Fatih Yaşlı ile “AKP, Cemaat, Sünni-Ulus” üzerine

“Emperyalizmle entegrasyonunun derinleşmesiyle gericileşmenin boyut kazanması her zaman doğrusal bir ilişki içerisinde olmuştur Türkiye tarihinde.”

AKP Cemaat Sünni-Ulus isimli kitabınızın başlangıç bölümünü Turgut Uyar’ın bir şiiriyle açmışsınız akabinde de “haziranın güzel çocuklarına” ithaf etmişsiniz. Haziran doğru çıktı mı?

“Sırf bir Haziran doğru çıksın diye/ Oturdum bütün bir gün dikiş diktim” dizelerini kastediyorsunuz.

Evet!

Haziran, sadece bu coğrafyanın değil tüm dünya toplumsal mücadeleler tarihinin, halk direnişleri tarihinin en görkemli olanlarından biriydi. Haziran kadar uzun süren, Haziran kadar geniş katılımlı olan, Haziran kadar kendi ülkesinin tarihine damga vuran az olay yaşanmıştır dünyada.

Haziran direnişi başından sonuna haklılığını ve meşruiyetini korudu, başından sonuna kadar, polis saldırısından kaçarken birbirine çarpan insanların o telaş içerisinde ötekine “pardon” demeyi ihmal etmediği, elinden tutup kaldırdığı, gözlerine Talcid sıktığı “incelikli” bir hadiseydi Haziran. “Haziran’ın güzel çocukları” da o inceliğin nişanesi olarak kazındılar hafızalarımıza, bu yüzden kitap onlara ithaf edildi.

Sadece bu haliyle bile Haziran haklı çıktı elbette. Dünya tarihi, yenilmiş ayaklanmalar, isyanlar tarihiyle doludur ama yenilmek haksız olmaya işaret etmez; tarihe bakılır, dersler çıkarılır ve bir sonrakine hazırlanılır. Haziran, öncüsüz, programsız, kendiliğinden bir ayaklanmaydı ve en yalın haliyle ifade edilirse “bir özgürlük talebi”nden başka bir şey değildi. O talebin içini doldurmak ülkenin sol, ilerici, devrimci güçlerine düşerdi ama sol hazırlıksızdı, güçsüzdü, toplumsal bağları zayıftı, üzerine düşeni yapamadı ve neticede halk doğal olarak sokaktan çekildi.

Evet, bugün memleketin içinde bulunduğu duruma bakarak söyleyebiliriz ki, Haziran doğru çıktı. Eşit ve özgür bir ülkede barış içerisinde bir arada yaşama ideali olarak Haziran Türkiye’si doğru çıktı ve hep doğru olarak kalacak.

Haziran halk isyanının kazanımlarının örgütsel ve ideolojik olarak ilerletilemediğini söylemek mümkün görünüyor. Buna rağmen 6-7-8 Ekim Kobane direnişi ve otomotiv sektöründeki yaygın grevler gibi eylemliliklerin yanı sıra HDP’nin 7 Haziran seçimlerindeki başarısını bu isyanın artçı devamları olarak görebilir miyiz?

Kobane direnişinin Gezi’yle doğrudan bir bağlantısı olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Tamamen kendine özgü dinamikleri olan bir hadisedir o.  O dinamikler ise Kürt uluslaşması ile ilgilidir esas olarak ve bu anlamda devletin sorduğu “Diyarbakır ile Kobane’nin ne alakası var” sorusuna verilmiş bir yanıttır 6-7-8 Ekim, nasıl bir alaka olduğu görülmüştür. Otomotiv sektöründeki grevler de benzer bir şekilde Gezi’yle de Kobane’yle de ilişkilendirilemez kanımca, çünkü burada da sınıfsal dinamikler en saf haliyle iş başındadır ve belirleyici olan, sermaye karşısında doğrudan emeğin hak talepleridir. Başka şartlarda, yani güçlü bir solun, yüzünü sınıf mücadelesine bütünüyle dönmüş bir Kürt hareketinin, politikleşmiş bir işçi sınıfının varlığında belki bu üç olay ortak bir mecraya akabilirdi ama dediğim gibi, o şartlar yoktu.

7 Haziran’a gelince, 7 Haziran’ın olumlu ve olumsuz yanları olduğunu düşünüyorum. Olumlu yanı, sol popülizmin doğru bir propaganda aygıtı ile doğru bir taktik ve stratejiyle buluştuğunda Türkiye’de hala bir karşılığı olduğunu gösterdi. Silahların sustuğu an, siyaset konuşmaya başladığımız an, milliyetçiliğin marazlarının üstesinden daha kolay gelebildiğimizi de gösterdi bize HDP’nin başarısı. Ancak öte yandan, Gezi’nin yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimleri ve en son 7 Haziran’da sandığa hapsedilmesinde, sokaktan özenle uzak durmanın işaret edilmesinde, kitlenin radikalliğinin soğurulmasında hem CHP’nin hem de HDP’nin sadece sandığa endeksli siyaset anlayışlarının büyük rolü olduğunu düşünüyorum.

Gezi, Kobane ve emeğin hak talepleri olmak üzere toplumsal mücadelelerin bu üç siyasi halkasını ideolojik ve örgütsel bir kalıba dökecek bir hat neden oluşturulamadı?

Toplumsal öznelerin talepleri her zaman birbiriyle örtüşmez, bir toplumsal özne başka bir toplumsal öznenin talebini kendisininkiyle ilişkilendirmez. Ayrıca o talepler içeriği de başka taleplerle olan ilişkileri belirler. Gezi’de sokağa çıkan kitle, ezici çoğunluğu ücret geliriyle, yani emeğini satarak geçinenlerden oluşmakla, yani sınıfsal olarak proletaryaya dahil edilebilir olmakla birlikte, “yaşam tarzı” ve “tüketim kalıpları” açısından, yani statü bazlı bakıldığında kendisini “orta sınıf”a dahil eden bir toplamdan oluşmaktaydı ve sokaktaki taleplerin özü “sınıfsal” değildi. Yani Gezi kitlesi elbette ki neo-liberalizmin yoksullaştırıcı politikalarının hedefleri arasındaydı ama kitle herhangi bir şekilde neo-liberalizmi hedef almıyordu, esas dert dinselleşme ve otoriterleşmenin sentezine karşı duyulan öfke idi. Geleneksel proletarya ve emekçi sınıfların göreli daha yoksul kesimleri ise, Alevileri ve Alevi mahallelerini dışarıda bırakarak söyleyecek olursak, Gezi’nin bir parçası olmadılar. “Emeğin hak talepleri” için yapılan eylemlerde ise gördüğümüz daha çok ekonomik çıkarların ön plana çıkmasıydı, yani bu eylemler doğrudan sınıf iktidarını da siyasal iktidarı da hedef almıyorlardı. Dolayısıyla bu eylemlerle Gezi’nin talepleri örtüşmüyordu, dahası bu eylemler başladığında Gezi sönümlenmişti ve bunlarla doğrudan kendi kaderi arasında bir bağlantı kurabilecek bir Gezi kitlesi yoktu. Aynısını eylemci işçiler için de söylemek lazım tabi, onların talepleri de “fabrika sınırları” dışına taşan talepler değildi.

Kobane eylemlerine gelince, ülkenin batısında sol gruplar Kobane için kendi ölçülerinde eylemler yapsalar da, bunun dışında bir tepki söz konusu olmadı. Bunun nedeni de Kobane eylemlerinin doğrudan “ulusal” karakteri ile ilgiliydi. Yani bu eylemler bir “hak talebi” olmaktan ziyade, sınırın hemen ötesinde yaşayan “soydaşlar” için silah koridoru açılmasını ve IŞİD’e verilen desteğin sonlandırılmasına dair “etno-politik” karakter taşıyan eylemlerdi ve gerek bölge gerekse Kürtler dışında sahiplenilmesi, son kırk yıldır yaşanan savaşın yarattığı etki de akla getirildiğinde, pek mümkün değildi.

HDP ve CHP’nin sandık endeksli siyaseti bu iki siyasi partinin ideolojik-siyasi ve sınıfsal bileşiminden kaynaklı yapısal bir sorun mu? Yoksa 7 Haziran sonrası Erdoğan’ın kutuplaştırıcı, şovenizm endeksli savaş programını devreye koymasıyla mı ilgili?

Mesele sadece 7 Haziran sonrası ile ilgili değil kanımca. Çünkü Gezi’den sonra ülke önce bir yerel seçim, sonrasında ise bir cumhurbaşkanlığı seçimi yaşadı. Ayrıca bir de AKP-Cemaat kavgasının yansıması olarak 17-25 Aralık sarsıntısını yaşadık. Tüm bu süreçte her iki parti de, kendince nedenlerle kitlelere sandığı göstermeyi tercih etti. CHP muhtemelen küresel sistemin Türkiye için bir restorasyon programını öngördüğünü ve bu programda Erdoğan’a yer olmadığını, dolayısıyla ülkenin büyük çalkantılar yaşamaksızın sandık yoluyla bu işin halledilebileceğini düşünmüştü. HDP ise çatışmasızlık sürecinin kendisi için getirdiği avantajın farkındalığıyla, seçime gitmeyi tercih etti ve zaten barajı aşmayı başardı. Öngörülemeyen ise rejim değiştiren bir parti olarak AKP’nin seçimle gitme seçeneğini çoktan kafasından sildiği ve seçimlerin fiilen Türkiye’de bittiği idi. İktidar, 7 Haziran seçimlerini fiilen geçersiz saydı ve sonrasında 1 Kasım’a kadar geçen sürede neler oldu, hepimizin malumu.

“Cumhuriyetin uzun intiharı” dediğiniz olgu, onun sınıf dinamiklerinin iktisadi ve siyasi tercihi değil midir? Öyleyse burada bir sınıfın “intiharından” çok sermaye için yeni birikim modelleri üzerinden kendini tekrar üretecek tercih ve kararları görmüyor muyuz? Ortada “intihar” olarak değerlendirebileceğimiz bir durum var mı?

İntihar edenin egemen sınıf değil, bir proje olarak Cumhuriyet olduğunu iddia ediyorum aslında. Egemen sınıf, dediğiniz gibi kendi çıkarları adına yapıyor ne yapıyorsa.  Cumhuriyet’e dönecek olursak, Osmanlı’dan, yani monarşi, teokrasi ve feodaliteden kopuş ve bir batılılaşma projesi var karşımızda, bu da beraberinde belli ölçüde aydınlanma ve laiklik fikrini ve bir “kopuş”u getiriyor. Türkiye kapitalizmi, Türkiye’nin düzeni, İkinci Dünya Savaşı sonrası emperyalizmle yeniden entegrasyona girince ve anti-komünizm politikanın merkezine oturunca sözünü ettiğim intihar süreci de başlıyor bana göre. Türkiye’ye emperyalizmin biçtiği rol, yani Sovyetler’in dibinde bir ileri karakol olma rolü, milliyetçiliğin ve dinselleşmenin yükselmesini gerekli kılıyor, bu ise daha çok imam-hatip, daha çok Kuran kursu, daha çok zorunlu din dersi demek. Türkiye kapitalizmi, Türkiye aydınlanmasına dair bir proje olarak Cumhuriyet’i taşımak istemiyor, Cumhuriyet projesinin taşıyıcıları ise buna direnemiyor, sınıfsal pozisyonları bunu engelliyor ve sözünü ettiğim intihar sürecinden gelinen nokta burası oluyor.

Tam tersinden düşünerek söyleyecek olursak, eğer anti-komünist paranoya ve histeriyle emperyalizme bu kadar derin bir biat söz konusu olmasaydı, kapitalizmin yarattığı sömürü ve eşitsizlik devam etmekle birlikte, siyasal İslam’a teslim olmamış, daha sanayileşmiş, daha modern bir ülkede yaşıyor olabilirdik. Bir yanlış anlaşılma olmaması adına söylüyorum, “daha iyi, daha insancıl bir kapitalizm özlemi” değil kastettiğim, kapitalizmin gelişim doğrultusunun illa ki siyasal İslam’a ve dinselleşmeye doğru olması bir zorunluluk değildi, egemen sınıfın korkuları Türkiye’yi bu noktaya getirdi, bundan söz ediyorum.

1923 devriminin, egemenliğin kaynağı ve kullanımında getirdiği değişiklerin bir süre sonra devlet ve sermaye sınıfı için kullanışlı olmamasının maddi temeli, bu devrimin bir “burjuva devrimi” olduğu gerçeği midir?

Burjuva devrimlerinin seyrini devrimin gerçekleştiği ülkenin iktisadi, siyasi, toplumsal koşulları belirler. Örneğin yirminci yüzyıl Fransa’sında, sınıf mücadelelerinin en keskin anında dahi egemen sınıflar dine sığınamamış, devrimin tasfiye ettiği kilise, politik bir özne olarak önemli bir karşı-devrimci rol oynayamamıştır.  Türkiye’ye dönecek olursak, Türkiye’nin burjuva devriminin sınırları, yani maddi temel dediğiniz şey, Türkiye kapitalizminde gizlidir aslında. Az gelişmiş, bağımlı, feodaliteyi tam olarak tasfiye edememiş, sanayileşmesi cılız, ticarete dayalı bir kapitalizmden bahsediyoruz. Böylesi bir toplumsal formasyonda gecikmiş ve büyük ölçüde “tepeden” bir burjuva devriminden bahsediyoruz. Egemenliğin kaynağını değiştirmesi, yani egemenliği padişahtan ve gökyüzünden alıp “ulus”a, yani seküler bir kolektif kimliğe vermesi anlamında çok açık bir devrim vardır karşımızda, hilafetin ilgası da benzer şekilde böyledir. Ancak Türkiye kapitalizmi inşa sürecinin çok erken bir döneminde yeni bir dünya düzeninin ortasına düşmüş, olanca korkusuyla anti-komünizme ve emperyalizme sığınmıştır. Sanayileşme, planlı ekonomi, kalkınma gibi ideallerden ya da Köy Enstitüleri Projesi’nden vazgeçişle, IMF ve Dünya Bankası üyeliklerinin aynı tarihlere denk gelmesi tesadüf değildir. İmam-hatiplerin yeniden açılması ve müfredata yeniden din derslerinin konulmasıyla bu üyelik süreçlerinin iç içe geçmesi ise hiç tesadüf değildir. Emperyalizmle entegrasyonunun derinleşmesiyle gericileşmenin boyut kazanması her zaman doğrusal bir ilişki içerisinde olmuştur çünkü Türkiye tarihinde. Dolayısıyla Türkiye’nin burjuva sınıfı, yani kapitalistleri, asker-aydın ittifakı öncülüğünde gerçekleşen burjuva devrimine sahip çıkmamış, onun ideallerinin gerisinde kalmışlardır.

224b
AKP, Cemaat , Sünni-Ulus: Yeni Türkiye Üzerine Tezler, Fatih Yaşlı, Yordam Kitap, Nisan 2015

AKP rejim inşa ederken, toplumsal yaşamda ve devlet düzleminde içerik olarak olgunlaşıp, bu rejim biçimini bir “kabuk” haline getirmede belli bir maddi düzeye ulaştı. Peki, bu “içerik” mevcut “kabuğa” sığar mı?

Rejimleri basitçe anayasalara bakarak, ya da başkanlık-parlamenter sistem gibi tasnifler üzerinden analiz edemeyiz. Benim bu kitaptaki temel iddiam Türkiye’de bir rejim değişikliği yaşandığı yönündedir ve rejim denildiğinde bakılması gereken yer kurucu ilkeler, devlet-toplum ilişkisinin nasıl kurulacağı, ulus ya da yurttaş denildiğinde ne kastedildiğidir. Evet, bugün Türkiye’de anayasa değişmemiştir ama kurucu ilkesinin din olduğu bir rejim inşası sürmektedir. Yeni rejim referans olarak İslam’ın Sünni yorumunu esas almakta, devlet-toplum ilişkisini dinsel bir otoritarizm üzerinden kurgulamakta, ulusun yani kolektif kimliğin birleştirici unsuru olarak dini görmekte ve yurttaşlıktan değil bir tabiiyet ilişkisinden yani tebaa olmaktan beslenmektedir. Yeni bir anayasa yapılsa dahi, elbette ki oraya “Türkiye Cumhuriyeti şeriatla yönetilir” yazılmayacaktır, hatta Meclis Başkanının “laiklik yeni anayasada yer almamalı” açıklamasına bizzat iktidar çevrelerinden verilen yanıtı hatırlayarak söyleyecek olursak, yeni anayasada da “laiklik” ilkesi yer alacaktır ama bu, uygulamada “dinin kamusal, siyasal ve toplumsal alandaki belirleyiciliğinin minimize edilmesi” değil, “din ve vicdan özgürlüğünün teminat altına alınması” olarak karşımıza çıkacak, tersinden bir bakış açısıyla, aslında dinselleşmenin garantisi olacaktır.

Türkiye’de rejim inşasının içeriğinin kabuğuna sığıp sığmayacağı 15 Temmuz gecesi görüldü. Türkiye İslamcılığının iki ana kolu olan Nurculukla Nakşiliğin/Milli Görüş’ün günümüzdeki temsilcilerinin on yılı aşkın bir süredir devam eden gayriresmi koalisyon ortaklıklarının vardığı yer, ortaklardan birinin, diğerine bir askeri darbe girişiminde bulunması oldu. Diğer ortağın buna verdiği yanıtın ne olduğunu ise OHAL’le, KHK’larla, üniversiteden atılan akademisyenlerle, açığa alınan öğretmenlerle görüyoruz. 15 Temmuz’dan beri sürekli olarak yazıp çizdiğim şeyi burada da tekrar edeyim, “komünistler devleti yıkmasın diye kendilerine devlet kapısı açılan İslamcılar beraberce devleti yıktılar.” İslamcılık ve genel olarak sağcılık ülkeyi ahlaki, siyasi ve iktisadi olarak uçurumun kenarına getirdi, iç savaş tehlikesi bu topraklar için hiç bu kadar yakın olmamıştı. Önümüzdeki süreçte de bu karanlık tablonun değişmeden, hatta daha da koyulaşarak devam edeceğini düşünüyorum.

Gezi misali bir toplumsal kalkışmanın mümkün olup olmadığına gelince, yaklaşık üç yıldır bir pasifikasyon politikası ile karşı karşıyayız. Zor ve rızanın bileşimiyle Gezi’nin bir benzerinin bir daha tekrarlanmaması için bütün muhalefet güçlerini pasifize etmeyi hedefleyen bir toplumsal mühendislik projesi devrede. Üstelik etkili de olmuş durumda. İnsanlar “sokakta da sandıkta da yenildik” hissiyle hareket ediyorlar. 15 Temmuz sonrası ise CHP yönetiminin de büyük katkısıyla iktidar kendisi etrafında ve Erdoğan şahsında bir “ulusal birlik” görüntüsü yaratmayı ve bu algıyı CHP’li kitlelerin bir kısmına da benimsetmeyi başardı. Yine de, nasıl ki Gezi isyanı öncesi kimse böylesi boyutta bir kalkışmayı tahmin edemediyse, yine hiç tahmin edemeyeceğimiz bir anda, kitleler “çare sokak” diyebilirler. Böyle olup olmayacağını hep beraber yaşayarak göreceğiz.

Laiklik ilkesi anayasadan kaldırılmayacak ama din ve vicdan özgürlüğünün teminatı olarak kalacaksa kimlerin “din”i ve kimlerin “inanç”ı garanti altına alınacak?

Kitaba referansla söyleyeyim: Sünni-Ulusun.

Sünni-Ulusun dışındakiler kimlerden müteşekkil ve bu böyle bir Sünni-Ulus tanımı sürdürülebilir mi?

Sünni-Ulusun dışındakiler, kendi isteğiyle bu kolektif kimliğin parçası olmak istemeyenlerden ya da iktidarın kendi hegemonyasına dâhil edemeyeceğini bildiklerinden oluşan ve ülkenin yarıya yakınını oluşturan bir toplam. Aleviler, Cumhuriyetçiler, muhalif Kürtler, sosyalistler, siyasal İslam’ın kadına biçtiği role isyan eden kadınlar, eşcinseller vs. Hepsinin ortak özelliğini ise “iktidar partisine oy vermemek”, yani “milli irade”ye dâhil olmamak oluşturuyor. Bu nedenle de “Sünni-Ulus eşittir milli irade” gibi bir denklem kurabiliriz sanıyorum.

İslamcı Türk sağının toplumsal mücadeleler aracılığıyla yapılacak bir dönüşümden ziyade, esnaf-tüccar ve sermaye üzerinden orta ölçekli ekonomik etkinliklerle devlete yerleşmeyi “apolitik” bir politika olarak benimsediğini görüyoruz. Bu bağlamda “sızma” ve “yerleştirme” tartışması yeni perspektifle yapılabilir mi?

“Sızma” tartışması en önemli yayın organlarından birinin adı “Sızıntı” olan Gülen Cemaatinin 15 Temmuz gecesi kalkıştığı darbe girişiminin ardından çok daha yoğun bir şekilde yapılır oldu ve Cemaatin devletteki gücü karşısında duyulan şaşkınlıkla birlikte “Cemaat devlete değil, devlet Cemaate sızmış” gibi espriler yapılmaya başlandı.

Cemaat için devletteki örgütlenme her zaman “illegal” bir nitelik taşıdı, benim de gayet kullanışlı gördüğüm bir kavram olarak “paralel devlet” stratejisi doğrultusunda, devlet kurumlarında devlet hiyerarşisinden bağımsız, kendi hiyerarşisi ve kuralları olan paralel bir örgütlenme ağı yaratıldı. Buradaki kadrolaşma AKP iktidarına kadar daha sessiz ve derinden ilerlerken, yani “sızma” faaliyeti niteliği taşırken, 2002’den itibaren “herkesin bildiği sır” görünümüne kavuştu ve üzerine konuşulmasa da adeta aleni bir hal aldı. “Ne istediler de vermedik” ya da “alnı secdeye değiyor diye bunları atadık” şeklindeki açıklamalar söylediğim şeyi kanıtlıyor aslında. AKP ile Cemaat 17 Aralık Operasyonu ile birlikte resmen dağılana kadar gayriresmi bir koalisyon ortaklığı ile devleti yönettiler. Bu ortaklık yazılı olmayan bir protokole dayanıyordu ve o protokol bürokrasinin nasıl bölüşüleceğine dair anlaşmayı da içeriyordu. Ne zamanki eski rejimin bütün unsurları tasfiye edilip devletin mutlak anlamda sahibi haline gelindi, o tarihten itibaren kurumların kimin olacağına dair bir paylaşım savaşı yaşanmaya başlandı. Bunun yansıdığı ilk yer de Cemaatin ezelden beri esas ilgi alanını oluşturan istihbarat oldu. Emniyet İstihbaratı elinde tutan Cemaat, Fidan’ın tutuklanması üzerinden MİT’i de ele geçirmek isteyince kavga başladı ve bugüne gelindi. Şüphesiz kavganın ABD ve İsrail’i de, yani emperyalizmle ilişkileri de içeren bir boyutu var ve o boyutun ne olduğunu hem 15 Temmuz gecesi hem de sonrasında yaşananlarla birlikte gördük.

Şu an Türkiye’de bürokraside Cemaat tasfiyesi ile ortaya çıkan boşluğu dolduracak güçte bir dinsel yapılanma yok ama savaş ganimeti misali her tarikat, her Cemaat bulduğu boşluğu doldurmaya çalışıyor. Yani tüm o “liyakat” tartışmaları maalesef herhangi bir anlam ifade etmiyor. İktidar, İslamizasyon projesinden vazgeçmiş değil ve bunun için tarikat ve cemaatlerle, eskisine göre daha dikkatli ve tedbirli olarak elbette, işbirliği yapmaya, devlet kadrolarını bunlara açmaya devam edecek.

Cemaatin tasfiyesi ile ortaya çıkan boşluğu dolduracak güçte bir dinsel örgütlülük yapısının olmadığını ifade ettiniz ama bununla birlikte dinselleştirilmiş, organik ve hiyerarşik bir toplum inşası var. Birincisi tasfiye edilirken ikincisinin inşa edilmesi arasında nasıl bir ilişki var? Zira “Yenikapı ruhu” “ulusal birlik” CHP kadrolarında bir iyimserliğe yol açtı, ne dersiniz?

15 Temmuz sonrası CHP yönetimi, tarihsel bir hata yapıp AKP’den demokrasi, uzlaşma, laiklik, liyakat esasına göre atama vs. bekledi ki, olacak iş değildi. Olmadığı çok kısa süre içerisinde görüldü. AKP’nin kendisi siyasal İslamcı bir vizyona sahipken, sırf başka bir siyasal İslamcı fraksiyonla mücadele ediyor diye ideal toplum tasarımından vazgeçmesi gibi bir durum söz konusu olamazdı. Olmadı da. OHAL ilanıyla birlikte fiili başkanlık rejimine bir de anayasal dayanak bulundu, rejim inşasına ivme kazandırıldı. Şimdi gördüğümüz şey ise şu, dağılan ve çözülen devlet aygıtında/bürokraside irili ufaklı birçok tarikat ve cemaat köşeleri tutmak ya da kendi hâkimiyet alanlarını muhafaza etmek için muazzam bir savaş veriyor. CHP yönetiminin namına ise diktaya giden yoldaki son basamaklardan birinde, bırakın izlemiş olmayı, sürece destek vermek yazılacak.

Kitabınızda, Türkiye’nin son on beş yılında yaşanan siyasal mücadelelerin AKP-Cemaat ve Avrasyacı güçlerin mücadelesi şeklinde kavramsallaştırılması, Türk burjuvazisinin bir sınıf olarak varlığını silikleştirmiyor mu?

Hayır, çünkü Türkiye burjuvazisi bu meselenin tam da geri planındaki asıl gücü teşkil ediyor. 24 Ocak Kararları, ardından Özal, 90’larda IMF programlarını izleyen tüm hükümetler ve sonrasında da AKP, neo-liberal programın Türkiye’deki icra komitesi olarak hareket ediyorlar. Neo-liberalizm açısından “arkaik” kalan devlet aygıtının dönüştürülmesi ise Ergenekon ve Balyoz süreçleriyle AKP-Cemaat koalisyonuna veriliyor ve burjuvazi bu süreci de destekliyor. “Emeğin tevekkülü” açısından dinle-piyasayı sentezleyen bu iktidar kadar iyisini burjuvazinin bir daha kolay kolay bulamayacağını söyleyebiliriz.

Avrasyacı/Ulusalcı güçlerle, Atlantikçi ABD-Nato/AKP-Cemaat güçleri arasındaki mücadeleye sınıfsal düzlemde nasıl bakılabilir? Laikçi burjuvazi ile İslamcı burjuvazinin savaşı olarak okunabilir mi? Recep Tayyip Erdoğan TÜSİAD’a yüklendiği bir konuşmasında ”İstanbul sermayesinin, işin başından beri kendileriyle para kazanmada anlaştığını, ancak siyasette anlaşamadığını ifade etmişti. Nasıl yorumlarsınız?

Bunun böyle olduğunu düşünmüyorum açıkçası, yani İstanbul sermayesi Atlantikçi, Anadolu sermayesi ya da İslami sermaye Avrasyacı şeklinde bir okuma doğru olmayacaktır. Hatta Türkiye’deki temel sınıfsal çatışmayı bu iki sınıf fraksiyonu arasındaki bir güç mücadelesi olarak okumak da, Erdoğan’ı/AKP’yi İslami sermayenin temsilcisi olarak görmek de kanımca yanlıştır. AKP rejimi sermayenin “bütününün” temsilcisi rolünü oynamakta, zaman zaman ise “devletin göreli özerkliği”nin sınırlarında dolanabilmekte, adeta bir “Bonapart” gibi hareket etmektedir.

Erdoğan’ın tıpkı emperyalizme, ABD’ye, AB’ye ya da BM’ye olduğu gibi TÜSİAD’a da çoğu kez “sokaktaki adam”a oynamak adına, tipik bir sağ popülizm örneği sunarak “atarlandığını” söyleyebiliriz: “Büyük burjuvaziye, kalantorlara karşı sokaktaki adamın, küçük adamın sesi.” Bu, arada hiçbir gerilimin olmadığı anlamına gelmez elbette ama Türkiye burjuvazisi ile AKP rejimi arasında antagonistik bir çelişki olduğunu söylemek yanlış olacaktır. Gerilimli bir mutabakat, bir “kazan-kazan” ilişkisi tarifinin daha uygun düştüğünü söyleyebiliriz.

AKP’nin 2001-2016 yılları arasındaki süreci kimileri “pasif devrim”, kimileri “burjuva demokratik devrim” olarak adlandırdı. Siz ise kitabınızda bu süreci “renkli devrim” olarak adlandıyorsunuz. Neden “renkli devrim”? Üstelik NATO üyesi bir ülkeyken!

Bugün olan biteni geçmişte “burjuva demokratik devrim” olarak adlandıranların kendilerine sorsanız, muhtemelen “ne güzel saçmalamışız” diyeceklerdir, gerçi o devasa egolarını ve kibirlerini bırakıp özeleştiri vermeleri biraz zor ama neyse. “Pasif devrim” kavramına gelince, eğer bununla kastedilen “düzenin siyasal İslam’ı massetmesi”, yani “düzen karşıtı bir gücün düzen saflarına yumuşak bir şekilde dâhil edilmesi” ise, yaşadığımız sürecin böyle olduğuna dair ciddi şüphelerim var. Ne Türkiye İslamcılığı “düzen karşıtı” idi, ne de siyasal İslam düzen tarafından massedilebildi. İslamcılık, otoritarizm ve neo-liberalizden müteşekkil “yeni” bir Türkiye ortaya çıktı bu süreçte.

“Renkli devrim” tabirini kullanmamamın nedeni ise şu: Türkiye’de “ancien regime”le, yani “eski rejim”le “yeni Türkiye’yi inşa eden güçler” arasında “kansız bir savaş” yaşandı ve bu savaşın ideolojik hegemonyası, demokratikleşme, sivilleşme vb. “sivil toplumcu” argümanlar üzerine kuruldu. Bu da dünya üzerindeki diğer “renkli devrimler”le bizde yaşananları benzer kılıyordu. Dolayısıyla AKP’nin iktidar oluşunu ve sonrasında yaşanan kavgayı, bire bir aynı olmamakla birlikte, içerik olarak “renkli devrim”e benzetmekte bir sakınca bulunmuyor bana göre.

“Renkli Devrim”den 7 Şubat MİT krizine, 17 Aralık emniyet-yargı koalisyonuyla başlatılan yolsuzluk operasyonlarından 15 Temmuz darbe girişimine  “Yeni Türkiye’nin sahibi kim olacak?” sorusu kitabınızda üstünde durduğunuz konulardan bir tanesi. Peki yanıtını buldu mu bu soru?

Şu anda AKP-C savaşından AKP’nin bir “zafer”le, C’nin ise ağır bir yara alarak çıktığını söylemek mümkün görünüyor. Ancak bunun bir “Pirus zaferi” olduğu kanaatindeyim ben. Uzun vadede iki tarafın da kaybetmiş olduğunu, bunun yansımalarını da bir süre sonra görmeye başlayacağımızı düşünüyorum ben. Temennim ise bu zorlu süreçten Türkiye’nin en az zararla çıkması.

15 Temmuz darbe girişimi sırasında Dersim’de köydeydim. Geceye doğru telefon geldi, “kalkın darbe oluyor” diye. Hemen dışarı çıkıp köyün iki tarafında bulunan askeri karakollara göz attım, rutin bir gece sessizliği dışında kayda değer bir hareketlilik yoktu. Siz darbeyi nasıl haber aldınız, ilk hissiyatınız neydi biraz anlatır mısınız?

Darbeyi sosyal medyadan haber aldım. Köprüde yaşananlarla ilgili ilk haberi Cemaate ait bir haber sitesinin Twitter hesabı paylaşınca olağandışı bir şeylerin olduğunu fark ettim. Elbette ki önce “yok artık, darbe değildir” diyor insan. Ancak daha Mart ayında Birgün’deki köşemde yer alan bir yazımda “YAŞ öncesi Cemaatin ordu içerisinde bir girişimde bulunabileceğine dair iddialar”dan bahsettiğim için bütünüyle hazırlıksız değildim. Çok geçmeden Cemaatin darbe girişiminde bulunduğuna dair bir cümle yazdım ben de kendi hesabımdan. Ancak daha sonrasında darbeciler her darbede rastladığımız üzere gidip TRT binasını el geçirince ve darbe metnini “TSK yönetime el koydu” diye paylaşınca yanıldığımı, ordunun emir-komuta zinciri içerisinde klasik bir darbe gerçekleştirdiğini zannettim. Sonrasında gelişmeleri takip edince gördük ki sahiden de ortada bir Cemaat darbesi varmış.

Her seçim sonrası Erdoğan’a seslenen liberal aydınların “gerekli mesajı almalı” ya da “gerekli ders”leri çıkarmalı telkinlerinden Erdoğan’ın gerekli dersleri çıkardığını somut olarak görebiliyoruz. O da otoriterleşmenin dozunu artırmış bir Erdoğan. Peki toplumsal muhalefetin parti-örgütleri ve öncüleri gerekli dersleri çıkardı mı? Bundan sonrası için “Ne Yapmalı”?

Bütün panellerin, bütün etkinliklerin sonunda bu soru sorulur ve ben bu soruya gülümseyerek hep aynı yanıtı veririm: “İşte en zor soru.” Sahiden de ne yapmalı’ya dair soru, elimizde herhangi bir sihirli değnek olmadığı için en zor sorudur. Bunun için bir reçete yazılamaz, “şunu şunu ve şunu yaparsak şöyle olur, o halde şöyle yapalım” demek, akademisyenin, “entelektüel”in değil, siyasi öznelerin işi olabilir ancak. Yine de kendi adıma şunu söyleyebilirim: Laiklik bugün muhalif bir siyasi öznenin etkili bir şekilde gidişata müdahale edebilmesi için önemli bir başlık olma niteliği taşımaktadır ve emek, barış, demokrasiyle ilişkilendirilerek doğru bir yol haritasıyla sunulduğunda bize bir yol açacaktır.

Hali hazırda yazımı devam eden bir çalışmanız var mı, varsa konusu hakkında okuyucularınıza bir ipucu verebilir misiniz?

Yeni kitabım “Türkçü faşizmden Türk-İslam Ülküsü’ne” Ekim ayında, yani önümüzdeki günlerde Yordam’dan çıkacak. Nihal Atsız, Necip Fazıl, Nurettin Topçu ve Ahmet Arvasi üzerinden Türk sağının devletle olan anti-komünist mutabakatını ve bu mutabakat neticesinde yaşadığı dönüşümü, yani İslamizasyon sürecini anlatmaya çalışıyorum.

Son olarak sizden beğenerek okuduğunuz ve okuyucularınıza da önereceğiniz üç kitap önerisi alalım?

Üç kitap değilse de şöyle söyleyim: Marx’ın metinleri benim için her zaman cezbedici ve zihin açıcı olmuştur. İlk başta biraz korkutucu görünse de, okurlara cesaretle üzerine gitmelerini öneririm. Turgut Uyar ve Ahmet Erhan her daim okuduğum şairlerdir. “Peki ya roman?” derseniz, mutlaka ve mutlaka klasiklerin, başta Dostoyevski olmak üzere okunması gerektiğini söyleyebilirim.