Düşüncenin Mirasını Yeniden Düşünmek

Geçtiğimiz aylarda raflardaki yerini alan “Varoluşçuluk, Fenomenoloji, Ontoloji”, çağdaş felsefenin macerasına tutulmuş bir projeksiyon niteliği taşıyor.

Felsefe tarihi boyunca filozofların, düşüncenin her yeni merhalesinde şeylere yaklaşmanın alışılageldik biçimlerinden kurtulmaya yönelik bir ortak arzu ürettiklerini ayırt edebiliriz. Alain Badiou’nun da belirtiği gibi, Parmenides’ten Aristoteles’e giden bir çizgide Klasik Yunan felsefesi, Kant’tan Hegel’e uzanan bir dönemde Alman İdealizmi ve son olarak Çağdaş Fransız felsefesi gibi düşüncenin her yeni evresinde filozoflar, şeylerin düzenine yaklaşırken ayrışmalarına rağmen bazı ortaklıklar geliştirmiştir. Çağdaş Fransız felsefesinin yaşam ve kavram arasındaki kopukluğu, öznenin bir çeşit yapısökümü üzerinden gidermeye yönelik çabası, bu çeşit bir ortaklığın semptomlarını taşır. Felsefe, Çağdaş Fransız düşüncesi gibi Alman İdealizmi ya da Yunan düşüncesinin de sahip olduğu bu yaratıcılık dönemlerini, filozofların düşüncenin eski biçimlerinden radikal bir kopuşu talep etmesine borçludur. Öte yandan düşüncenin yaratıcılığını borçlu olduğu tüm bu kopuşların altında felsefe sürekliliğini de muhafaza etmektedir. Yani Alfred North Whitehead haklıdır; “felsefe Platon’a düşülmüş bir dipnotlar dizisidir.” Ancak bu dipnotlar bir bağlılığın süregelmesi değil, yeniyi getirmenin zaruretinden ileri gelen bir ihanetler dizisidir. Bu anlamıyla felsefede vefa, ancak ve ancak ihanetle kendine yer edinebilmektedir. İhanet olarak vuku bulan bu vefanın öznesi; şeylerin kendisinde müphemliğe yer bırakmayan bir kesinliğin varlığına yönelik inançtır. Çünkü böyle bir kesinliğe yönelen filozofun bakışı artık temaşayla yetinemez olur; temaşanın ötesinde bir mutlaklığı talep eder. Felsefe tarihi boyunca şeylere yaklaşmanın her yeni radikal biçiminde “şeylerin kendisine!” düsturu önceki biçime ihanet olarak farklı biçimlerde yinelenir. Edmund Husserl’in yüzyılın başında “şeylerin kendisine” düsturuyla fenomenolojiye öncülük etmesi de felsefenin kökensel rabıtalarına duyulan bir vefanın, Kant’ın fenomen-numen ayrımına ihanet edilerek vuku bulmasından başka bir şey değildi.

Geçtiğimiz aylarda raflardaki yerini alan “Varoluşçuluk, Fenomenoloji, Ontoloji”, çağdaş felsefenin macerasına tutulmuş bir projeksiyon niteliği taşıyor. Güçlü Ateşoğlu’nun derlediği çeviri ve telif yazılardan oluşan kitap Belge Yayınları’nın Conatus serisinden çıkan ikinci kitap olarak çağdaş felsefenin serüvenini yansıtan yetkin bir derleme. Ali Akay’ın fenomenolojinin farklı merhalelerden geçtiği hesaplaşmalar dizisini, akımın yeni olanla rabıtasını kurarak berraklaştırdığı sunuş yazısı ise kitabın zengin içeriğine çoklu bir giriş imkanı sunuyor. Alain Badiou’dan Jean-François Lyotard’a, Jacques Ranciere’den Herbert Marcuse’ye ve Giorgio Agamben’den Hannah Arendt’e dek uzanan geniş skalalı çeviri dizisiyle kitap, felsefe okurunu çağdaş felsefenin macerasıyla baş başa bırakıyor. Ancak bu yalnızlık, felsefe tarihinin özel bir evresiyle kurulan didaktik bir ilişkiyi imlemiyor. Kitap, düşüncenin kendi anonimliğindeki zenginlikle kurulan bir ilişkiyi işaret ederek, yalnız olurken dahi çoğul olabilmemizi sağlayan yegane eylem olarak felsefenin birinci elden deneyimlenmesi olarak karşımıza çıkıyor.

20. Yüzyıl rasyonel akla direnen ve rasyonaliteyi şüpheli kılan bir kriz dünyasının, bir çeşit zaruretle düşünceyi harekete sevk ettiği, felsefenin gerçek manada yaratıcı olduğu bir dönem oldu. Herbert Marcuse’nin kartezyenik bir dili ödünç alarak belirttiği gibi, res extensa’nın (uzamlı şey) res cogitans’a (düşünen şey) inatla direndiği, yani öznelliğin kendisinin güçlü bir krizin nesnesine dönüştüğü absürd bir dönemdir bu. Öyle ki bu dönem nesne ve olgulara farklı yaklaşmayı adeta bir görev olarak emretmekteydi.

Yüzyılın hemen başında Edmund Husserl öznenin içinde bulunduğu bu krizi belki de ilk fark eden kişi oldu. Bu anlamıyla Ali Akay’ın da sunuş yazısında ifade ettiği gibi “yüzyılı açan bir bakıma Husserl’in fenomenolojisi olmuştur.” Kartezyenik özne-nesne ayrımının yerine “bilincin yönelimselliği”ni getiren ve bu yönelimsellikten senteze ulaşan bakışıyla aşkın özneyi her türden psikolojizmin dışında kurgulayan Husserl; gündelik nesne ve olguları felsefi saygınlık düzeyine çıkarmıştı. Kant’taki numen alanın bilinemezliğine karşın Husserl, fenomenolojisini, şeylerin özünün bilinebilirliğine işaret ederek kurmuştu. Nesnelerin özünün araştırılması olarak fenomenolojideki bu bakış herhangi bir psikolojizme gitmeyecek bir refleksivitenin imkanı olarak beliriyor; yani özün araştırılması olarak fenomenoloji, “özü görünür kılan bilincin bilimi” olarak kendini tanıtlıyordu. Fenomenolojik aşkın egonun kendisi burada her türden psikolojik egonun “askıya alınması” şekliyle “fenomenolojik indirgeme”ye, yani öze ulaşıyordu.

20. Yüzyıldaki ilk felsefi kırılmanın ifadesi olan fenomenoloji olumlu anlamda virütik bir düşünce olarak farklı alanlara “bulaşacak” ve kendine yer edinecekti. Fransa’da Jean-Paul Sartre’a uzanan bir çizgide varoluşçuluğun da temel referans noktasına dönüşecekti. Öte yandan Martin Heidegger, Husserl’den fenomenolojiyi devralıp akımı daha ileriye taşıyan isim olmuştur. Heidegger “apophainesthai ta phainomena: kendini gösterenin (kendini kendisi gibi gösterenin) bizatihi kendinden hareketle görünür kılınması” olarak tanımladığı fenomenolojiyi, Husserl gibi, “eşyanın kendisine!” düsturuyla açıklıyordu. Ontolojik unutuşun semptomlarını izlediği tüm felsefi tecrübesi boyunca Heidegger, düşüncenin henüz düşünmeye başlamadığını müjdelemiş ve geleceğin geçmişi olarak şimdinin kendi üstündeki örtülerini kaldırdığı özel fenomenolojik momentin peşinde olmuştu. Dünyaya fırlatılmışlığında lakırdıyı aşması gereken Oradaki-Varlığın (Dasein) filozofu Heidegger, belki de Husserlci yönelimselliği, düşüncenin bir şekilde düşünmeye başlamasını sağlayan bir bunalım halinde bulmuştu. Heidegger bugün temel bir referans noktası olarak öznelliğin içinde bulunduğu krize verilmiş güçlü bir cevap niteliği taşımaya devam ediyor.

Bugün Çağdaş Fransız felsefesiyle birlikte düşüncenin içinden geçtiği yeni bir safha mümkün olmuşsa, bunda, Husserlci fenomenolojiyi de kapsayacak şekilde Alman mirasının etkisi belirleyici olmuştur. Alain Badiou’nun da ifade ettiği gibi “aslında tüm çağdaş Fransız felsefesi, aynı zamanda Alman mirasının bir tartışmasıdır”. Sartre’ın varoluşçuluğunda Heidegger üzerinden gayet somut olan bu etkilenimler zinciri, Foucault ve Deleuze gibi isimlerde, Nietzsche’nin güç istenci çözümlemeleri üzerinden Hegelci efendi-köle diyalektiğinin bir eleştirisini getirmişti. Öte yandan Jacques Derrida, Emmanuel Levinas ve Maurice Blanchot gibi isimler ise fenomenolojiden ve belki de özellikle Heidegger’den yola çıkarak, Alman mirasının Çağdaş Fransız düşüncesindeki etkisini belirgin kılmıştı. Bu noktada Alexander Kojeve ve Jean Hyppolite üzerinden Fransa’ya taşınan Hegel etkisini de unutmamak gerek. Her iki filozof da Alman mirasını Fransa’ya taşıyarak, Foucault’nun ileride belirteceği gibi, bütün Çağdaş Fransız düşüncesine bir başlangıç hattı sağlayan düşünsel temaları oluşturmuştu. Kojeve ve Hyppolite’in bu çabası, Alman mirasıyla Fransız felsefesi arasındaki bu karşılaşma için bir savaş alanı tertip etmiştir. Bu açıdan Çağdaş Fransız felsefesi, Alman İdealizminden fenomenolojiye dek giden bir düşünsel haritacılık işleminde kendi özgünlüğünü yakalayacağı sahayı keşfetmiştir.

Bugün öznelliğin krizi düşüncenin gündeminden düşmediği gibi “çağdaş” olan ne varsa kendini onun içinde saklamaya devam ediyor. Kant’ın Transandantal idealizminden, Hegelci diyalektiğe ve Husserlci fenomenolojiye kadar Alman düşüncesi, Fransız düşüncesinin etkisiyle şüpheli bir konuma gelmiş dahi olsa, bugün bu filozoflara yeniden başvuru, düşünceye kendi mirası üzerinden yeniden zenginleşebileceği bir zemin imkanı sağlamaktadır. Bu yüzden bu filozoflara başvurmanın belki de tam zamanıdır. “Varoluşçuluk, Fenomenoloji ve Ontoloji” felsefenin mirasıyla böyle bir yüzleşmeyi arzulayan ya da daha önemlisi kendi düşünsel serüveni için bir zemin peşinde koşan felsefe okuru için raflardan çekip çıkarılmayı bekliyor.

  • Varoluşçuluk, Fenomenoloji, Ontoloji
  • Der: Güçlü Ateşoğlu
  • Belge Yayınları, 2016