Elif Sofya ile “Devlet deneylerinde kesilen Şiir” üzerine

Tarih ve toplumun yarattığı düzen şiire düşmandır. Şiirin savaşımı dille olduğu kadar, o dilin ete kemiğe büründüğü, Ece Ayhan’ın deyişiyle, “kötülük topluluğu”yladır da. Bu anlamda şiir aslında “kötülük topluluğu”na karşı bir iyilik aşısıdır.

Elif Sofya, Germany Edenkoben Künstlerhaus ve Mainz Üniversitesi tarafından hazırlanan The Poetry of Neighbours – Poets Translated by Poets projesinde yer almış ve yazılarıyla şiirleri Sanat, Varlık, Kitap-lık, Yasakmeyve, Edebiyat ve Eleştiri, Cin Ayşe, Natama, Duvar gibi dergilerde yayınlanmış bir şair. Ters Düşünce, Düzensiz ve Dik Âlâ isimli üç şiir kitabıyla okurunu oluşturmuş biri. Dünyayı ve hayatı hayvanların tarafından seven, savunan ve buna dair görüşlerini her an dile getirmekten çekinmeyen, duru ve sert bir ses. Yeni şiirlerini heyecanla beklediğimiz şair Sofya’yla konuştuk. İyi okumalar.

***

“Ters Düşünce”deki şiirlerin toplamına baktığımızda sade, yabani, kendine yeten ve moderne dair imgeler içermeyen, unutma ve anımsama ekseninde dönen bir ses, ilk medeniyetlere doğru bir kaçış görüyoruz.  Su, kuş, at, yılan, kaplumbağa, balıkçıl, Delphi, Demeter gibi imgeler ve bunların etrafında şekillenen bir evrimleşme süreci, medeniyetlerin ve coğrafyanın değişimine, daha önemlisi var oluşun çizgisine çekiyor bizleri. Balıkçıldan hareketle aklımıza Yayguçı Çağı geliyor. Altay halk mitolojisinde Yaratılış Zamanı’na “Yayguçı Çağ” da denilir. Canlıların yaratılıp yeryüzüne yayıldığı gündür. Henüz hiçbir şey yokken, her yerde yalnızca uçsuz bucaksız bir su vardır. Bu durum kaosu ve karmaşık tekdüzeliği simgeler. Sonra bu suyun içinden toprak çıkarılır. Efsaneye göre, Ak Ana çamur getirmeleri için Balıkçıl ve Ördeği gönderir. Balıkçıl toprağı kendisi için saklar. Bunu anlayan Ak Ana onu cezalandırır. Şiirinizdeki bu imgeler, bugün toprağı kendisine saklayanlara bir karşı çıkış olarak görülebilir mi? Şimdi kim kimi cezalandırıyor?

E.S.: Söylediğiniz gibi şiirlerimde uygarlık karşıtı, ilkele dönüşü benimseyen bir düşünce işleyişi hâkim. İnsanların uygarlıkla sakatlanmadıkları bir yeryüzü tasavvuru ile yazıyorum.  Doğanın evcilleştirilmediği, yani hayvanların ve bitkilerin yaşamlarına müdahale edilmediği, dinlerin, devletlerin oluşturulmadığı yüz binlerce yıllık muazzam bir “altın çağ”ın kaybedilişinin ağıtına da dönüşebiliyor şiirlerim. Bugün adına Dünya dediğimiz, bu tekno-endüstriyel cehennemde insanoğlu denen yapay zebani, yaşayan her varlığı cezalandırıyor elbette.

The Unabomber olarak da bilinen Amerikalı matematikçi, anarşist teorisyen ve eylemci Ted Kaczynski endüstri devrimini dünyanın en büyük felaketi olarak görür. Endüstriyel gelişmenin yaşam alanını gittikçe daha çok daralttığını düşünür. Bu yüzden çevresindeki doğanın sürekli olarak tahrip edilmesi, kendisini önce ufak tefek sabotaj eylemlerine, daha sonra ise kararlı ve planlı bombalamalar yapmaya itmiştir. “Artık bütün makinaları kırmalı” (Altın Çağ-Düzensiz) derken, sizin de şiirinizle buna benzer bir eylem gerçekleştirmek istediğiniz söylenebilir mi?

E.S.: Gerçekten Ted Kaczynski’nin yaşam pratiği, manifestosu, hayatımızı kendi elimize alma ve tahakkümsüz bir dünya kurma düşlerimizin ışığı oldu. Ben de doğayı, yaşamı hedef alan kurum ve teknolojilere uygulanacak her türlü şiddet ve yıkım eylemini içselleştiren biriyim, hiçbir canlının zarar görmemesi koşuluyla. Şiir belki, uygarlık bileşenlerini yok etmek üzere gereken eylemselliğin motivasyonunu sağlayabilir, neden olmasın.

Bir panzerin gece duvarı yıkıp uykusundaki iki çocuğu ezebildiği ve bunun hesabının sorulamadığı bir zamandayız. Silopi’deki bu çocukları, Ali İsmail’i, Berkin’i düşününce Ece Ayhan’ın “Meçhul Öğrenci Anıtı” şiirindeki “Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında/ Bir teneffüs daha yaşasaydı/ Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür/ Devlet dersinde öldürülmüştür” dizelerini hatırlıyoruz. Sonra “Dik Âlâ”daki Devlet deneylerinde/ Çocukluğumuzdan kesildik (Yeryüzü Konuşması) dizeleriyle karşılaşıyoruz. Ama ondan önce de “Düzensiz”de Tanrı militaristtir/ Çocuklar ölebilir rahatça (Zemberek) dizeleri var. Şiirlerinizde birbiriyle ilişki halinde olan farklı iktidar kavramlarıyla bir mücadele söz konusu. Bu nedenle şiirlerinizin anti-militarist bir çizgide ilerlediğini söyleyebilir miyiz?

E.S.: Elbette, anti otoriter, anti militarist ve anti hümanist bir şiir yazdığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun yanı sıra, insanlar tarafından üretilmiş, iktidar baskı ve tahakküm aracı haline getirilmiş tüm ayrımların karşısında duran şiirlerdir bunlar. Devlet aygıtından başlayarak, grupların, cemaatlerin, cinsiyetlerin, ırkların, sınıfların, birey üzerindeki baskı yöntemlerini bu denli gözü dönmüş bir noktaya getirmiş olmaları belki de insanları, sistemi sorgulamaya, ona karşı koyacak iradeyi toplamaya yöneltecektir. Dünya’nın şafak öncesi karanlıkta olduğunu umut ediyorum. Şiir de karanlıktan çıkış yollarından biri benim için.

Kristeva, dili kırmanın, eğip bükmenin bireyi sembolik evreden önceki semiyotik evreye döndürebileceğinden bahseder (Bir bebeğin çıkardığı bubble, doodle, reeddle gibi anlamsız ses öbekleri evresine). Dili bu şekilde kırmak bastırılan bazı potansiyel fikirlerin ortaya çıkmasına yardımcı olur. Sizin de “Su Lei Man” şiirinizde sözcüğe diller arası bir kırılma yaşattığınızı görüyoruz. Dille olan ilişkiniz şiirinize nasıl yansır?

E.S.: Dil ile düşünüyoruz, iletişim kuruyoruz. Dilbilimci Sapir’in söylediği gibi “sosyal gerçekliğin kavranması bakımından insanlar tamamen dilinin safına terk edilmişlerdir. Dil, tüm zihinsel fonksiyonlara damgasını vurarak, hafızayı, algıyı denetim altına alıyor. Bu yönüyle çok güçlü bir tahakküm aracı. Yaratıcılığın dil gibi sembolik biryapı üzerinden yürümesi, gerçek varoluşumuzdan da kopmamızın sürekliliğini sağlıyor. Bu anlamda dilin yıkımının yolu olarak, yine malzemesi dil olan şiirin çok önemli bir araç olduğuna inanıyorum. Çünkü şiir, yapısı gereği, yazan için de, okuyan için de sözcüklerden daha öteye gitme arzusunu yaratan özel bir alana sahip. Sözcüklerin yetersizliğini, sözcüklerden daha fazlasının var olduğunu şiir yoluyla çok daha güçlü bir biçimde hissediyoruz. Şiir, ses ve ritmi de kullanabilme imkanıyla dilin iktidar alanını daraltma yolunu açıyor.

Muktedir olan kendi ideolojisini doğrulamak için farklı ideoloji kanalları yaratır. Milli tarih de bu ideoloji kanallarından biridir. Biz sizin “Melek Angel” isimli şiirinizde Bursa’dan Halep’e fırlatılan Melek’in aslında Angel olduğu ifşasıyla karşılaşırız. Bu bağlamda şiirinizi tarihte ve edebiyatta kanon dışı kalmışlığa dair bir yüzleşme alanı açtığından bahsedebilir miyiz?

E.S.: Güzel bir soru. Sivil tarih, kanon dışı edebiyat dünyanın kenarında kalmış ne varsa onlardan aldığı güçle kendini var eder. Şiirse büsbütün bir sıra dışılığı, kıyıda kalmışlığı bize gösterir. Devletlerin, iktidarların “azınlık” sınıfına sokup paketlediği başka hayatların, başka dünyaların kapılarını aralayıp başını içeri uzatan kişidir şair bir bakıma. Ece Ayhan poetikasında da bu vardır sözgelimi, onun şiiri bu konuştuklarımızın güçlü örnekleriyle doludur. Ve bu elbette sadece tarihin, iktidarların bize dayatması değildir. Asıl güç, toplumdur. İçinde yaşadığımız, iktidarı da, tarihi de var eden sosyolojiyle de hesaplaşmanın alanını açar bize tarih. Tarih ve toplumun yarattığı düzen şiire düşmandır. Şiirin savaşımı dille olduğu kadar, o dilin ete kemiğe büründüğü, Ece Ayhan’ın deyişiyle, “kötülük topluluğu”yladır da. Bu anlamda şiir aslında “kötülük topluluğu”na karşı bir iyilik aşısıdır.

Gittikçe kuraklaşan, doğaya dönüp onu çoğaltacağı yerde onu tüketen dünyada, her yeni günü başka bir kan tadıyla damağımıza yerleştiren günlerde, bir kadın olarak kendinizi nasıl canlı tutuyorsunuz?

E.S.: Yeryüzündeki insane sayısının azalacağı umudunu taşıyorum öncelikle. Çünkü dünya ağzına kadar kanla, kötülükle, zulümle doldu. İnsanın kendi tükenişini hızlandırdığı, akıbetine doğru tepetakla gittiği ayan beyan ortada. Geçenlerde Stephen Hawking’in yaptığı açıklama benim kulaklarımda bir müjdeli haber yankısı yarattı sözgelimi. Üstünde yaşadığımız gezegende hiçbir şeye saygımız yok. Dünya öylesine inceden gelen, küçücük canlıları koruyan yapılar üzerine kurulu ki insan türünün kabalığı karşısında eli kolu bağlı değil. Bu bakımdan bir kadın değil de bir dünya canlısı olarak gelecekten umutluyum. Doğanın kendi düzenini sağlayacak sayısız yöntemleri var, bunların çoğundan bizim haberimiz bile yok.