Genç Marx

Filmde, kendini döneminin etkili ve güçlü muhalif düşüncelerinden ayrıştırmak, bu ayrışma içerisinde kendi düşüncelerini ve dahi düşünme biçimini de inşa etmek çabasında olan insan Marx’ı görüyoruz. August Diehl, işin üstesinden gelmiş; bilinen biyografik malzemeden kritik noktaları vurgulayarak komünist düşünürün doğuşunu filme dönüştürmüş.

“Yerdeki odunların toplanması ile odun hırsızlığı, dolayısıyla bütünüyle farklı şeylerdir. Hem edimleri hem de bu edimlerin yöneldiği nesneleri itibariyle ayrışırlar, zira birbirinden tamamen farklı iki düşüncenin ürünüdürler; bir düşünme tarzını diğerinden ayırt etmemizi mümkün kılan nesnel ölçüt, edimlerinin biçimi ve içeriğinden başka ne olabilir ki? Yine de, bu özsel farklılığa rağmen, her iki edimi de hırsızlık olarak tanımlayıp cezalandırabilirsiniz. Doğrusu, odun toplamayı odun hırsızlığından çok daha sert biçimde cezalandırmış olursunuz, zira onun hırsızlık olduğunu ilan ederek halihazırda bir kere cezalandırmışsınızdır ki, bu da gerçek odun hırsızlığında açıkça telafuz etmediğiniz bir cezadır. Yerdeki odunların toplanmasını, odunların katli olarak adlandırmış ve bir cinayet gibi cezalandırmış olmalıydınız. Kanun, hakikati söylemenin evrensel zorunluluğundan muaf değildir; hatta şeylerin doğal yasasının evrensel ve otantik bir sözcüsü olduğundan buna iki kere zorunludur. Tam da bu yüzden, şeylerin doğal yasası kanununa göre değil, kanun şeylerin doğal yasasına göre düzenlenmek zorundadır. Ama eğer kanun, hırsızlık terimini, en fazla bir orman yönetmeliği ihlali olarak sayılabilecek bir fiile dahi uyguluyorsa, o zaman kanun yalan söylüyor demektir ve yoksullar da hukuki bir yalana kurban gitmektedir.”

“Odun Hırsızlığı Yasası Üzerine tartışmalar,” Genç Düşünceler (1838-1845), Karl Marx, der: Önder Kulak, s.142, Notabene Yayınları.

Rouel Peck’in Der junge Karl Marx’ı (Genç Karl Marx), tahmin edilebileceği gibi insan Marx’ı, Marx’ın bir politik figür ve düşünür olarak gelişimi içerisinde göstermeyi amaçlamış. Spoiler vermiş sayılmam, hikaye zaten biliniyor; film, Odun Hırsızlığı Yasası Üzerine Tartışmalar ile başlıyor, Komünist Manifesto’nun yazılışı ile sonlanıyor. Marx’ın gazete yazarlığından başlayarak Engels ile tanışmasına, ikilinin Weitling ve Proudhon’a karşı geliştirdikleri polemikten arada karşılaşılan Bakunin’e, Hegelciliğe dek dönemin başkaca ütopik ve anarşizan düşünceleriyle çatışmaları anlatılıyor. Komünist Manifesto’nun doğuşuna kadar olan dönem içerisinde ele alınıyor genç Marx.

Parasızlıkla, sansürle, sürgünle, iktidarın baskısıyla  uğraşmanın yanı sıra kendini döneminin etkili ve güçlü muhalif düşüncelerinden ayrıştırmak, bu ayrışma içerisinde kendi düşüncelerini ve dahi düşünme biçimini de inşa etmek çabasında olan insan Marx’ı görüyoruz. August Diehl, işin üstesinden gelmiş; bilinen biyografik malzemeden kritik noktaları vurgulayarak komünist düşünürün doğuşunu filme dönüştürmüş. Koltuğunun altında Vakfıkebir ekmeğiyle gördüğümüz, baba olduğunda nasıl sevindiğine tanık olduğumuz, içtiğini ve seviştiğini izlediğimiz Marx, kendi düşüncelerini oluşturma sürecinin en önemli evrelerinden geçen bir düşünürün insani varlığı halinde gösteriliyor. Devrimci düşünceyi bilimsel aklın kalıbına dökmeye çalışan, bilimi devrimci düşüncenin kavrayışına dönüştürmek isteyen bir düşünür. Fakat, ne bilindik anlamda bir filozof, ne de tek başına politik bir figür. Biliniyor olsa gerek, Marx söz konusu olduğunda ne olduğuna karar vermek zor bir meseledir.

11. Tez’in sarhoş bir kafanın ürünü olmasını hoş bir ironi olarak görmek lazım. Aslolan dünyayı değiştirmektir, ne de olsa! Çeşitli polemikler içerisinde proletarya kavramının inşa edilişine tanık oluyoruz; özellikle Engels ile tanışmalarından sonra öne çıkan, ayrışmanın belirginleştiği nokta oluyor bu kavram. Tarihi sınıf savaşımının tarihi, toplumu ise sınıf savaşımının arenası olarak gören devrimci bir düşünce adım adım şekillenirken, Marx‘la Engels’in diğer devrimci düşüncelerden ayrılacakları bilimsel-rasyonel analizinin temelini oluşturuyor proletarya kavramı. Film, bu eşiğe kadar olan dönemi proletarya kavramını bir işaret levhası gibi alarak gösteriyor.

Ardından Alman felsefesinin sonu ilan edilecek ve ekonomi politiğin eleştirisi gelecektir. Filmde bazı geçişlerin hızlı olduğunu söyleyebiliriz; çeşitli biyografilerinden az çok bilindiği üzere zaten komünist devrimci filozofun kendi ismiyle anılacak düşüncesinin oluşum süreci de hızlı geçişlere sahip. Genç Marx, polemiklerinde hırslı, hatta neredeyse kibirli. Özellikle Weitling ile çatışmalarında Marx ve Engels, rasyonalist-Aydınlanmacı bir yerde konumlanır. Sadece liberal-hümanist evrelerinde değil, sınıf analizli komünist-devrimci evrelerinde hissedilen bu konumlanma o dönem baskın çıkar ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğine kadar hükmünü sürdürür.

Peki, bugünden baktığımızda çatışmanın Marx’ı hala tümüyle haklı kıldığını söylebilir miyiz? Ya da Marx’ın Aydınlanmacılıkla ilişkisi hakkında bugün ne söyleyebiliriz? Filmde biraz uçuk kaçık, patalojik bir tip olarak temsil edilen Weitling’e bakarak yönetmenin Marx’tan yana olduğunu hissetmek mümkün. Fakat Weitling’e yapılmış bir haksızlığı teslim edip etmemenin ötesinde, Marx’taki Aydınlanmacı konumlanışa ilişkin tartışmayı açık tutmak gerekir.

Althusser’in “genç Marx” meselesi bu noktada başlıyor. Althusser’in Marx okuması sürekliliğe değil kopuşa odaklıdır. Gaston Bachelard’tan ödünç aldığı “epistemolojik kopuş” kavramını uyarlayarak, Marx’ta bir epistemolojik kopuş momenti tespit eder Althusser. Genç ve olgun Marx arasındaki Althusserci ayrım, insan Marx’ın düşünür olarak bir gelişim süreci katettiğini yadsıyor değildir elbette. Fakat, Althusser için asıl sorun, Marksizmi geçerli kılan kopuş anı ve kopuş noktasıdır. Althusser, bu nedenle, Marx’ın düşüncesinde teorik ve dolayısıyla kategorik olarak İdeolojiden (felsefi bilinç) Bilime (tarih bilimi) geçiş anını kayıt altına almakta ısrarcıdır. “Bütün insanlar kardeş değildir, işçiler kardeştir” formülasyonu filmde komünist fikrin doğum anı olarak öne çıkıyor. Bunun Althusser’in Marx okumasındaki karşılığının Marksizmi bir teorik anti-hümanizm olarak formüle etmek olduğunu söyleyebiliriz. Fakat Althusser’in anti-hümanizmle kategorize etmek istediği şey işçi sınıfının kardeşliği değil ideolojik olandan kopuş ve bilimsel bir disiplinin oluşmasıdır.

Althusser’in Marx’ın metinlerinde bu kopuşun yerini tespit etme ve onu kavramsallaştırma çabası, özelde Marksizmin krizine çözüm üretmek üzere girişilmiş bir çabadır. Genelde ise ideoloji-bilim-felsefe ayrımını ve bunların politika ile olan ilişkisini bir problematik olarak gündeme getirmesiyle dikkate değer bir okuma girişimidir. Marx İçin adlı kitabında, Kapital’i Okumak’ta bu ayrımlar meselesi –katılalım veya katılmayalım- güçlü bir şekilde ortaya konmuştur. Althusser, Marx’ın düşüncesini, “genç Marx”ın rasyonalist-ilerlemeci tarih anlayışından ve Hegelci diyalektikten kurtarmak ister; daha doğrusu, zaten gerçekleştiğini varsaydığı bu kurtuluşun yerini tespit ederek teorik açıklamasını yapmaya çalışır.

Filmde,  genç Marx’ı 1848’e, yani Komünist Manifesto‘nun yazılışına kadar olan dönem içerisinde görüyoruz. Oysa Althusser’in, Marx’ın eserlerinde tespit ettiği üzere 1845, “genç Marx”tan “olgun Marx”a geçiş tarihidir. Doktora tezinden 1884 Elyazmaları’na ve Kutsal Aile’ye kadarki dönemi Althusser, söz konusu metinlerin ideolojik evreye ait olması anlamında “genç Marx” olarak sınıflandırır. Hatta bu dönemi de ikiye ayırır. İlk dönem, 1842’ye kadar Die Rheinische Zeitung’da yazdığı rasyonalist-liberal evre ve ikinci dönem, 1842-1845 arası rasyonalist-toplulukçu dönem. Marx, Althusser’e göre, bu dönemler boyunca sürekli Hegel’den uzaklaşan, Hegel ile hesaplaşan bir düşünürdür. Filmin bu bakımdan Althusserci bir Marx okuması yaptığını söyleyemeyiz ama Althusser’in okumasına epey bir şey borçlu olduğunu söyleyebiliriz.

Filmde bu evreleri, iç içe geçmiş meseleler halinde bir gelişim süreci olarak izliyoruz; sonunda, 1848’de proletarya kavramına dayalı komünist fikrin belireceği ve komünizm adının da sınıf savaşımının ezilenler cephesindeki adı olarak yeniden formüle edileceği bir süreç. Althusser içinse Marx’ın düşüncesindeki “teorik anti-hümanizm”in ortaya çıkışı, sonrasında yine çelişkilerle yol alınmış olsa bile,  esas olarak 1845’te epistemolojik kopuşun gerçekleşmiş olmasında yatar. Buna göre, Marx ve Engels’in birlikte yazdıkları Alman İdeolojisi, eski ve yeni dilin, eski ve yeni bilincin iç içe ve istikrasız halde bir arada bulunmasına rağmen asli kopuş yeridir. Kitap 1845’te yazılmış fakat yayınlanmamıştır. Althusser’in kopuşu tespit ettiği metin filmde açıkca yer almamıştır. Filmde belki kısa fakat belirgin bir şekilde iki metnin yazılışının vurgulandığını söyleyebiliriz: Kutsal Aile’nin (1844) bahsi geçer, fakat vurgulanan Felsefenin Sefaleti (1847) ve Komünist Manifesto’nun (1848) yazılışıdır. İlkinde, Proudhon’un Sefaletin Felsefesi‘nin satır satır alt üst edildiğini, ikincisinde ise döneminin bütün düşüncelerinden ayrımını belirginleştiren Marksist komünizm fikrinin kendi dili ve terminolojisiyle doğuşunu izliyoruz. Felsefi-politik hesaplaşmalar ile Marksist düşüncenin belirişi böylece vurgulanmış, öne çıkarılmış oluyor.

Elbette, Althusser’in Marx okuması ya da Marksizme teorik müdahalesi, kendisinin hiç de istemeyeceği bir yere gitti: Marksizm sonrasına! Krize bir çözüm bulup bulamadığı tartışılır, fakat krizin teorik anlamını ortaya koyan kişi Althusser’dir ve post-Marksizmler’in  günahı da sevabı da büyük ölçüde Althusser’e aittir. Ben sevabının daha çok olduğunu düşünüyorum! Marksizmin ya da Marx’ın düşüncesinin sınırlarını ve kavramsal sistematiğini belirginleştirme girişimi, bu bir “semptomatik okuma” olacaksa, o sınırların zorlanmasını ve aşındırılmasını beraberinde getirir kaçınılmaz olarak. Hiçbir “yeniden okuma”nın yönünü nihai olarak tayin edemeyiz, çünkü masum bir okuma yoktur, ne de olsa.

Filmden önce ya da sonra Edward Hallet Carr’ın Karl Marx biyografisine göz atmak yararlı olabilir. Özellikle “Almanya, Fransa, Belçika” başlıklı birinci kısım filmin eksenini verecektir. Marx’ın “Odun Hırsızlığı Yasası” üzerine yazdıkları dahil, gazete yazıları ve çeşitli çalışmalarının içinde yer aldığı, çoğunluğu türkçede yayımlanmamış yazılardan oluşan Genç Düşünceler’in (1838-1845) elden geçirilmesi de fena olmaz. Film izleyeceğiz ne ev ödevi çıkarıyorsun demek hakkınız elbette. Güzel film! Son zamanlarda, Marx’ın hayaletleri bir şekilde dolanıyor ortalıkta. Ne şekilde olduğu –filmin gösterdiği de dahil- tartışılır, ama biliniyor ki hayaletler söz konusu olduğunda tuhaf bir durum hüküm sürmektedir. Umulur ki film, Marx’ı düşünmeyi, Marx’tan sonrayı düşünmeyi, Marx için ve Marx’a karşı Marx’la birlikte düşünmeyi biraz daha kışkırtsın.