığını didik didik eden doktorlar da yanıt bekleyen ailesi de Strand’ın tatmin edici bir açıklama getirmemesi yüzünden hayal kırıklığına uğruyor. Aslında onu bu yola sokan, o dümdüz yolun kendisi. Strand, etrafına bakıyor, bir hareket görmüyor, “program akışı” onu rahatsız edince kolları sıvıyor; bir makine olmadığını kanıtlamaya girişiyor. Strand, bu anlamda sağında solunda neler döndüğünü gören, bundan sıkılan ve hayatıyla oynamayı alışkanlık haline getiren biri. Yaşayan ölü ve ölü kalmayı başaramayan sıradan bir insan. En çok da bu iki kimliğin birbirine karışması ya da bulaşmasından mustarip. Denetçi kılıklı bir baba ve şikâyet memuru bir anne de bu durumun sosu gibi.

adam -

Hayatın olağan akışı içinde, günden güne aptallaşmaya uğraşanların arasında Strand’ın bunalması ve onlara henüz terleyen bıyığının altından gülmesi hiç de garipsenecek bir durum değil. Çünkü sınırlarının farkında. İhlal ettiği tek sınır ise kendisini öldürme girişimleri. Sisifos’un taşıdığı kaya gibi o da intiharlarını sırtına yükleyip tepeye tırmanıyor. Sonuç belli: Her şey yeniden başlıyor. Strand’ın, intiharı zihninde konumlandırışı başkalarınınkinden de ayrı; o, herhangi bir şey ifade etmek istemiyor ya da intiharın simgesel bir anlam taşımasından yana değil. Sadece başlayıp bitirme niyetinde. Tabii bu niyet, belli bir zaman sonra öldürme zincirine dönüşüyor. Bu zincir de kasaba halkına gına getiriyor: “Uzun zaman önce kasabanın geri kalanı benden bıkmıştı. Artık beni hastaneye taşımaya bile zahmet etmiyorlardı. Yol kenarında bulunmuş bir hayvan ya da patlamış bir tekerlek gibi kamyonetin arkasına ya da bazen bagaja tıkılıyordum.”

Strand’ın ölme denemeleri, bir açıdan savaş oyunlarındaki sanal cinayetlere benziyor. Her seferinde oyunu yeniden başlatır gibi kahramanımız da silahı kendisine doğrultuyor, köprüye çıkıyor, benzini üstüne boşaltıyor, tren raylarına yatıyor fakat olmuyor. Kendisini bir şekilde evinde buluyor. Dünyada olup bitenlerden sıkılıyor ama dünyayı değiştirmek de istemiyor. Bu da Strand’ın tuhaf ikilemi, hatta sıkıntısını katlayan bir duygu. Bu yüzden kafasında kallavi bir intihar listesi hazırlıyor. Gelmiş geçmiş en baba intiharları düşünüyor.

YAŞAMIN RUTİNİNE KARŞI İNTİHARIN TEKDÜZELİĞİ
Galloway’in anlattığı yaz, ancak bu kadar tuhaf olurdu herhalde. Bir genç, sürekli kendisini öldürmeye çalışıyor, arada bir “Strand” adı verilen inek beliriyor, Mississippi Nehri civarında bunalımdan bunalıma atlayan bir avuç genç takılıyor… Ailesi, Strand için endişeli ve o da buna hak veriyor: “Dilediğim şey, farklı bir aileye sahip olmak değil, hiç var olmamak. Hiç doğmamış olmak en iyisi ya da buna benzer bir şey, Antik Yunan’dan sanırım (…) Başıma asla kötü bir şey gelmeyecek olması düşüncesinden dolayı ailem bana çok güveniyor. Çoğu ailenin en büyük endişesi bu değil midir, özellikle geceleri yatarken ve bu sırada oğulları, kızları dışarıdayken ve nerede oldukları ya da ne yaptıkları hakkında bir fikirleri yokken. En azından benim ailem en kötüsünü biliyor. Ölüyorum ara sıra. Sonra geri geliyorum. Gayet güvenli.”

Strand’ın asıl sıkıntısı, verilen öğütlerden kaynaklanıyor. Kendi hayalleri yerine başkalarınınkini yaşamaya zorlandığını hissettiğinden tedirginliği artıyor. Bu durum, ona göre büyük bir sorun çünkü kendisine söylendiği gibi davranıp ilhamını değiştirirse yanlış bir dönüşüm rüzgârına kapılacağını biliyor. Kendisinde bir değişiklik yapmadığı sürece “Kendi eksikliklerinizin farkında olmak mı daha iyi, hiç fikrinizin olmaması mı?” sorusunu sorabileceğinin ayırdında.

Strand, anlamsız rutinden dışarı taşmak için çeşitli intihar yöntemleri deneyip uyanmadan önceki ân’ı olabildiğince uzun yaşama arzusunda. Bunu birçok kez başarıyor da. Bu da bir tür rutine dönüşüyor. Galloway, burada çok ince bir ironiye başvuruyor: Yaşamın rutinine karşı intiharın tekdüze hale gelişi. Bütün bunlar, Strand’ın da dediği gibi “bir şeylerin doğal seyrinden kaçış için” arayışların toplamı. Huzursuz bir rüya ya da hiçbir şeyin öneminin olmadığı sıradan bir gün gibi…

Galloway’in kurduğu hikâye, Strand’ın sahilde bir kum tanesine benzer biçimde var olma çabası gibi görünse de aslında tersten dolanıp isteklerin sonsuzluğuna ve bunun nasıl bunaltıcı olabileceğine atıf yapıyor.