Foti Benlisoy ile ‘Kahramanlar Kurbanlar, Direnişçiler’ Üzerine

Türkiye’de Kurtuluş Savaşı ya da Milli Mücadele olarak ifade edilen tarihsel kesit 1919-1922 Yunanistan’da Küçük Asya Felaketi olarak ya da Küçük Asya Trajedisi Olarak ifade edildi. Uluslaşma sürecini ve Ulusal kurtuluş savaşını Osmanlı devletine karşı yürüttüğü savaş sürecinde kazanan Yunanistan I Dünya savaşı ile beraber İtilaf Devletlerinin tarafında Ege’de yoğun olarak Hıristiyan-Rum nüfusa ve bu toprakların tarihi olarak Megali İdea’nın parçası olmasına dayanarak 15 Mayıs 1919’da Anadolu’ya asker çıkardı. Foti Benlisoy’un Kahramanlar, Kurbanlar, Direnişçiler Yunan askerlerinin hoşnutsuzluklarının Komünist propagandanın etkisiyle politikleşmesi ve asker grevlerine evrilmesini anlatıyor. Bu küçük ama etkileyici çalışmayı yazar-aktivist Foti Benlisoy ile konuştuk..

Megali İdea kimin ideasıydı?

Yunan Krallığı 1821 ayaklanmasından sonra kurulduğunda, kurucu elit nezdinde umut ve tahayyül edilen sınırların çok gerisindeydi. Dahası, Yunan sayılan toplulukların kahir ekseriyeti 1830’da kurulan küçük krallığın sınırları haricinde kalmıştı. Daha başından itibaren Yunan milliyetçiliğinin tasavvurlarıyla Yunan ulusal devletinin gerçekliği arasında muazzam bir açı bulunmaktaydı. Yunan milliyetçililiği açısından Helenizmin bu küçük krallığın dar sınırlarında ebediyen kalamayacağı söylemi temel bir motifti.

Megali idea (esir Rumlar) ile Enver Paşa’nın (esir Türkler) Turancılığı arasında ne gibi benzerlikler ve farklar mevcut?

Bunların ikisini de irredentist milliyetçi seferberlik söylem ve politikaları olarak değerlendirip birbiriyle kıyaslamak elbette mümkün. Ancak Yunan örneğinde Megali İdea, hiç değilse 1840’lardan Küçük Asya Felaketi’ne, yani 1922’ye kadar Yunan ulusal kimliğinin merkezi bir öğesidir. Turancılık ise bir kültürel hareket ya da romantik bir milliyetçi duyarlılık biçimi olarak 1890’lardan itibaren belli bir etkiye sahip olsa da politik bir akım olarak çok sınırlı bir devrede, özellikle Birinci Dünya Savaşı yıllarında, hatta Rusya’nın Ekim Devrimi sonrasında içine sürüklendiği siyasal kaosla birlikte 1917-18 aralığında belirleyici oluyor. İkinci Dünya Savaşı yıllarında bir canlanma yaşasa da Türk milliyetçiliği içerisinde zaman zaman gündeme gelebilen bir “yan akım” olarak görülebilir. Daha genel olarak ise “esir Türkler” söyleminin Türk milliyetçiliği açısından, Kıbrıs ya da günümüzde Suriye’deki Türkmenler açısından görüldüğü üzere, popüler bir milli seferberlik söylemi olarak gündeme gelebildiğini görüyoruz. Ancak bütünlüklü bir politik akım olarak Turancılığın etkisi Megali İdea’dan çok daha arızi diyebiliriz.

Birinci Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkmış Yunan egemen sınıfları ile bu harpten yenik çıkmış Osmanlı-Türk yönetici sınıflarının karşılaşması var, ne dersiniz?

Elbette. Yunan hâkim sınıfı savaş sonunda bir “bölge gücü” olma, bir alt emperyalist güç olma heves ve niyetindeydi. Osmanlı-Türk yönetici sınıfları içinse Birinci Dünya Savaşı, emperyalistler arası bölmüşüm savaşında rol alarak emperyal çözülmeye bir takoz koyma, hatta Turancı tasavvurla bir yeniden genişleme arayışı anlamına geliyordu. Savaştaki mağlubiyet, bu arayışa ciddi bir darbe oldu, hâkim sınıf açısından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla neticelenecek muazzam bir krizi tetikledi.

f. benlisoy

Türk resmi tarih yazınında “Yunanlıları denize döktük” lafzı güçlü popüler bir zafer argümanı. “Denize dökülenler” hangi saiklerle Anadolu’ya geldiler?

Denize dökülenlerin önemli bir bölümünün bu topraklarda yaşayan Rumlar olduğunu hatırlamak gerek. Her savaşta olduğu gibi bu savaşın da esas kurbanları siviller ve genel olarak savaş kararının alınmasında hiçbir payı olmayanlardı. Ancak Yunan egemenlerinin saiklerine gelince: Birinci Dünya Savaşı’nın sonuyla birlikte Megali İdea’nın gerçekleşmesinin maddi koşullarının nihayet oluştuğuna dair bir hava vardı. Üstelik Yunan siyasal eliti açısından Küçük Asya Seferi, küçük bir ülkeden bir bölge gücü haline gelmeyi mümkün kılacak bir sıçrama tahtasıydı adeta. Venizelos’un en büyük başarısı, Yunanistan’ı İtilaf Devletleri safında savaşa sürebilmiş olmanın yarattığı siyasi ve moral etkiyi bu yönde seferber edebilmesinde yatıyor. Açıkçası Venizelos’un diplomatik mahareti ve etkisiyle, Britanya başta olmak üzere savaştan galip çıkan İtilaf Devletleri’nin rızası alınıp İzmir’e çıkıldıktan sonra çok büyük bir direniş beklenmiyordu. “Savaşa son verecek savaş” olarak anılan cihan harbinin sonunda yenilenlere dikte edilen anlaşmaların kalıcı olacağına inanılıyordu.

Askerler ne istedi büyük Yunanistan mı yoksa terhis mi?

Anadolu seferinin “esir Yunanları” kurtarmaya dönük meşru ve haklı bir kurtuluş savaşı olduğu tezleri askerler arasında başlangıçta oldukça popülerdi. Ancak savaşın sonu bir türlü gelmedikçe, ufukta askeri ya da siyasi bir “çözüm” görünmedikçe bir bıkkınlık, bir “harp yorgunluğu” havası hâkim oldu. Zaman geçtikçe birçok asker savaş hakkındaki resmi anlatıya dair güvenini yitirdi. Böylece özellikle 1921 sonbaharında, yani Sakarya Savaşının akabinde Yunan ordusu moral bir krizle karşı karşıya kaldı. Bu kriz, ordunun komuta kademesinin savaşa devam etmek için askerin rızasını elde etmekte ve dolayısıyla da onları seferber etmekte büyük güçlüklerle karşılaştığı anlamına geliyordu. Bu durum askeri komuta kademesine karşı ciddi bir itaatsizlik dalgasına yol açtı. Askerler bazen açıktan ayaklanarak, bazen protesto gösterileri düzenleyerek bazense saçını kesmeyi reddedip savaş hakkında sarkastik şarkılar söylemekten kendini vurmaya ya da firar etmeye uzanan dolaylı direniş biçimlerine başvurdular ve böylece, savaşın acı ve sıkıntılarını azaltmaya ya da savaştan büsbütün kaçmaya çalıştılar. Resmi anlatılarda kendisine yer bulmayan bu farklı ve birçoğu Yaroslav Haşek’in Arslan Asker Şvayk‘ını andıran örtük ya da “gündelik” direniş biçimleri, savaşın gidişatını belirleyen temel bir etken halini aldı. Askerler ödedikleri bedellerin, çektikleri çilenin savaşın devamından elde edilebilecek olası kazanımlarla orantılı olmadığı sonucuna varmaya başladılar. Askerler hemen savaşı terk etmedi ama savaşmaya devam etmek için giderek daha az neden bulmaya başladılar.

Yıllar boyu süren savaşlar askerlerin moral çözülmelerinde önemli bir etmen. Peki, oy kullanma hakkı askerlerin politikleşmelerinde kritik bir uğrak mı?

Savaşa karşı hoşnutsuzluk aslında çok erken tarihlerde görünür olmaya başlamıştı. Kasım 1920 seçimlerinde Venizelos bloku karşıtı Kralcı siyasal oluşumların beklenmedik başarısı, Yunan halkının ve elbette askerlerin savaş yorgunluğunun bir göstergesiydi. 10 Ağustos 1920’de Sèvres Antlaşması’nın imza edilmesinden sonra “iki kıta ve beş denizdeki” büyük Yunanistan’ın mimarı başbakan Elefterios Venizelos, diplomatik başarısını siyasi başarıya tahvil etmek için seçimlere gider. Aynı dönemde bir yasal düzenlemeyle askerlerin de oy kullanması mümkün kılınır. Böylece seçim, askerler için sıkıntı ve dertlerini açığa çıkartmak ve belki de koşullarını değiştirmek için muazzam bir fırsat halini alır. Kralcı adaylara oy vermek barış için, terhis edilmek için oy kullanmak anlamına gelmeye başlar. Neticede seçim, askerlerin beklediği gibi barışı getirmedi; ancak askerler arasında önü alınması pek mümkün olmayan bir siyasallaşmaya vesile oldu. Bu siyasallaşmanın sonuçları daha sonraki dönemde ortaya çıkacaktı.

Rus-Japon savaşında (1904-1905) yenilgiye uğrayıp zayıf düşen çarlık ordusundaki çözülme ve bu çözülmeyi izleyen Potemkin zırhlı ayaklanmasında denizci askerlerin gemiyi ele geçirip Potemkin zırhlısına kızıl bayrağı çekerler ve işçi grevlerinin yoğun olduğu Odessa’ya doğru ilerler. Aynı türden öncüller ya da kıvılcımlar 28’nci alayda yaşanır sakız adasına sevkleri sırasında askerler gemide ayaklanır, kaptanı işçi grevlerinin yoğun olduğu Pire limanına gitmeleri için zorlar..

Bahsettiğiniz örnekle kıyaslama ilginç olabilir. 1922 Ağustos sonundaki Türk taarruzu sonrasında Yunan askerleri adeta bir ayaklanma halinde cephe gerisine ya da Yunanistan’a çekiliyorlardı. Anadolu’dan çekilen askerleri taşıyan gemiler onları Anadolu’ya yakın adalara veya Trakya’ya taşıma emir almışlarsa da bunların çoğunda askerler isyan ederek gemi idaresini Yunanistan’a gitmek için zorlamaya çalışıyordu. Askerler subay ve kaptanları, hemen Yunanistan’a dümen kırmazlarsa denize atmakla tehdit ediyor ve gemileri ele geçirmeye çalışıyordu. Askeri otoriteler cepheden düzensiz bir biçimde çekilen askerlerin Trakya ve Yunanistan’daki birliklerin disiplin ve moralini olumsuz etkilemesinden ve orduda mutlak bir çözülmeden korkuyorlardı. Ancak otoritelerin bu isyan hareketlerine dair endişesi sadece askeri karakterde değildi. Hükümet, şehir merkezlerinde isyan halindeki askerlerin büyük kitleler halinde toplaşmasının siyasal istikrarsızlığa yol açmasından endişe ediyordu. Bu nedenle gemilerin başkentin hemen dibindeki Pire yerine, askerlerin disipline edilip muhtemel bir askeri operasyon için derlenmeye çalışılacakları Anadolu yakınlarındaki adalara dümen kırmasını istemişti. Disiplin altına alınmayan asker kitlelerinin silahsızlandırılması, güvenlik ve otoritenin tesisi açısından temel önemdeydi. Yunan ordusunun grevi, Rusya’daki gibi devrimin önünü açmaz. Venizelosçu kamp orduda kontrolü zor da olsa sağlayarak toplumsal öfkenin Kralcı hükümete kanalize etmeyi becerir ve bir askeri harekâtla iktidara gelir.

Dergi, fanzin, karikatür vb savaş karşıtı yazın faaliyetleri iktidarı çözmeden önce onu gülünç hale getirmenin bir örneği mi?

Yunan ordusu kimi Avrupa ordularından bile daha okuryazar bir ordu, dolayısıyla hele savaşın yerini bir ölçüde durgunluğa bıraktığı anlarda basılı malzemeye çok yoğun bir talep var. Mesele emir komuta zinciri haricinde bizzat askerler tarafından çıkartılıp yaygınlaştırılan fanzin tipi cephe gazeteleri bu talebin bir ürünü. Bunlarda çoğunlukla askerlerin gündelik sorunları mizahi bir dille eleştiriliyor, gündeme getiriliyor. Bu tür yayınların savaşa açıktan karşı çıkmayan ama savaş koşullarını alaya alan istihzai dili, siyasal ve askeri eliti gülünçleştirmenin, ridikülize etmenin bir yolu elbette. Burada önemli olan, bu tür yayınları da aşan bir şey aslında: Askerler savaşa dair deneyimlerinden kaynaklanan kendi görüş ve bakış açılarını yaygınlaştıran enformal iletişim kaynaklarına dayanan bir karşı kamu yarattılar. Subaylar hakkındaki dedikodular, savaş ya da barış olasılığı hakkındaki şayialar, askerlerin kendi basıp dağıttığı “siper gazeteleri” hep askerlerin bu karşı kamusunun unsurlarıydı.

Asker grevlerinin ya da komünist propagandanın diğer (anarşist-pasifist) barış çağrılarından temel farkı nedir?

1922’de Yunan ordusunun çözülmesinin hiç değilse ordunun bir bölümü açısından bir “asker grevi” niteliği de taşıdığı söylenebilir. Askerlerin artık savaşmak istemediği, dolayısıyla emirlere itaat etmeyip savaşı bitmiş kabul ederek evlerine dönmek için batıya doğru geri çekildiği bir süreç bu. Bu “grev” dolayısıyla Yunan ordusunun daha geride bir savunma hattı oluşturması, Trakya ya da Yunanistan’dan getirilen rezerv güçlerin cepheye sevki mümkün olmuyor. Yunan ordusunun büyük bir bölümünü firari haline getiren “terhis isyanlarını” tetikleyen bir durumdan bahsediyorum. Bu nedenle olacak dönemin basınında ya da askerlerin günlük ya da anılarında bu “grev” tabirine sıklıkla rastlamak mümkün. “Asker grevi” tabiri Yunan orijinli değil. Terim örneğin Fransız ordusunda 1917 yılının Mayıs ve Haziran aylarında cereyan eden büyük asker ayaklanmaları için de kullanılmıştı. Anadolu’da söz konusu olan, savaştan yılan, savaşın devamı için gösterdikleri fedakârlıkların artık telafi edilemeyeceğine inanan askerlerin savaşa devam iradelerinin ortadan kalkması, böylece de fiilen savaşmaya son vermeleridir. Burada söz konusu olan örgütlü bir savaş karşıtlığından ziyade askerlerin spontan ve fiili tepkisidir.

Cephedeki komünist askerlerin savaş karşıtı propagandasının asker grevlerine olan etkisi nedir peki?

Komünistler daha çok genel bir savaş karşıtı propaganda faaliyetiyle iştigal ediyorlar. Yunan ordusundaki komünistler mesela demiryolları ve telgrafçılar gibi kritik sektörlerde etkili oluyor. Bolşeviklerin ordu içinde bir isyanı kışkırttığını söylemek mümkün olmasa da çok yaratıcı yollarla askerlere ulaşıyorlar. Günümüzde Facebook, Twitter gibi sosyal paylaşım ağlarının politik amaçlı kullanımına benzer bir biçimde komünistler mesela askerlerin cephe gerisindeki genç kadınlarla yazışmak için gazetelere verdikleri ilanlardaki adreslerine savaş karşıtı mesajlar içeren mektuplar yollayabiliyorlar. Fakat dediğim gibi komünist askerlerin ordu içindeki faaliyeti savaş karşıtı propaganda düzeyinde kalıyor. Ancak yine de savaşın meşruiyetini, hatta doğrudan doğruya ulusal anlatının merkezi unsuru olan Megali İdea’yı hedef alan bu propaganda, askerlerin savaştan usanmışlığına politik bir dil sağlaması açısından önemli. Üstelik bu, bazen ironi dozu oldukça yüksek bir eleştiri. Mesela Yunan ordusunun Bağdat demiryolu hattına ulaştığı haberleri yorumlanırken Yunan ordusunun hazır hızını almışken ta Bağdat’a kadar yürümesi gerektiği çünkü alınan haberlere göre Bağdat’ta da antik devirlerden beri esaretten kurtarılmayı bekleyen bir Yunanın olduğu belirtilebiliyor.

Kitabınız sonuç kısmında unutuştan bahsediyorsunuz. Asker grevleri neden unutuldu? Asker grevlerini hatırlamak Mihri Belli’nin dediği gibi “milli mücadeleyi” hafife almak mıdır?

Unutmak, sadece bir hadiseyi hatırlayamamak değil, onu nasıl hatırladığımızdır da. Hafıza dinamiktir, eğer bazı anılar kaybolmuşsa, bellek oraları başka şeylerle doldurur. Ancak bu “doldurma” işlemi, yani neyin tarihsel hafızanın bir parçası kılınıp kılınmadığı, geçmişte önemli ve “işe yarar” olanın ne olduğu, siyasal bir meseledir. Bahsettiğiniz unutuş iki ülkenin komünist-sosyalist hareketlerinde enternasyonalist ve antimilitarist damarların zaman içerisinde cılızlaşmasıyla alakalı.

Birinci paylaşım savaşında Osmanlı ordusunda 2 milyon 850 bin asker vardı. 1917’ye gelindiğinde üç yüz bin asker kaçağı var. Onların tarihleri anlatıldı mı ya da anlatılacak mı?

Savaşın tamamı boyunca Osmanlı ordusunda firar sayısının beş yüz bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu, aynı savaşa katılan başka ordularla kıyas edildiğinde muazzam bir rakamdır. Örneğin savaş boyunca 13,5 milyon kişiyi askere alan Alman ordusunda firari sayısı yaklaşık yüz elli bin idi. Bu sayı, seferber edilen toplam insan sayısının ancak yüzde 1’i civarına denk düşüyordu. Bu oran, İngiltere’de ise yüzde 1’den biraz fazlaydı. Oysa Osmanlı ordusunun savaş boyunca yaklaşık 2.850.000 kişiyi seferber ettiği düşünüldüğünde, firari oranı yaklaşık yüzde 17 gibi devasa bir sayıya tekabül ediyordu. Yani 1918 yılına gelindiğinde Osmanlı ordusu, “sıradan” askerlerin askeri otoritelere karşı bir direnme biçimi olan firar eylemleri nedeniyle ciddi bir krizle karşı karşıyaydı. Osmanlı ordusundaki kaçak sayısının büyüklüğünün ortaya koyduğu tek gerçek var: Osmanlı topraklarında halkın büyük çoğunluğu, düzenli orduya ve savaşa karşıydı. Köylülerin birçoğu kendilerini, askerden kaçan köylü çocuklarına devlete ya da orduya olduğundan daha yakın hissediyordu. İşte bu tarih, yani savaş kadar savaşa direnişlerin tarihi, yazılmayı, anlatılmayı bekliyor.