Dünyaya Dikkat Kesilmek: Susan Sontag

“Dünya senden ibaret değildir, dünya seninle özdeş de değildir ama sen ona dahilsin ve dikkatini ona veriyorsun. Yazarın yaptığı budur. Yazar, dünyaya dikkatini verir. Belki de bütün soruların yanıtının insanın içinde olduğunu savunan tekbenci yaklaşıma tamamen karşı olduğumdan böyle düşünüyorum. Soruların yanıtı sende değil, sen parçası olsan da olmasan da dışarıda bir dünya var. Yaşamakta olduğun şey çok güçlüyse, başka bir şeye sığınarak kaçmayı denemektense ona odaklanmalısın bence. Böylece yazdıklarının olup bitenlerle ilgili gerçeği yansıtması, yaşadıklarının metne nüfuz etmesi kolaylaşacaktır.” (i)

Paragraftaki anahtar kavram, “dünyaya dikkatini vermek” elbette. Metnin İngilizcesinden haberdar değilim, ama çevirmen Zeynep Heyzen Ateş’in yerinde olsaydım eğer, “dünyaya dikkat kesilmek” diye Türkçeleştirirdim bu ifadeyi. Böylece, dünyaya dikkat kesilmeyi ihmal eden yazarların kitapçı raflarını doldurduğu bir ülkede yaşamanın sancısı bir miktar hafifleyebilirdi. Dünyaya dikkat kesilmek bir tarafa, ismi çokça anılan Susan Sontag’a dikkat kesilmeyi ihmal edenlerin ülkesinde yaşamanın sancısı demeliydim belki de. (ii)

Türkçe edebiyatın Ayşe Arman sorunu

Misak-ı Millî sınırları içinde nefes alıp veren yazarların dünyaya dikkat kesilmeyi lüzumsuz bir çaba addedip pazarlama faaliyetleri üzerinde yoğunlaşarak sonuç almaya çalıştığı bir sır değil nicedir. Orhan Pamuk’tan Ahmet Ümit’e, Elif Şafak’tan Ayşe Kulin’e, İskender Pala’dan Ece Temelkuran’a uzanan bu zincire, diğer yazar ve yazar adayları da eklemlenmeye çalışıyor bir ucundan. Dünyaya dikkat kesilmeyi bir kenara itip piyasaya dikkat kesilince de iyi edebiyat çıkmıyor ortaya. Zira, yazar ve yazar adaylarının, yaşadıklarının metne nüfuz etmesini kolaylaştırmak amacıyla herhangi bir çaba harcamadıkları uzaktan bile görülüyor artık.

Hal böyle olunca da, “Karım Azize’nin en sevdiği yazarlardan birisiniz. Röportaj teklifiniz beni yalnızca gururlandırmadı, ailemizde tatlı bir sevince neden oldu” türünden içler acısı durumlarla karşılaşmak şaşırtmıyor hiç kimseyi. (iii) Yahut kitap eklerininin kapaklarını, kendilerine değilse bile kılık kıyafetlerine, gözlük modellerine, saç biçimlerine dikkat kesilen yazarların doldurması da yadırganmıyor pek fazla. Dediği gibi Susan Sontag’ın, “Hemingway veya Truman Copete gibi yazarlar toplumsal birer figür olmasalardı, eserleri daha üst düzeyde kalırdı. İş ile hayat arasında bir tercih yapmak gerekiyor. Söz konusu olan yalnızca medyada nasıl görünmeniz gerektiğiyle ilgili bir duruş değil, toptan sosyalleşme biçimiyle ilgili bir duruş.” (102) (iv)

Başkalarına etkileyici görünmenin beyhudeliği

Susan Sontag, Colombia Üniversitesi’nde öğrencisi olan Jonathan Cott’un Roling Stone adına yönelttiği soruları cevaplandırırken, akıllı ve uslu telefonlarıyla oynayarak matbuattan röportaj teklifi bekleyen ünlü yazarları yerinden yekindirecek başka şeyler de söylüyor. Nedendir bilinmez, Türkçeye, Bilincin Kapısını Aralamak ismiyle aktarılan kitap, (v) gözlerimdeki bozukluk beni yanıltmıyorsa şayet, pek fazla kapı aralayamadı bugüne dek. Susan Sontag ismiyle yan yana anılmaya hevesli arkadaşlar da girmedi üstelik o kapıdan içeri. Muhtemelen bunun gerisinde, Susan Sontag’ın, memleketteki okuryazar takımının varoluş biçimiyle hesaplaşmasını zaruri kılacak netliği yatıyor: “Bu yalnızca röportaj vermek veya kendinden bahsetmekle ilgili değil –toplumun içinde, en basit anlamıyla insanların içinde- ne derece yer aldığınla, kendine ve başkalarına etkileyici görünmek için saçma sapan harcadığın zamanla ilgili.” (102)

Edebiyatı para ve şöhret kazanmakla eş tutan yeni yetmelerin heveslerini nakte çevirmekte gösterdikleri cevvaliyeti kitaplarından esirgeyen “yaratıcı yazarlık kursları” uzmanlarının, seminerlerine serpiştirmeyi hiçbir zaman düşünmedikleri başka detaylar da mevcut kitapta: “Yazmak benim için genellikle eğlenceli bir iş değildir. Yazarken o kadar çok taslağın üstünden geçerim ki, yorucu ve sıkıcı bir işe dönüşür.” (20) Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş ‘in yazarı, hiç şüphesiz, “taslağın üstünden o kadar çok geçerim ki” demek istiyor ama meselenin o tarafı önemli değil şimdilik. Önemli olan, dünyaya dikkat kesilmeyi bir kenara bırakan yaratıcı yazarlar ülkesinde, yazarlığın eğlenceli, şenlikli, şamatalı bir “uğraş” olarak görülegelmesi. (vi)

Kayıtsızlık Şenliği karşısındaki kayıtsızlık

Bu bakış açısı, yazının (tıpkı resim ve müzik gibi) esasen bir sıkıntının, bir şikâyetin, bir rahatsızlığın, bir acının, bir yaranın, bir sancının, bir travmanın, bir yerini yadırgayışın dışavurumu olduğu gerçeğini kapı dışında bırakmayı gerektiriyor ne yazık ki. Meseleye böyle bakınca da, hiç kimsenin aklına, “Kafamda Bir Tuhaflık ya da roman olduğu bile tartışmalı Kayıtsızlık Şenliği nasıl bir rahatsızlığın ürünü acaba” sorusunu sormak gelmiyor. Postmodernizmin, “Ne versek yiyorlar abi” biçiminde algılanmasının bu manzaranın neresinde yer aldığına da, Abdullah Gül’ün eşinin karşısında hazırolda emir bekleyen saygıdeğer münevver Hasan Bülent Kahraman karar versin artık! (vii)

Türkiye, entelektüel kapasitesi ve bunun doğal yansımasından başka bir şey olmayan tecessüsleri yeterince gelişmiş bir ülke haline gelebilseydi, kendilerini İslamcı sanan iktidar mensupları kadar, kendilerini seküler sanan muhalefet mensupları da Susan Sontag’ın söyledikleriyle biraz daha yakından ilgilenirdi. Zira, hastalık üzerine -tıbbiye mensupları dışta tutulacak olursa şayet- yeryüzünde hemen herkesten daha fazla zihin eskitmiş bulunan Susan Sontag, her iki kesimi de kısır tartışmaların bataklığından fikir üretebilmenin derinliğine sürükleyebilecek ayrıntılar üzerinde yoğunlaşıyor. Marjinallerin varolma özgürlüğüne ilişkin somut şeyler mi duymak istiyorsunuz mesela? “Bence dünya marjinal insanlar için güvenli bir yere dönüşmeli. İyi bir toplumun vazgeçilmez özelliklerinden biri de insanların marjinal olma hakkıdır. Kendilerine komünist diyen ülkelerin berbat yanlarından biri de, kendi bakış açılarının öğretildiği okulların bırakılmasına veya marjinal görüşlere izin vermemeleri.” (40) Belki oralarda bir yerlerde, 19. ve 20. yüzyılda yaşanan travmalar neticesinde dinsel jargonun çöküşünün insanları nerelere sürüklediğini merak eden birileri de vardır.

Bir entelektüel üretim biçimi olarak ilahiyat

“Hastalandığımızda psikolojik veya fiziksel veya insani açıdan başımıza sıra dışı bir şey geldiğinde düşünmeye başlıyoruz, çünkü daha yüksek bir bilinç durumuna geçmenin başka yolunu bilmiyoruz. Maddi varoluşu aşıp ötesine geçmek (Transcendence) basit bir insani ihtiyaç değil; insanın, fiziksel varoluşunun ötesine geçme ve daha derinden hissetme, daha büyük bir duyarlılık kapasitesiyle algılama istemiyle de ilintili. Keza dini terimler bunu hep şöyle ya da böyle dile getirmiştir. Oysa bugün, tüm o dinsel jargon çöktü, biz de yerlerini tıbbi ve pskiyatrik jargonla doldurmaya çalışıyoruz. Bu yüzden neredeyse iki yüzyıldır insanlar hastalığa ruhani ve ahlaki değerler yüklüyor.”(29)

Zihnini ve gündelik hayatını kavramlar yerine dedikoduyla tanzim eden bir okuryazar camiasına, ilahiyatı entelektüel üretim kaynaklarından biri olarak gören Susan Sontag’ın dinsel jargonun çöküşüne hayıflanmasını anlatmak bir hayli zor. Sontag karşısında bile kirpik kıvıran bu arkadaşlara, Batı üniversitelerinin temelinde manastırların yattığını, Oxford’un en önemli kolejlerinden birinin hâlâ Trinity ismini taşıdığını hatırlatmanın bir faydası olur mu acaba? Hele hele, kavramların hayatı genişlettiğini düşünen büyük romancılar ülkesinde? (viii)

Notlar:

(i) Bilincin Kapısını Aralamak, Jonathan Colt – Rolling Stone Söyleşisi, Türkçesi: Zeynep Heyzen Ateş, Sel, İstanbul 2014, s. 20.

(ii)Susan Sontag, söyleşinin sonunda bir kez daha aynı konuya değinerek şunları söylemekten alamıyor kendisini: “Konuşmamızın bir yerinde, yazarın görevinin dünyada neler olup bittiğine dikkat etmek olduğunu söylemiştim, ancak kendimden de yola çıkarak, bu görevin her türlü sahtelikle saldırgan bir ilişki içinde olma zorunluluğunu da içerdiğini eklemeliyim. (124)” Edebî sahtelikle siyasî sahteliğin birbiriyle yarıştığı bir memlekette Sontag’ın sözlerinin göz ardı edilmesine şaşırmak gerekiyor mu sahiden de?

(iii) Hürriyet, 21 temmuz 2013 (Pazar ilâvesi)

(iv) Meselenin Ayşe Arman’la ilgili olmadığını söylemeye lüzum yok herhalde. Netice itibariyle Ayşe Arman işini yapıyor. Fakat Ayşe Arman’a topuklu ayakkabılarla poz verenler, Boğaz’a karşı konulan koltuğa yan gelip yatanlar, renkli gözlük çerçeveleriyle biçimden biçime girenler ne yapıyor acaba?

(v) Kitabın orijinal isminin Susan Sontag, The Complete Rolling Stone Interview olduğu künyede yazıyor zaten.

(vi) Susan Sontag hakkında derinlemesine bilgilenmek isteyenler için faydalı bir eser: Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş, Metis Seçkileri Susan Sontag, Hazırlayanlar: Yurdanur Salman-Müge Gürsoy Sökmen, Metis, 1986.

(vii) Sabah, 15 Eylül 2013, (Pazar ilâvesi)

(viiii) Barış Bıçakçı’nın, Bizim Büyük Çaresizliğimiz isimli kitabında, “Eşref bey kavramlarla düşünmek yerine, ayıp, suç, günah gibi dini-ahlaki bir terminolojinin esareti altında düşünüyordu” gibisinden yazarının yeniden okumaya gönül indirmediği bir cümle yer alıyor mesela. Cümlenin gramatik sefaleti bir tarafa, terminoloji kelimesinin kavrambilim anlamına geldiğini hakikaten bilmiyor mu Barış Bıçakçı? Arkasından gelen cümle, meselenin gramer veya imlayla değil, yazarın zihin yapısıyla ilgili olduğunu apaçık koyuyor ortaya aslında: “Ne çok kadın ve erkek yaşadığıyla yetiniyor. Karı koca olmakla yetiniyor. Oysa kafalarında bir aşk kavramı olsaydı, yaşadıklarıyla yetinmez, kurulu düzenleri yerle bir etmek pahasına aşkın peşinden giderlerdi. Kavramlar hayatı en üst imkânlarına genişletmenin araçlarıdır.” (138)
Barış Bıçakçı, Leyla ile Mecnunların, Ferhat ile Şirinlerin, Kerem ile Aslıların, Yusuf ile Züleyhaların diyarında aşkın yokluğundan söz edebiliyor. Etsin, kendi bileceği iş. Ne var ki, “Kavramlar hayatı en üst imkânlarına genişletmenin araçlarıdır” cümlesini okuyunca ne yapacağını şaşırıyor insan. Hayır, yedi kelimeyi düzgün bir biçimde yan yana getirmekten aciz büyük romancılıktan değil, muhtevadan söz ediyorum. Öyle anlaşılıyor ki, yazarımız kavramların hayatı daralttığından habersiz bir coğrafyada geziniyor. Böyle yaptığı için de, düşünebilmek için hayatın daraltılması gerektiğine dair temel bilgiden bile mahrum bırakıyor kendisini. Küçük bir misalle yetinelim şimdilik: İnsanlık kavramını bir kenara bırakıp aileden, toplumdan, sınıftan, ulustan söz ettiğimizde daraltmış oluruz hayatı. Zaten düşünmek, bir anlamda hayatı daraltma faaliyeti değil midir?

sontag bilincin kapısı