“Gayan” Üzerine: Peki Neredeler?

Ermenice “gayan,” yerinden edilmeyi, yolda olmayı, kayıpları ve felaketi olduğu kadar direnmeyi, hayatta kalma iradesine sahip olmayı ve tutunmayı da anlatan bir kelime.

Erhan Arık’ın, Ortadoğu, Ermenistan ve kısmen İstanbul’un Ermeni mahalleleri ve köylerinde çektiği fotoğraflardan oluşan “Gayan” adlı sergisi Depo İstanbul’da ziyarete açıldı. Arık’ın fotoğrafları, gündelik hayatın tansiyonsuz damarlarında geziyor ve tam da bu yönüyle, büyük haflerden kaçınması ve estetize etme kaygısından azade olması nedeniyle, bakanı dönüştürücü bir etki taşıyor. Bu etkiden ötürü olsa gerek, bu yazı, kadrajdan taşanlar hakkında olacak.

***

Soykırım, Büyük Felaket, Tehcir derken henüz sözlü ifadesinde uzlaşılmamış, dahası, farklı siyasal ve insani pozisyonları imleyen ifadelerle karşılanmaya çalışılan tarihsel bir hakikat: 1915’in 24 Nisan’ında Osmanlı Ermeni aydınlarının evlerinden, ailelerinden ansızın koparılıp tutuklanmasıyla, Ayaş ve Çankırı kamplarına gönderilmesiyle başlayan, giderek ise Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeni toplumunu topyekun imha hareketine dönüşen, hakikatleşen bir “şey.”

İster Anadolu’da, ister diasporada olsun Ermenileri merkeze alan tüm sanatsal çalışmalarda bu “şey”i temsil krizi kaçınılmaz bir mesele olarak duruyor. Sinemadan örnek verecek olursak,  Umut Tümay Arslan’ın ifadeleriyle, “Atom Egoyan’ın Ararat’ı bu temsil krizini tam kalbinde taşıyan bir filmdir. Soykırımın büyük anlatı içine, bütünlüklü bir resmin içine sığdırılmayışı, onu içeriden infilak ettirişi, parçalayışı, üzerine konuşulamaz olanın konuşulamazlığı film içinde çekilen film olarak karşımıza çıkarılmıştır.”[1]

Aynı krize tiyatro temsillerinde de rastlamak mümkün. Modern Türk tiyatrosunun[2] kurucusu sayılan Muhsin Ertuğrul’u yapıbozuma uğratan “Kim Var Orada?”[3] adlı oyunda Muhsin Ertuğrul, yakın dostu, ünlü aktör Vahram Papazyan’a tiyatronun, yüzyıl başındaki şaşaalı günlerinden çok uzak olmasından yakınır. Sahne sahipleri, oyuncuları ve izleyicisiyle Ermenilerin muazzam payı olan bu kaybedilmiş şaşaayı arayan Ertuğrul’a Papazyan’ın cevabı, “E Ermeni mi bıraktınız!” olur. Sonrası, suskunluk. Sahnede, amfide…

“Şey” canlanır; canlıdır çünkü. Tüm sözlü tarih ve bellek çalışmalarının anlattığı gibi, geçmiş, şimdide hüküm sürer. Bu bilme hali bedeni değişik biçimlerde hareketlendirir: mesela utandırır, öfkelendirir veya inkar ettirir; ayrıcalıklı olmayı, rahat konuşmayı, “biz” veya “bizim” diye haykırmayı sürdürmek ister. Bu anlamda imajlar da boşlukta yüzmez, sıfır noktasından göze değmez. Neyi gördüğümüz veya kaçırdığımızın olduğu kadar neyi kaydettiğimizin de kültürel kimliklerimizle rabıtası üzerine düşünmek gerek.

Kadraja almaya değer olan nedir? Sanıyorum, “hakikati” temsil etmeyi dert edinen fotoğrafçıların, yönetmenlerin, ressamların, velhasıl, imaj-imgelem alanında kafa yoranların temel sorusu budur. Elbette küçük bir notla beraber: Söz konusu sanatsal üretimin, yaygın toplumsal algıyı yücelten ve doğrulanma hazzıyla kuvvetlendiren değil, bakışını yönelten öznede bir katharsis’e yol açan, baktığında ve sonrasında kendisini sorgulatan, değişim ihtimali yaratan cinsinden bahsettiğimizde durum böyledir.

Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak‘ta, “savaşın ve dehşetin yüzünü sergileyen fotoğraflara bakmaya ne kadar dayanabilirsiniz?” diye sormuştu. Bugün Türkiye’de yaşayan bizler olarak düşündüğümüzde ve aylardır, Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de yaşananları ele aldığımızda bu sorunun cevabını bulmak zor değil: Bakıyoruz. Tanıklıklar, raporlar geledursun, fotoğraflara bakıyor, videoları izliyor ve hatta canlı yayınlarda devletin silahlı güçlerince hedef alınan, kaçan, vurulan, ölen insanlara tanık oluyoruz. Tüm bunların seyirlik haline gelmesi ise, kuşkusuz, toplumsal dayanıklılık eşiğimizin yüksek olmasına değil, göz ile ruh/vicdan/haysiyet bağımızın kopukluğuna işaret ediyor. Peki, birebir tanığı olmadığımız, anlatıları yalanlayabileceğimiz, inkar edebileceğimiz, sorumluluğu defedeceğimiz bir uzaklıktan “başkalarının” acılarına nasıl anlam verebiliriz ve bu anlam bizi nereye götürür?

gayan_arik
                                                                                         ”Gayan” projesi fotoğraflarından

Tam da bu noktada Erhan Arık’ın “Gayan” adlı fotoğraf sergisine dair bir iki kelam etmeyi anlamlı buluyorum. Sergi vesilesiyle öğrendiğim kadarıyla Ermenice “gayan,” “1915 sonrasında hayatta kalabilen Ermenilerin toplandığı ve başta çadırlarda, daha sonra ise çoğunlukla teneke damlı kulübelerde yaşadıkları, zaman içinde fakir mahallelerine dönüşmüş olan kamplara” verilen isimmiş. Yerinden edilmeyi, yolda olmayı, kayıpları ve felaketi olduğu kadar direnmeyi, hayatta kalma iradesine sahip olmayı ve tutunmayı da anlatan bir kelime.

İsmiyle müsemma sergi, Ortadoğu’nun Ermeni mahalleleri ve köylerinde çekilen fotoğraflardan oluşuyor. Elbette bu uzamı Ermeniler açısından “gayan” yapan tarihsel “vakıa,” yani şu “şey.” Yanisi, Holocaust gibi tek kelimeyle ifadesi buldurulmayan, ikrar edilemeyen, Ahparig Hrant’ın çağrıcısı olduğu gibi, “izan”ını istediğimiz, temsil krizinin merkezi, vakıa (ismiyle Soykırım: ister Birleşmiş Milletler’in hukuki tanımına bakılsın, isterse Soykırım sözcüğünü, Nazi’lerin sistematik Musevi katliamını tariflemek için Osmanlı Ermenilerinin başına gelenlerden yola çıkarak icat eden Raphael Lemkin’e bakılsın). Yani, kendi toprağından koparılmış olmaya karşılık gelen yerleşik bir sürgün durumu.

Arık’ın 2014-2016 yılları arasında Lübnan’da, Ürdün’de, İran’da, Filistin’de, İsrail işgali altındaki Filistin’de, Irak Kürdistan’ında, Ermenistan ve Türkiye’de çektiği fotoğraflar asla bakışı provoke etmiyor; tam aksine, toprağından koparılmış, fakat kendini var etmeyi bilmiş; eviyle, köyüyle, okuluyla, otomobil tamir atölyesiyle, mobilyacı ustasıyla, ibadethanesi, huzurevi, yetimhanesiyle cemaatini yeniden var eden Ermenilerin çerçeve-içi sessizliklerine baktırarak egemen kimliğe bağlı öznelliği sarsıyor.

Sanatçının temel meselesi kendisine sorulmalı; ama şahsi kanaatim o ki bu sarsıcılıkta en açık pay, bu sözsüzlükte yatıyor. Örneğin, Kamp Armen çocukları gibi, Ortadoğu’nun Ermeni yetimhanelerinin basamaklarında oturup öyle dümdüz, gülüşsüz bakan çocuklarda. Veyahut Erivan’daki Soykırım Müzesi’nde sergilenen, bedensel cinayet fotoğraflarından ziyade Müslümanlaştırılmış Ermeni kadınlar ile Ermeni yetimlerin fotoğraflarında. Şiddet söz konusu olduğunda sözsüzlük, egemen kimliği şiddetle parçalayabilme ihtimalinden gücünü alıyor.

***

Beyoğlu’nda yürüdüğüm zamanlarda, özellikle de her daim insan selinin aktığı İstiklal’de, bütün uzamın, etrafımı sarandan çok daha büyük bir kalabalıkla, belki binlerce insanın ruhlarıyla dolu olduğunu düşünürüm. Hava hep konuşmaya, şarkı söylemeye veya çığlık atmaya hazırlanan birilerinin sessizliğiyle koyulaşmış gibime gelir. Binaların cephelerindeki kabartmalarda kriptolu mesajlar varmış gibi. Caddeye çıkan sokak içlerindeki lokantalarda, meyhanelerde, saat tamircilerinde, berberlerde veya çaycılardaymış sanki bu insanlar da, hep ben sokağı geçtikten sonra çıkıp ters yönde yürürlermiş gibi. O “şey”i bilmezmiş gibi, gayri ihtiyari, “neredeler?” diye sorduğum olur içimden.

Hrant Dink’in “göçebe ruhlar’’ dediği Ermeniler “gayan”dalar. Bir istasyonda, durakta, bekleme noktasında, gurbette belki. Yaşamı inşa ediyorlar. Bize de göz ile izan bağını inşa etmek düşer.

[1] Yazıya şuradan ulaşılabilir: http://www.altyazi.net/yazilar/kesikin-actigi-yerden-kat-kat-notlar/

[2] Cumhuriyet dönemi Türk tiyatrosunun kurumsallaşma süreci, daha geniş anlamda ulus inşa sürecinin de bir parçası olduğundan, Ermenileri sanatçıların Tanzimat’tan itibaren tiyatroya yaptıkları muazzam katkı bu dönemde yok sayıldı. “Modern Türk Tiyatrosu” kullanımını, sanat kurumlarının devlet eliyle tek tipleştirici biçimde yeniden yapılandırılması faaliyetine atıfta bulunmak üzere seçtim.

[3] Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nun sahnelediği Kim Var Orada?/Muhsin Bey’in Son Hamlet’i adlı oyun.