Emre Zeytinoğlu ile Sanat ve İktidar Üzerine

Emre Zeytinoğlu’nun Ayrıntı Yayınları tarafından basılan İktidarsızlığın İktidarı ve Sanat adlı kitabı, sanat ve siyaset ilişkilerine odaklanıyor. Kitap öncelikle ‘özgürleşme’ düşüncesinin sanat ve siyaset arasındaki ilişkisine değiniyor. ‘Özgürleşme’ nedir? ya da ‘İktidar nedir? İkisi birbirinden farklı mıdır? sorularıyla şekillenen kitap, şimdiki zamandan bir bakış ile konuya odaklanıyor. Kitap hakkında Emre Zeytinoğlu ile konuştuk.

 

 İktidarsızlığın İktidarı ve Sanat adlı kitabınızın oluşum süreçlerinden bahseder misiniz?

 

Bu kitap, yıllar önce Aksanat’ta yaptığım bir dizi seminerden doğdu. Söz konusu seminerden bir süre sonra yine Aksanat’ta sosyolog Nusret Polat ile sanat ve siyaset üzerine konuşurken, orada tuttuğum notlar da konunun biraz daha açılmasında yardımcı oldu. Elbette kitabın tümü bunlardan oluşmuyor, ama ana fikir o iki konuşma sırasında çatıldı.

 

 

Kitap, genel hatlarla nelere odaklanıyor?

 

Kitabın genel olarak odaklandığı iki nokta var: Sanat ve siyaset… Bilinir ki bu iki faktör, tarihsel bakımdan özne tanımları çerçevesinde ele alınır. Yani değişen özne tanımları, tanım değişikliklerine neden olan pratik koşullar ve birtakım kuramsal saptamalar… Bu arada açıkça ifade etmem gerekirse, bu kitapta yazılanlar asla bir görüşü ya da bir kuramı dayatmayı hedeflemiyor, hatta hafifçe öne çıkartmayı bile denemiyor. Aslında bu kitapta yaptığım iş şu: Özne, sanat ve siyaset arasındaki ilişkiler bağlamında ortaya çıkmış farklı yaklaşımları birbirleriyle karşılaştırmak… Birbirleriyle giriştikleri tartışmaları sergilemek… Tüm bunları yaparken de her bir yaklaşımın ne kadar kırılgan olduğunu, karşıtmış gibi algılanan düşüncelerin her an birbirlerine dönüşebilecek noktalar içerdiğini göstermek… Sonuçta, karşıtmış gibi görünen pek çok düşüncenin bir süreklilik ya da düpedüz bir açmaz içinde bulunduğunu vurgulamak…

 

 

Güncel ‘mevcut durum’ iktidarına özgürleşme ve sanat açısından bakacak olursak, nereye gidiyoruz?

 

Özgürleşme dediğimiz şey, peşinen söylemek gerekirse bir idealden ibarettir. Açıkçası, özgürleşmenin toplumsal bir pratiği yoktur. Oysa özne, böyle bir kavramın peşinden sürekli koşup duruyor, pratiği arıyor. Yine de bu durum, insanı pek de umutsuzluğa düşürecek bir sonuç yaratmaz. Çünkü o kavram bir idealleştirilme sınırında tutulduğunda, tüm diğer kavramların içine işleyecek ve eleştirel bir düşünceyi inşa edecektir. Özgürleşme isteği, insanın toplumda canının her istediğini yapma pratiğinden çok, öznenin “mevcut durum”a karşı eleştirel gücünü yaratan bir şeydir. Seküler felsefe, geleneksel bir tavırla özneyi bu tip toplumsal bir özgürleşme isteği kapsamında ele aldı. Sanatın da 18. yüzyıldan itibaren ortaya konulan estetik yaklaşımlar paralelinde yaklaşımı bu yönde oldu. Böylece “mevcut durum”, özgürleşme sürecinden uzak bir pratik sundukça, özne ve onun sanatı da idealleştirilmiş durumları “olması gereken” halinde tesis etti. Ne var ki bugün idealleştirmelere yer yok; özne, özgürleşme ve ayrıca hemen her diğer kavram ile bağlantısını, “hemen ve şimdi” sağlanacak bir pratik içinden tanımlıyor. Bu durumda da özgürleşme dediğimiz şey, “mevcut durum”da, yani günümüzün neo-liberal siyaseti doğrultusunda, pratiğe dönüştürülebilecek bir şey gibi anlaşılıyor. Deniliyor ki: İşte özgürleşme pratiğe ulaştı, o halde merkezî iktidar denilen şey ortadan kalktı ve hatta bu durumda karşı-hegemonik bir söyleme, bir eyleme de gerek kalmadı. Böyle bakıldığında ise özellikle siyaset açısından bir açmaz da gündeme geliyor: Mademki özgürleşme pratiğe dönüştü, yani “mevcut durum”un pratiği idealleşti, o zaman tüm ütopyalar gerçekleşti… Bu, siyaset felsefesinin sonu demektir: “Mevcut durum” idealleştiğinde, “olması gereken” ile aynı şey olmuştur. Aynı anlamda sanatın da yapacak bir işi kalmamış demektir. Şimdi bu noktada bu kitap şu soruyu soruyor: Acaba gerçekten öyle mi? Formül bu kadar kolay ve çabuk mu çözümlendi? Peki, eğer formül bu kadar basit değilse, yani özgürleştiğimizi pratikte deneyimlerken hâlâ özgürleşmediğimizi hissediyorsak, o halde “mevcut durum”da yeni, eskisiyle hiç ilgisi olmayan, ama onun kadar da sert bir iktidar oluşmuş demektir ve bu yeni tip iktidarı çözümleyecek olan formül, sanatta ve siyasette nerededir? 18. yüzyılın seküler felsefesi doğru bir şeyler söylemişti, ama daha çok kavramları idealize etmiş, pratiği bir yana bırakmıştı. Aydınlanma döneminin siyaseti de bu idealize etme süreçleri üzerine kurulmuştu. Fakat şimdi, pratik ile ideal durumların örtüştüğünü bize dayatmaya çalışan siyasi bir durum ve onun yarattığı iktidar biçimi ile karşı karşıyayız. Bu yüzden de 18. yüzyılın siyaset ve estetik kuramlarının işlevsizleştiğini, en azından sanallaştığını savunuyorum.

 

 

Sizin deyiminizle ‘Bugünün lümpenleşen sanatı’nın iktidarla etkileşimi hakkında neler düşünüyorsunuz?’

 

Lümpenleşme dediğimiz şey, elbette aşağılayıcı bir kavramdır. Marksist açıdan baktığımızda, bu kavramın, sınıfsal bilinçten ve ahlaktan yoksun olanlar için kullanıldığını görürüz. Lümpenler ilk anda gözden çıkartılmışlardır, onların bir devrim ile ilişkisi olamaz ve ileriki zamanlarda işlevsel olabilmeleri için ise –eğer mümkünse- sınıfsal bilince ve ahlaka kavuşturulmaları gerekir. Şimdi, içinde bulunduğumuz zamanda biz kitleyi kabaca lümpenler halinde algılıyoruz, “olması gereken” sınıfsal hareketlerin dışında görüyoruz. Kitapta bu tabir, mecazi yönde kullanıldı doğallıkla… Sanatın da lümpenleştiği konusunda her gün şurada burada eleştiriler okuyoruz. Oysa bunlara eleştiri filan denilemez, bunlara “sözüm ona eleştiri” demek daha doğru olur. Çünkü bugünkü kitle, artık 19. yüzyılın sınıfsal özelliklerini göstermiyor ve aynı pratik koşullara da sahip değil. O kitleyi yeniden 19. yüzyıl formuna çekme niyetleri ve çalışmaları sonuç vermez. Bu kitle, işte Atina eylemlerinde ya da Gezi sürecinde meydanlarda gördüğümüz kitledir. Dağınık, hedefsiz, ideolojisiz, sınıf bilinci ve ahlakından yoksun ve çoğul bir karakter gösterdikleri için, belli bir tanım içine sığmıyorlar. Ama belli ki bir direnme potansiyelini de içlerinde taşıyorlar. Althusser, düşünceleri itibariyle Marksistler tarafından pek hoş karşılanmamakla birlikte, önemli bir şey söylemişti, demişti ki: Sınıf mücadelesi zaten Marx’tan önce de vardı; Marx’ın yaptığı, bu mücadelenin son halkasını oluşturmak, onu kuramsal bir forma sokmaktı… Bence bu, tüm tarihsel mücadele süreçlerini içine alabilecek, müthiş bir tanımdır. Şimdi bu anlamda Marx’ı unutmak mümkün olmasa da yeni bir “son halka”ya gereksinim olduğunu düşünüyorum. Eski kalıplarla hareket etmek yerine tüm olup bitene yeniden bakmanın yararlı olacağını savunuyorum. Şunu da hemen hatırlamak gerekiyor: Atina eylemleri sırasında, Yunanistan’ın en köklü Marksist partisi KKE, bu eylemler bizim işimize yaramaz demişti ve meydanlarda görünmedi. Fakat yine de o eylemlerin hemen ardından, bu yeni kitleyi çözümleyip tanımlayabilmek ve mevcut iktidar yapısı ile ilişkilerini saptayabilmek için, kendi içinde esaslı tartışmalar ortaya koydu. Sonuçta biz güncel sanat dediğimiz şeyin eleştirisi adına, aynı kitlenin siyasi reflekslerini işin içine katmak zorundayız. Bu anlamda, örneğin Ali Şimşek’in “yeni orta sınıf” çalışmasına değer veriyorum. O kitapta ortaya konulan düşüncelerde katılmadığım pek çok yer olsa da böyle çalışmaların varlığı bence son derece önemli, en azından işaret ettiği nokta görmezden gelinemez. Artık ne hegemonyadan ne de karşı-hegemonyadan söz edilmiyorsa, söz konusu mücadeleyi başka açılardan algılamak gerekecek.

 

 

‘Mevcut durum’da öteki mi yoksa farklılık mı ön planda duruyor?

 

İşte can alıcı nokta burada; hem siyaset hem sanat adına eğer yeni bir eleştiri alanı oluşturulacaksa, buradan başlanacak. Bu eleştirel alanın hedef alacağı şey, “ehlileşme” kavramı olmalı. Neo-liberalizmin baş uğraşılarından biri, kimlikleri yeniden var etmek ve o var ettiği kimlikler arasında da yeni geçişlilikler sağlamaktır. Bu ne demek? Şu: Kimlikler yok olmayacak, ama gerektiğinde bunlar arasındaki sızmalar, bu kimliklerin minörleşmesine yok açacak. O da şu demek: Her bir kimlik, karşısındaki çeşitli kimliklerle bir arada durup, onlarla iletişim kurabilmek için can atacak, kendisini ayrı ayrı diğerlerine dönüştürebilmenin farklı yöntemlerini icat edecek. Ütopik bir siyaset bu tabii… Bu ütopyanın varacağı nokta, “öteki” denilen şeyin ortadan kalkması, bununla birlikte de “farklılık” kavramının gündeme gelmesidir. Kitleler bu farklılıklardan oluşacak; fakat birbirlerine sürekli dönüşebilen, dönüşmeye açık kimliklerden… Buradan yeni bir siyaset, yeni bir sanat, yeni bir kültür doğacak ve yeni bir özne… Bunun için de pratikte pek çok uygulama örneği var: Erasmus eğitim sürecinden tutun, siyasi sınırların zayıflatılmasına, üretimin post-Fordist yönteme kaymasına kadar… Sanat da bu yönde büyük organizasyonlara dönüşüyor; bienallerden piyasalara uzanan bir mantık… Ya da ortak sinema yapımları, küçük kimlikleri yücelten senaryolar, bir ülkeye gelen göçmenlerin ara-dili ile yayınlanan romanlar, “fusion” müzik türleri ve daha birçok şey… Bu tam bir ehlileşme sürecidir ki dediğim gibi, ötekinin yok edilmesini, farklılıkların iç içe yaşamasını amaçlar. Güzel bir şeydir sonuçta… Ama gene aynı soruyu soralım: Formül bu kadar basit mi? Bunun da tek yanıtı vardır: Hayır, bu kadar basit değil… Bu ehlileşme süreci, bir projedir ve o projeye dâhil olmak istemeyenler, dünyanın en uç noktalarına sürülür ve orada imha edilirler. Dünyanın hem bir konfor hem de bir savaş alanı olmasını başka nasıl açıklayabiliriz? Dolayısıyla bu konunun kitapta özel bir yeri var. Belki de günümüz siyasetinin iktidar biçimini, bu ehlileşmiş alanlarda saptamalıyız. İktidarın mağdur ettikleri ise zaten dertlerini anlatacak bir ortam bulamıyorlar; ne siyasette ne de sanatta… Zaten onlar özne bile sayılmıyor. Çağdaş sanatın eleştirilecek en önemli zaafı burada: Bu sanat kendisini yalnızca ehlileşme alanlarında sunabiliyor. Oysa bir yandan da bu çok normal, çünkü bugünün öznesi, sistemin içindeki öznedir; iktidardan doğmuş öznedir, iktidar sahibi olmak zorunda kalan öznedir. Ama şunu da düşünmeli: İktidarın içinden konuşan öznenin de direnme potansiyeli vardır ve çağdaş sanat bunu kullanıyor. Kitabın okuyucuyu düşünmeye davet ettiği ve saçma sapan, ucuz eleştiriler yerine “mevcut durum”u kavraması gerektiğini önerdiği konuların en başında bu geliyor.

 

 

‘Merkezin içine akan çevre unsuru merkezi değiştiriyorsa’, şu anda merkez ve çevre durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Biraz önceki sorunuza bağlı bir soru bu… Şimdi söylediğim şeyleri biraz daha açayım o halde: Örneğin şu post-Fordist üretim biçimine bakalım: Ne demek bu? Kısaca şu demek: Üretim yerlerinin parçalanması… Yani artık hızlı ve fazla üretim yapan fabrikalar yerine küçük küçük parçalara bölünmüş atölyelerin, koordineli biçimde üretmesi… Büyük firmalar böyle yapıyor… Ne sağlıyor bu yöntem onlara? Ucuz emek gücü, daha az vergi, daha çok kâr… Ama en önemlisi de işçi sınıfı gücünün, bir daha geri dönemeyecek halde yok edilmesi… Kapitalistler, işçi sınıfından kurtuldukları için rahatlıyorlar. Tüm bunları sağlamak için o atölyeler Doğu ülkelerine kadar uzanıyor; farklı kültürlerden, farklı dillerden işçi grupları oluşuyor ki bunların yan yana durabilmesi imkânsız. Öte yandan az ücret, az vergi ve kâr adına daha fazla olanaklar… Bugün üretim ve tüketim esas olduğunda, Doğu ile Batı’nın bir karşıtlık oluşturduğunu söyleyebilir miyiz? Gene de böyle bir yöntemle, işçi sınıfının önünü kesip daha çok kâr elde ettiklerini düşünen kapitalistler kendilerini çok rahat hissetmiyorlar. Çünkü yayıldıkları ülkelerin insanları ile artık daha yakın ve hatta seviyesiz bir ilişki yaşamak zorundalar. Göçmen sorunlarıyla, kaçak mültecilerle, takas ettikleri işçi gruplarıyla, içlerinde barındırmaya zorunlu oldukları onların ikinci ve üçüncü kuşaklarıyla daha fazla ilgilenmek ve kendi siyasetlerine ayar vermek, değişmek durumundalar. Kentlerin durumu gibi bir şeydir bu: Bir kent büyüdükçe, tam anlamıyla kentleşme sürecine girmez; çevresindeki küçük kasabalara ve köylere de yaklaşır. Böyle olunca, gün gelir bunlar birleşir ve kentler köyleşmeye yüz tutar. Köyleşmiş büyük kentlerden yakınanları hatırlayalım. Köyleşen kentlerin rahatsız edici yanları olabildiği gibi iyi yanları da vardır: Organik ürünlere yakınlaşabilmek, kırsal alanlara ulaşabilmek, farklı bir kültürün kırıntılarını seyre dalabilmek gibi… İşte tüm bunların sonucunda da o yayılmakta olan yerin iktidarı, giderek çevreden taarruzlara muhatap olmaya başlar. İktidar yayıldıkça, kendisini rahatsız hissedecektir. Sanki iktidar ile çevre faktörler, aynı kent sistemi içinde görünüyor gibiyse de bunlar arasında bir iç mücadele mevcuttur. Ve bazen bu mücadele patlamalara neden olur. Biz şimdi “mevcut durum” içinde böyle patlama durumları yaşıyoruz. Evet, çevre faktörü ehlileşmiş ve sistemin içine dâhil olmuştur, ama o sistemi de sürekli tedirgin etmektedir. Öznenin direnme potansiyeli, günümüzde en fazla buradan kaynaklanır. Merkez dağılmıştır, özgürleşme ütopyası gerçekleşmiştir, çevreyi içine kabul etmiştir, çevre ehlileşmiştir, özne de tam bunların ortasında yer almaktadır. İyi de hâlâ sürmekte olan neyin kavgasıdır? Hep söylüyorum, bir kez daha tekrarlayayım: İşte siyaset felsefesi ve sanatın kuramları yeniden işletilmelidir bu noktada… Çağdaş sanatın siyasetle ilişkisini de yine bu noktada ele almalı…

 

 

‘Gezi olaylarından sonra sanat yapılamaz’ denildi. O süreç sanat açısından da bir kırılma noktasını mıydı? Neler değişti? Neler gözlemlediniz?

 

Bu saptamayı ilk kim, niçin yaptı; onu bilmiyorum. Herhalde tam da eylemler sırasında öznelerin kendi başlarına, refleksif ve bağımsız olarak ürettikleri eylem biçimleri adına söylendi bu… Sonra da o eylem biçimleri birtakım performanslara, sloganlara, mizansenlere, duvar resimlerine yansıdığı için, sanatın en üst noktaya ulaştığına karar verildi. Bu anlamda fena bir çıkış değil; yanlış da sayılmaz. Bu pekâlâ eylem sırasında özgün kuramlar yaratmak ile eşdeğerdir. Oysa daha önce de size belirttim: Herhangi bir durum; ki bu ister siyaset olsun ister sanat, ideal duruma –yani “olması gereken”e- ulaştığında, ortaya bir kuşku çıkar ve şu sorulur: Acaba formül bu kadar basit mi? Ve bu yüzden, o “acaba”nın yanıtını arayacak olan, siyaset felsefesi ve sanatın kuramlarıdır. O ortaya çıkan durumu yeniden eleştirel biçimde ele alacak, yeni ataklardır önemli olan… Tarihte sayısız “siyasetin sonu” ve “sanatın sonu” saptaması vardır; ama aynı zamanda da “siyasetin ve sanatın en üst noktası”na ulaştığı düşünceleri de vardır. Bunların tümünün de palavra olduğu, sayısız defa kanıtlanmıştır.

 

 

‘Mevcut durum’da çağdaş sanatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Çağdaş sanat ya da güncel sanat denilen şey, yine biraz önce belirttiğim gibi, büyük ölçüde lümpenlik olarak görülüyor. Ya da şöyle diyeyim: Bugün çağdaş sanat üzerine kullanılagelen en belirleyici cümle, şu soru cümlesidir: Bu ne biçim sanat? Aslında bu soru cümlesinin sonunda bir soru işareti yok, bir ünlem işareti var. Yani bu da lümpenliğe bağlı olarak, suçlayıcı, hatta cezalandırıcı bir cümle… Çağdaş sanat niçin cezalandırılıyor? Yanıtı basit: 18. yüzyılda doğan ve hâlâ varlığını bir biçimde sürdüren ideal özne tanımına uymadığı için… Dahası, o ideal özneye bağlı olarak öne sürülen estetik kuramlara aldırış etmediği için… Bu yüzden de “mevcut durum”a karşı bir ayrım koymadığı, eleştirel bir “olması gereken” ideali yaratmadığı için… Ama dedim ki: O ideal özne ortadan yok oldu, doğasını ya da ontolojik niteliğini, toplumsal pratikler karşısında kaybetti. Bu durum yeni bir iddia değil, henüz 19. yüzyılda Hegel, öznenin kendi yarattığı “ikinci doğa”ya teslim olduğunu belirtmişti. Bu demek oluyordu ki: İdeal özne çoktan ölmüştü ve toplumsal pratiğe giriş yapmıştı. Şimdi de ideal özne yok. Üstelik belli sınıfsal yapılar içinde de yer almıyor, oralara sığmıyor. Fakat yine de direnme arzusunu, somut bir nesne gibi, tam da mevcut sistemin içinde barındırıyor. İşte bu yeni özneyi ele almak gerekecek… Benim kitabımın genişçe bir bölümü de zaten bununla ilgileniyor. Çağdaş sanat, bu yeni ve sisteme entegre olmuş öznenin sanatıdır ve elbette Descartes’ın, hatta bir ölçüde Kant’ın ya da onlara benzer diğerlerinin ideal öznesi ile ilgisi yoktur. İnsanların bunu kabullenebilmeleri, kadim alışkanlıkları yüzünden zor… Ama bu yazık ki böyle… Oysa çağdaş sanat, 18. yüzyıl estetiğinin sırtını dayadığı konulardan da bağını kopartmış değil. Dikkatle bakıldığında, Platon ve Aristoteles’ten başlayan ve günümüze uzanan süreçte ortaya konulmuş ve bugün de sanatın ilgi duyduğu ne kadar problematik varsa, çağdaş sanat bunların tümüyle uğraşıyor. O düşünceleri, saptamaları, felsefi yaklaşımları ele almaktan geri durmuyor. 19. ve 20. yüzyıllardaki sanatçılar hangi bağlamlarda bu problematiklerle ilgilenmişlerse, çağdaş sanat da o ölçüde ilgileniyor. Fakat bir farkla: Daha önce sanatçılar, izleyiciye bu problematikleri hissettirmeye çalışırlardı, şimdikiler birer nesne olarak gösteriyor. Yani örneğin bir resmin aktardığı hisler yerine, şimdi bir makinenin sanki bir laboratuvar aygıtı gibi çalışması ve düşünceleri ete kemiğe büründürüp görüntü haline getirmesi söz konusu… Bunun pek çok örneği vardır ki anlatması bu röportaj süresine sığmaz. Şu denilebilir belki: Sanat dediğimiz şey, eğer yalnızca sanatçının bir şeyler yapması değilse, ama aynı zamanda üzerinde düşünülen ve konuşulan da bir şey ise o düşünce ve konuşma alanı hiç değişmedi. Burada çağdaş sanata duyulan güvensizlik adına, önceki durumlardan farklı bir şey daha söylemeliyim: Özne, doğasına –yani varoluşuna– dair idealliğini yitirip toplumsallığın ve üretim-tüketim sisteminin içine dâhil olmuşsa, Hegel’in belirttiği “ikinci doğa”da yer alıyorsa, elbette mevcut sistemin içinden konuşması gerekecektir. Kendisini rahatlatacak, tedavi edecek farklı bir gerçeklik ile uğraşmak dönemi bitmiştir. Hegel niçin romantizme sarılmıştı? İşte sanatın bu rahatlatma ve tedavi etme potansiyelini gördüğü için… Ama şimdi onun romantizmi de yok. Yalnızca düşüncelerle aktarılmaya çalışılan süreçlerin, bir nesneye dönüşmüş görüntüleri var. Radikal bir değişiklik gibi duruyor, oysa problematikler aynı.

 

 

Kitapta ‘iktidarın artık bir iktidarsızlık durumuna dönüştüğü’nü belirtiyorsunuz. Bunu biraz açıklayabilir misiniz?

 

Kısaca açıklayayım: Liberalizm doğası gereği merkezi bir iktidar nesnesini yadsır, kendisinin böyle bir iktidar sistemi olmadığını iddia eder. Orada, bir topluluktaki farklılıklar bir imparatorun, bir sultanın, bir kralın ya da sistemi yöneten herhangi birinin zorlamasıyla bir arada durmaz. Onların her birinin, karşılıklı yarar bağları vardır. Yani o farklılıklar bir rekabet içinde birbirleriyle var olma mücadelesi verse de kesinlikle dağılmak ya da rakiplerini yok etmek istemezler. O halde liberal sistem der ki: Burada merkezi bir güç, mutlak bir iktidar yönlendirmesi yoktur… Güzel, ama bu sistemde de o farklılıkları bir arada tutabilecek birtakım nedenlerin olması gerekir. Karşılıklı yarar sistemini düzenleyenlerin olması gerekir. Açıkçası bu sistemin de güçlüleri ya da tam anlamıyla sahipleri ortaya çıkar. Oysa liberalizm yine de merkezi bir iktidar nesnesini reddettiği için, sanki bir özgürlük alanı gibi sunulur. İşte içinde bulunduğumuz neo-liberal sistem de böyle çalışır. Şimdi yine merkezi iktidar nesnesinin yıkıldığı ve toplumu liberal alanların kavradığı söyleniyor. İktidarın hegemonyası ortadan kalkmışsa, iktidarın makinesini kırabilecek bir karşı-hegemonyaya da gerek kalmadığı iddia ediliyor. Fakat dediğim gibi, bu sistemin de bir iktidar biçimi var ve o yeni iktidar da en az eski merkezi iktidarlar kadar sert ve acımasız. Üstelik buna karşı, o makineyi kırabilecek bir karşı-hegemonya da ortalıkta görünmüyor. Yalnızca yeni durumun, mücadele potansiyeli taşıyan özneleri bulunuyor elimizde… O yeni özne nasıl bir şey, biraz önce belirttim zaten; kitabın baş figürü de o…

 

 

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

 

Şu anda bu konuda ekleyecek bir şey aklıma gelmiyor. Zaten belirli aralıklarla eklenecek bir şeyler düşündüğümde, onları hemen yazıyorum ve sağda solda yayınlıyorum ya da çağrıldığım yerlerde durmadan konuşuyorum.