Geçmişi Dile Getiren Bir Kitap

Yetersiz Bakiye bu ülkenin kendinden menkul sabit bir geçmişi olduğu “hikâyesine” meydan okuyan bir kitap.

Yetersiz Bakiye bu ülkenin kendinden menkul sabit bir geçmişi olduğu “hikâyesine” meydan okuyan bir kitap.

Michel-Rolp Trouillot Geçmişi Susturmak: İktidar ve Tarihin Üretimi isimli kitabında iktidar ilişkilerinin geçmişin anlatısının kurgulanmasında her düzeyde “suskunluklar” yarattığından bahsediyor. Tarih anlatısının oluşma süreci ve iktidar arasındaki bağlantıya dikkat çeken bir tespit bu. Buradan yola çıkıp güzide ülkemizin kimlik açısından sessizleştirme, tek tipleştirme ve asimilasyona dayalı tarihini düşünürsek, bu tarihin pekâlâ da “suskunluklar tarihi” olduğunu söyleyebiliriz.

Yetersiz Bakiye’de Karin Karakaşlı’nın bu suskunlukları anlatan on iki hikâyesi var. Ancak Trouillot’nun bahsettiğinin bir adım ötesinde, bu hikâyelerdeki suskunluklar sadece devletvari iktidar ilişkilerinden doğmuyor; bazen bir şehrin ya da sevgilinin tahakkümünden doğan içe çekilme ve suskunluk hali mevzu bahis olabiliyor.

Bundan dokuz yıl önce Hrant Dink Agos’ta, Sabiha Gökçen’in yetimhaneden alınmış bir Ermeni olduğu haberini hazırlamıştı. Basit bir Google aramasıyla o zamanlar haberin etkisiyle kopan kıyameti görebiliyorsunuz. Genelkurmay’ın ülkeyi “sadece Türklerden oluşan bir kitle” olarak varsayan açıklamaları, basının nefret dolu ve doğrudan Hrant’ı hedef tahtası haline getiren haberleri… “Sabiha” adlı hikâyede Karakaşlı bunlar arasında o kadar hassas bir yerden kurgusu yaratıyor ki tam da Walter Benjamin’in bahsettiği “politikanın estetize edilmesi” halini görüyoruz. “Sabiha”da Cumhuriyetin kurucu mitlerinden ulus devlet yarasıyla karşı karşıyayız. Karakaşlı bu yarayı hem Sabiha Gökçen hem de Dersim üzerinden anlatıyor. Bu öyküde Cumhuriyet tarihinin üzeri itinayla örtülmeye çalışılmış iki büyük suskunluğu var. İkisi de etnik azınlıkların inkârı ve asimilasyonu politikasına ilişkin: evlatlık edinilen Ermeniler ve Dersim.

Bir düşünün; evlatlık edinilen Ermeni bir çocuk büyüdüğünde zamanında Ermenilerin kıyımdan kaçarken sığındığı Dersim’i bombalayan pilot olsun, sonra da “Türk bilincinin gurur kaynağı.” “Sabiha”  bu anlamda “olan” ile “olduğu söylenen” arasındaki uçurumun ve de Trouillo’nun deyişiyle geçmişin susturulmasının bir örneği. Bu yüzden nereden bakarsanız bakın her şekilde politize edilebilecek bir durum. Ama Karakaşlı bunun öyküyü edilgen bir çerçeveye hapsetmesine izin vermiyor; dil ve biçim üzerindeki oynamalarıyla, kurgusuyla ve de o içten diliyle edebiyat estetiğini politikayla buluşturuyor.

Yetersiz Bakiye’de toplanan hikâyelerde bugüne kadar görmeye çok alışık olmadığımız bir şehir tasviri var. Karakaşlı hikâyelerinde şehri hafıza mekânlarıyla görmemizin yolunu açıyor.

Mesela “Şehir Matruşkaları” öyküsünde Berlin’deki soykırım anıtlarının ya da “An-Bul-İs”te Hrant’ın öldürüldüğü kaldırımın anma ritüelinin bir parçası olarak şehirdeki hafıza pratiklerine örnek olabileceklerini görüyoruz.

“Veni Vici Vici İstanbul,” “An-Bul-İst” ve “Şehir Metruşkaları” hikâyelerinin ortak bir noktası var: bazen âşık olunan bir şehrin bile insan üzerinde çok yakıcı sonuçlar doğuran tahakkümü söz konusu olabilir; şehir suskunluklar yaratabilir.

“An-Bul-İst” adlı hikâye bir yanıyla çok önemli bir soruyu akla getiriyor. Acı anlatılabilir mi? Felaketten ne kadar bahsedilebilir? Burada mevzu bahis, Hrant’ın  Karakaşlı için anlamı ve onun ölümünden sonra Karakaşlı’nın duyduğu acı. Marc Nichanian Edebiyat ve Felaket adlı kitabında felaketin anlatılabilirliğinin ancak edebiyat yoluyla olabileceğini söylüyordu. Sözü şuna getiriyorum, Karakaşlı da acısından ancak Hrant’ın ölümü karşısında hissettiği bunaltıyı yazarak bahsedebilmiş. Sahiden de edebiyat bazen acıyla baş edebilmenin ve biraz olsun ondan bahsedebilmenin tek geçer yolu.

Yetersiz Bakiye bu ülkenin kendinden menkul sabit bir geçmişi olduğu “hikâyesine” meydan okuyan bir kitap.

Trouillot ile başladık gelin yine onunla bitirelim.

Trouillot tarihin susturulmasından bahsederken “Birisi bir olguyu veya bir bireyi sustururken tıpkı bir silaha susturucu takmış gibi davranır” diyor. Karakaşlı Yetersiz Bakiye’de işte o susturucuyu çıkartmış. Failin elinde patlayan silah, suçun üzerindeki muğlâklık bulutunu dağıtıyor burada. Suskunlar sese ve temsiliyete kavuşuyor.