Elif Yıldız ile ‘Sert Zeminde İdman’

Elif Yıldız’la 14 Kasım-14 Aralık tarihleri arasında gerçekleşen Sert Zeminde İdman adlı sergisini ve bu serginin işaret ettiği estetik ve politik ihtimalleri konuştuk.

Serginin adıyla başlayalım, Sert Zeminde İdman. İşlerde de sert bir yüzleşme ve sert bir politik bakış hissediliyor. Bu ‘sertlik’ işlerin estetiğini de belirliyor denebilir; biraz punk, biraz sokak sanatı, biraz ajit-prop, biraz da art brüt’nün çiğ ve bozuk estetiği. Bu adın hikayesi nedir?

Önce tek tek kelimelerle karşılaşmalar oldu, çeşitli zamanlarda ve yerlerde. Daha sonra bu kelimeler yan yana geldi -ki bu yan yana gelişler şiddetli oluyor kimi zaman- farklı anlamlara bürünmeden, salt kendi ile ilişkiye girerek, bunu fazlasıyla gözeterek tamamen kendi olana kadar evrildi. Sonra belki çözüldü. Ben buna bir fikir diyebildim. Ve bunu çağrıştıran her şey bu cümle altında toplanabilirdi. Benim hayal dünyamı dolduran her şey bundan nasibini alır. Bu dizge ile düşündüğümde işim kolaylaşır. Fakat bunu dillendirdiğimde veya anlatmam gerektiğinde -ki bu da ihtiyaca göre kapalı ya da açık ifadeye dönüşür- yanına anlamlar katarak konuyu açmam gerekir. Bu daha anlaşılır olmak için yapılıyor da olabilir. Bence bir sakıncası da yok. Yazılı bir röportaj gerçekleştirdiğimiz için bir iç ses konuşuyormuş gibi bir rahatlık oluyor. Muhtemelen yüz yüze gerçekleştirseydik çuvallayabilirdim. Buna da bir açıklama getirme gereği hissettim.

Soruna dönecek olursak, bilinçli bir yönelim olmadı aslına bakarsan. Ben adını koymadan üslup, tavır ve hayata bakış olarak karşılaşmalar oldu sadece. Zaten bilinçli bir yönelim ile kendiliğindenlik arasında bir fark da yok. Ama bu rastgele, çalakalem, bir anda ortaya çıkıveren, ilk akla geliveren gibi tamamen keyfi ifadeler ile açıklanabilecek basitlikte bir şey de değil. “Süreci belirleyen bir karar sürecin tamamında işlev görür.”

Benim hep bir sloganım olmuştur. Ama bu kırık bir sandalyeyi tamir etmiyor ne yazık ki. İçinde fazlasıyla isyanı barındırıyor mu? Evet. Devrimci mi? Nispeten evet. Ama pasifizm tek başınalıkla kendine bir yaşam alanı açıyor ve bir bakteri gibi çoğalıyor. Sonlu bir onarıcılık. Neden sonlu? Çünkü ölüm var. Umut yok. Öyle olsa sonsuz bir yaşam olurdu. Kısacası bir virüs kesinlikle değil.

Sergide bazı ‘tanıdık’ portreler görüyoruz: Rimbaud, Marx, Foucault, Deleuze&Guattari vesaire. Teoride ve edebiyatta yıkıcı ve çığır açıcı şeyler yapan ve aralarında da estetik ve düşünsel bağlantılar olan bu isimlerle nasıl bir bağın var?

Mesela Karl Marx var evet. Bestseller yazarıymış gibi poz takınabiliyor. Marx’ı görmedik, konuşmadık, herhangi bir fiziksel temasımız olmadı. Onunla kurulan bağ iki üç tane çok bilindik fotoğrafı-imajı ve yazdıkları üzerinden gerçekleşiyor haliyle. Diğerleri için de durum pek farklı değil. Hiçbiriyle ilgili derinlemesine bilgi sahibi değilim. Yazdıklarından birkaç cümle bir şeyler okumak bunları çizmem için yeterli oluyor. Bir çeşit diyaloğa geçtiğini hissedip (zannedip) kendini tutamama durumu. Ezberci değilim. Teorileri ezberleyip, öyle hemen taktak söyleyebilen birisi değilim, hiç olmadım. Konu baştan kopuk ilerliyor zaten. Fakat içlerinden Arthur Rimbaud’yu ayırabilirim. Zamanında epey dağıtmıştı beni. Hayat hikayesini, şiirlerini vs. epeyce okumuştum, araştırmıştım. Ama geriye kalan sadece tek bir şey var; o da hayranlık. Çocuk denecek yaşta bunca şey yapması zaten bana o cümleyi yazdırmaya sebep olan şey. “Ben sadece kafası karışık bir ergen değilim.” O imaj çok tüketildi gerçi. Bilindik, ikonik imajlar üzerinden ilerliyor çalışmalarım çoğu zaman. Fotoğrafı konuşturma, onunla sohbet etmek gibi bir şey işte. Hayatın ta kendisi. Kendi kendimle de konuşurum zaten. Pek de farklı bir şey yapmıyorum anlayacağın.

Bir de otoportren var. Şahsen otoportreyi her zaman çok ilginç bulmuşumdur. Sanatçıların kendilerine bakışlarını, kendilerine dair itiraf ya da fantezilerini en iyi ifade eden araçtır herhalde. Bu anlamda bir oto-analiz ya da oto-fantezi nesnesi olarak görülebilirler. Suratında yıldız olan bir punk’ı andıran bu otoportrede ben politik şuuru yüksek, biraz da insan formunun dışına taşmış yıkıcı bir figür görüyorum. Senin otoportreye ve bilhassa da bu işe bakışın nasıl?

Bunu 2010’da KargArt’ta gerçekleştirdiğim “Epic” sergisi için tasarlamıştım. Karikatür ve illüstrasyon sergisiydi. Ön eskiz gibi bir şeydi. Şimdi yaptığım sergiye bunu koymak istedim. Çünkü elimde o zamana ait bir şey yok bu çizime dair. Saklamayı beceremedik, kaybettik gitti. Partizan gibi giydirip kendimi, suratımın ortasına da yıldızımı yerleştiriverdim. “Aranıyor- bulana şu kadar ödül” afişlerine de benziyor bir taraftan.

Portre ressamlığı ilginç olmalı. Sadece portre çalışmak, bunun üzerine kafa yormak. Çoğu ısmarlama oluyordu herhalde geçmiş dönemlere baktığımızda. Zengin zümrenin kendini tarihe nakşettirmesi, iz bırakması. Bir nevi vesikalık çektirmek ama çoğaltmaya izin yok. Edebiyatta ya da diğer sanatlarda karşılığı mutlaka vardır diye düşünmeye başladım şimdi. Geçişler, melezlemeler ilginç olabilirmiş gibi geldi. Adı portre ya da otoportre olan pek çok çalışmayla dolu sanat dünyası.

Estetik Devrim adlı dört işlik diziyi çok etkileyici buldum. Serinin adı gündelik hayat devrimini savunan sitüasyonistleri ve anarşistleri akla getiriyor. Seride protesto gösterileri arasında karşımıza bir balerin figürü çıkıyor. Emma Goldman’ın dans ve devrim arasında kurduğu o malum bağlantıyı hatırlamamak elde değil. Aslında bu politik-dans jesti ve estetik ile devrimin buluşması Gezi esnasında görülen yaratıcı eylemleri de hatırlatıyor. Ne dersin, sence bu politik-estetik halen yaşıyor mu? Sitüasyonizm gibi yaratıcı miraslar bugün de sanatta ve politikada yaşatılabilir mi?

Emma Goldman’ın tarif etmek istediği ya da şöyle söyleyeyim, hayalindeki dansçı muhtemelen bir balerin olmazdı. Esmeralda gibi biri olurdu. Daha halktan, daha öteki, daha kışkırtıcı. Benimki resmi sanata ufak bir eleştiri. Baleyi öğrenecek, sahneye çıkacak ama sahneden taşacak bir öğreti olmalı. Biraz buralarda geziyor Estetik Devrim. Elitizmden sıyrılmak ve o zümreye dair kırılganlıkları ve despotlukları aşmak gerektiğinin mesajını veriyor.

Aşkın Sanat formuyla deforme olmuş bedenler bana biraz akraba evliliği sonucu oluşan sakatlanmaları anımsatır. İleri düzey etüt çalışmaları, sanatında yetkin hale gelebilmek için çekilen o çile. Disiplinlerarası geçişsizlik, dar alanla kendini sınırlama vs. Kutunun içinde yaşamak ve hiç kımıldamadığın takdirde o kutunun şeklini almak. Çünkü köşeli form biz iyice anlayalım diye var.

Sitüasyonizm üzerine yalınlaştırılmış, ehlileştirilmiş, içerisinden tüm risk faktörleri çıkartılmış tezler yazılıyor kimi üniversitelerde. Bu diğer avangard oluşumlar için de geçerli. Greil Marcus’un Ruj Lekesi (punk ile sitüasyonizmi çarpıştırıyordu) kitabı benim öğrencilik dönemime denk geldi mesela. Keza Deleuze ve Guattari’nin Kapitalizm ve Şizofreni kitabı da öyle. Akademik çevrelerce zor kabul gördü bu kitaplar. Bunlar da akademik çalışma bir taraftan. En azından benim bitirdiğim okul için bu böyle. Ben John Cage’in müziğe kafa yorduğunu bilmezdim mesela. Sadece işe yarayacak kısmını okutuyorlardı çünkü. Gerçi aşağı yukarı tüm dünyada durum aynı. Hiçbir şey kaçamıyor bundan maalesef. Serbest dolaşıma girebilecek her türlü bilgi eğitim kurumları tarafından zapturapt altına alınıyor. Bilgi kimsenin tekelinde olmamalı. Okul bende biraz takıntılı bir hal almış da olabilir tabii. Yoksa ne yaşamak ne yapmak istersen önüne kimse engel koyamaz. O yüzden sitüasyonislerin yaptığı da tam olarak hayat pratiği gibi işliyor. Bence bilginin anlaşılıyor olması ve uygulanabiliyor olması önemli şu noktada. En azından benim için bu böyle.

Laibach’la ilgili bir iş var sergide, gayet ilginç buldum. Demir Perde’nin son yıllarında doğmuş Laibach sahnede komünist bir estetikle faşizmin öğelerini bir arada kullanıyor ve buradan bir politik performans ve eleştiri geliştiriyor. Laibach görselli bir Cumhuriyet Takvimi işi hazırlamanın nedeni neydi? Ya da şöyle söyleyelim: Laibach Türkiye’den çıksaydı, ne yapardı? Sahnede ne gösterirdi?

Laibach bir süredir facebook, twitter üzerinden kendileri ile ilgili yapılacak çalışmaları web sitelerinden paylaşacağının duyurularını yapıyordu (bir çeşit fanart). Ben de yaptım bir tane. Arada yaptığım oluyor böyle şeyler. 2016 Ocak ayını gösteren bir takvim yaprağı çizdim sadece. Bunu on iki aya tamamlamak istedim. Yapmadım daha sonra. Her biri Türkiye’den bir görünüm şeklinde olacaktı. Önemli kişileri, yerleri vs Laibach estetik algısına yakın resmedecektim. Onların da zaten Türkiye’ye yönelik birkaç çalışmaları olmuştu. Extramücadele’nin grotesk ve provokatif çalışmalarından da epey etkileniyordum. Bu etkilenmeler neticesinde ortaya çıktı diyebilirim bu çalışma.

Laibach Türkiyeden çıksaydı Art Diktator olurdu (isimdeki anlam sebebiyle, grubun müziğiyle alakası yok). Yerelleştirme bir komedi unsuru gibi algılanıyor daha ziyade. O yüzden Laibach’ın Türkiye’deki yansıması nasıl olurdu bilmiyorum. Laibach’ı da içine alan daha kapsayıcı büyük bir sanat kolektifine bakmak lazım; IRWIN-NSK (Yeni Sloven Sanatı). En azından benzer bir geçmişimiz olmalı (olmalı mı?). Devlet gibi yapılanan bir sanat örgütü. Sanal bir devlet. Devlete dair ne varsa sorunsallaştıran bir garip oluşum. Sanırım taklit edilemez. Parodisi yapılabilir ancak. Epey ucu açık yani.

Buradan Erk Cumhuriyeti adlı işe geçelim, nedir bu E.C.?

Bu bir arma. Erkeğin sahip çıkamadığı uçkurunu merkeze alan bir arma. Erk’e dair sembolleştirilmiş nesneleri bir külot’un içine sıkıştırdım. Rahatlıkla algılanıp, okunabilen bir çalışma bence. Biraz milli-eğitim bakanlığından, biraz polis teşkilatından, biraz silahlı kuvvetlerinden aldıklarımla oluşturduğum bir arma. Bir nevi devlet eleştirisi. Kadın sanatçıların ürettiği sanatın biraz daha mistik, beden odaklı olması beklenir. Bu yeterli değil ve bunun üzerinden de rahatlıkla bir erkek söylemi geliştirilebilir. Anarko-feminizm’in alanını genişletmek lazım. Bu kadar keskin işler üretmek bazen beni sıkıyor. Zorla radikalleştirmişim gibi hissediyorum. Bu kadar net olmak iyi bir şey olmayabilir bazen. Biraz daha farklı bir dil geliştirmeye çalışıyorum şimdi yaptığım yeni işlerde. Diamanda Galas gibi yapacağım. Ben de sanatımı Kazıklı Voyvoda ile Doris Day arasında bir yerde konumlandırmak isteyebilirim yani.

Sergideki pankarta gelelim: Kumaşlar Bayrak Olmasın. Var mı böyle bir ihtimal?

Tabii ki yok. Bu bir fantezi. Ütopik olamayacak kadar naif üstelik. Serginin en dikkat çeken işi bu oldu bu arada. Geçen günlerde bir söyleşi de yaptık. ‘Bu tip anti-militarist sloganları bulmak zor olmuyor mu? ‘gibi bir soru geldi. Tamamen içgüdüsel olduğunu, aslında içerisinde pek çok bilgi barındırdığını, ama bir alt metninin de olmadığını söyledim. Bu bilgilerin ne olduğunu öyle tek seferde söyleyemiyorsunuz. Kumaş malzemesinin hem reddi hem de kendini bununla somut hale getirmesi söz konusu. Bazı kelimeler birbiri ile fazlasıyla bağlantılı hatta onların yan anlamları gibi çalışıyor.

Kumaş üzerine işlediğin bir cümle var sergide: “Pasif Faşistler Aramızda.” Var mı bu feci durumun bir çözümü?

Yok. Çok huysuz bir insan profili çizmek istemem ama gerçekten yok. Mutsuzluğu ve kötüyü övüyor değilim. Ama yaptığım her çalışma içinde bir umut barındırıyor gibi bir algı yaratmak yapacağım en son şey olurdu herhalde. Motivasyon kaynağın nedir gibi bir soru çıkıyor ortaya haliyle. Bilmiyorum gerçekten. Bazı sıkıntılarım var hayatla ilgili, sanatla ilgili. Onları eşeliyorum. İşaret ettiğim bakın bu da var dediğim bazı şeyler var. Hayatı, büyük söylemleri karikatürize ediyorum sadece. Yaptığım tam olarak bu sanırım. İşte herkesin aklına o meşhur Ingeborg Bachmann’ın sözü gelir, benim de onay verdiğim: ‘Faşizm insanlar arasındaki ilişkide başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar.’ Bu gerçekle yaşayınca insanlara karşı güveni de besleyen bir durum olamıyor bu haliyle. Epey yalnızlaştırıcı bir yerde.

Sergi bana kurduğu politik cümlelerle, ajit-prop’a yakın duran desenleriyle ve “yeraltı” figürlerine beslediği sempatiyle 90’lı yılların fanzinlerinin estetiğini de hatırlattı. Öyle ki, bu sergiden bir fanzin de hazırlanabilirdi. O fotokopi ve anarşi ruhunu, o dağınık ve güzel estetiği özleyenlerden biri olarak sormak isterim: fanzinlerin bir sanatsal ve politik hareket olarak halen yaşama şansı var mı? Yoksa bir dönem kapandı mı?

Hakemli fanzinler var şimdi (şaka yaptım). Günümüzde format gibi algılanıyor Fanzinler. Hala var; hem dijital hem de zımbalı fotokopi fanzinler, klasik. Şık bir şey istiyorsan serigrafi de olur. Yapan arkadaşlarım var, çok da güzel iş çıkartıyorlar. Sanatçı kitabı kalitesinde. Dertli insan çok, fanzin de çok. Bu sergiden bir fanzin çıkardı ki öyle bir planım da vardı aslında. Maddi olarak sorunu çözemedim ve öyle kaldı. İleri ki zamanlardaki planlarım bu yönde, bunu da buradan itiraf edeyim. Sergi açmak benim için çok zor. Bu yaptığım sergide bile serginin neresindeydim, neler oldu, kimler gördü, ne düşündü en ufak fikrim yok. O yüzden üretimlerimi kitaplaştırmak ya da fanzin olarak toparlamak ve bastırmak istiyorum. Böylece herkese ulaşabiliyorsun. En azından meraklısına. Bir de ‘Kendin Yap’ kültürünü seviyorum. Birileri bizi bir yerlerde temsil etmek zorunda değiller. Bunun için çok uzun kuyruklar var. Sıra size kim bilir ne zaman gelir. En iyisi kendi işini kendin göreceksin.

Defalarca sanat ve politika demiş bulunduk. Bu sefer açıkça sormak isterim: politik sanat nasıl işler sence? Kendi sanat pratiğinde politika (ya da radikal politika) nasıl bir yer buluyor? Ve son olarak, politik angajmanı açısından kendine yakın hissettiğin sanatçılar var mı, geçmişte ya da şimdi?

İtiraf etmeliyim ki ben politikadan çok sıkıldım. Bu sergi bana bunu da göstermiş oldu aslında. O yüzden iyi ki yapmışım diyebilirim rahatlıkla. Ben ve işlerim güncel sanatın bu politika kısmında yer almak istemiyoruz (ha-ha). Orada bir söylem geliştirilemiyor artık. Sadece belli formüller var. Belli form, okumalar, argümanlar, kalıplar üzerinden tekrar tekrar üretilen bir şey haline dönüşmüş durumda. Her şey prodüksiyon, büyük tasarı. Geleceğini garantiye almak ve olumsuz hiçbir şeye izin vermemek. Şu ‘sanat pratiği’ndeki ‘pratik’ kelimesi bile sizi sürekli üretmeye teşvik ediyor. Her zaman aktif olmalısınız, yoksa unutulursunuz. Sanatçı bunu kendini aşmak için ilke edinebilir. Sürekli üretmek, çok çalışmak onun şiarı olabilir fakat bu pratik kelimesi deneyimin yerine geçti. Bundan bir yirmi sene önce güncel sanat bana çok avangard gelirdi. Yeni keşfettiğim için de olabilir tabii bu.

Kendini saklayan, gelecek öngörüsü olmadan yaşayan, başarıyı birincil hedefi olarak belirlememiş zaten bir hedefi de olmamış, sadece yaptığı işe büyük bir tutku ile sarılmış sanatçılar, roman kahramanları, film karakterleri ve filozofları severim. İlham verici bulurum. Punk ile sözlü resmi buluşturan Ray Pettibon, çağımızın yaşayan son avangardı dahi John Zorn, başkaldırı sanatı icracıları Lee Lozano ve Diamanda Galas, Elem Çiçeği Arthur Rimbaud, kara sarkazmın kendine özgü kurucusu ve tek temsilcisi Franz Kafka, kötü tohum Georges Bataille ve sayamadığım daha niceleri. Ama rota budur yani.

Sergini Ankara’da açtığın için şunu da sormak isterim: Ankara ‘sanat camiası’ nasıl? Şahsen Ankara’da müthiş bir entelektüel potansiyel olduğunu ama bunun pek sanatsal eyleme dökülmediğini düşünüyorum. Ankara İstanbul kadar sermayeye bulaşmadığı ve daha politik bir iklime sahip olduğu için, aslında İstanbul’da yapılamayan radikal bir politik-sanat hamlesi Ankara’da yapılabilir gibi geliyor bana. Ne dersin?

Bu şehrin kendine özgü bir iklimi ve ikilemi vardır her yer gibi ama sanat camiasının diğer büyük şehirlerdeki sanat camialarından bir farkı yok bence. Sadece biraz daha kendi küçük hırslarıyla meşgul olduklarını söyleyebilirim. Birbirine benzer çok fazla düşünce ve bakış açısı var. Üretimlerdeki formlar bile birbirine çok benziyor. Aynı sanayi sitelerinde takılınıyor, aynı kırtasiyelerden alışveriş yapılıyor. Ulusalcı bir bakış açısı da hissediliyor kimilerinde. Öteki olanı kabulleniyormuş gibi görünen ama bunu ulusalcı ve Kemalist kimliğinden de ödün vermeden yapan, aktivist ama literatüre girmiş, kabul görmüş eylem biçimlerini eksiksiz bilen, Gezi’den dolayı sokak ile tanışmış ama sokaktan ve hayattan bihaber yaşayan ezberci bir sanatçı güruhundan Ankara da fazlasıyla nasibini aldı. Kültür üreticiliği işte bu. Sanatta özgürlükten yola çıkarsınız, her şeye biraz dokunarak ama bunu bir görev gibi yaparsınız, ulaşacağınız nihai son vegan ahlakıdır. Ankara İstanbul’un küçük bir prototipi sadece. Sanat kurumlarının veri tabanında yer almanız için bu formülü uygulamalısınız. Benim için fazla karışık.