Dilde Üslup Üstüne Notlar – 1

“Alla’sen söyle nedir üslubun aslı astarı”
(Dilde Üslup Hakkında Notlar 1: Üslup Kavramının Olanaklılık Koşulları Üstüne)

İmzasız bir metnin kime ait olduğunu bilmek mümkün mü? Mümkünse bilmemizi sağlayan ne?
Nette şanslı bir tesadüf eseri karşıma çıkan bir dörtlükle küçük bir deney yaptım kendi kendime. “Bu şiir kimin?” diye sordum, doğru tahmin etmiştim. Sonra, sağ olsun, Selahattin Özpalabıyıklar da katıldı deneye.
Tekrarlayalım mı oyunu? İlk iki dize:

Seni dağladılar, değil mi kalbim,
Her yanın, içi su dolu kabarcık.

Hadi biraz daha ipucu:

Bulunmaz bu halden anlar bir ilim;
Akıl yırtık çuval, sökük dağarcık.

Ben daha ziyade imgelerden yakaladım (Çile‘yi son 20 senede elime bir-iki kere almışımdır. Bu şiiri okuduğumu ancak şiirin bütününü bulunca hatırlayabildim). İkinci dizedeki melankoli, üçüncü dizedeki “ilim” ve sonra aklın sorunlaştırılması, hatta küçümsenmesi –ki herhalde modern şiirimizde Necip Fazıl’la özdeşleştirilebilir– derken “kabarcık” ve “dağarcık” gibi çok güçlü bir kafiye…

Özpalabıyıklar da şıp diye bildi Necip Fazıl’ın olduğunu. Nereden bildiğini sordum: “Sadece mistik/tasavvufi/varoluşsal havası, duraksız sağlam hece vezni, ipucunun ilk dizesinin havası ve ikinci dizesindeki ‘dağarcık’ sözcüğü, yine en son dizedeki ikili benzetmeler o olabileceğini düşündürdü,” dedi.
Burada söz konusu olan tanımayı, teşhisi mümkün kılan bir kavram var: Üslup. Tam da “Necip Fazıl üslubu” diye bir şey varsaydığımız için, zihnimiz böyle bir kavramlaştırmaya aşina olduğu için karşımıza çıkan bu kısacık metne bir yazar atfedebildik.

Peki ama üslup diye bir şey gerçekten var mı? Yoksa sağduyuya ait içi boş bir kavram mı bu? Binlerce yıllık retorik geleneği yanılıyor olabilir mi? Yanılmıyorsa, üslubu sağduyu değil de rasyonel bir analiz nasıl ele alabilir?
Bunun ilk koşulu ‘kelimeyle’ değil ‘nesneyle’ uğraşmanın bir yolunu bulmak. Genel dildeki anlamıyla ‘dil’, ‘söylem’, ‘üslup’ gibi kelimelerin içi boştur: “İsmi var, cismi yok, mevhum bir kuş.” Böyle bir nesneyle uğraşmak içinse, dille ilgili pek çok benzer girişimde olduğu gibi, tümevarım imkânsız değilse bile çok zor bir yol. Bu nedenle Ferdinand de Saussure ve Noam Chomsky gibi tümdengelimle ilerlemeyi, nesnemizi kurmayı, bir bakıma kendimiz yaratmayı deneyebiliriz.

*

Üslup meselesine girmeden önce, söyleyeceklerimin takip edilebilmesi için, dil denen nesne konusunda benimsediğim anlayışı (Saussure’cü metafiziği) çok kısa açıklamam gerekiyor:

1. Dilde tözsel hiçbir şey yoktur, her dil çeşitli biçimlerden oluşur.
a. Bu biçimlerin adı “gösterge”dir.
b. Her dil bir gösterge sistemidir.
2. Gösterge, gösteren ile gösterilenin birleşimidir.
a. Gösteren bir işitim imgesidir.
b. Gösterilen ise bağlı olduğu gösterenin bulutsu, biçimsiz düşünceler yığınından kesip çıkardığı bir düşüncedir.
c. Gösteren ile gösterilen arasındaki ilişki nedensizdir.
d. Gösteren ile gösterilenin değerleri vardır; yani, her ikisi sistematik bir varoluş sürer: Gösteren kendi düzleminde diğer gösterenlere karşıtlığından alır değerini, gösterilense gösterilenler ile birlikte varoluşundan.
3. Dilin bireysel gerçekleşimi sözdür. [1]
4. Üslup bir söz olgusudur.

Bu noktada “efradını cami, ağyarını mani” minimal bir üslup tanımına ihtiyacımız var: “(Bir) Dilyetisinin icrası sonucu bir dilde/gösterge sisteminde, sözün/performansın aldığı varsayılan kişiye özgü biçim.” Varsayılan, çünkü şu anda bizim için üslup kavramı bir çalışma hipotezi. “Bir” dilyetisinin, çünkü sanat gibi başka dilyetilerini ve resim gibi onlara ait gösterge sistemlerini dışarıda bırakmayan bir tanıma ulaşmak istedim. Geçmişte Leo Spitzer gibi dilbilimciler de dildeki üslubu kavramak için haklı olarak sanat tarihinden yararlanmak istemişlerdi. Tanımı bu şekilde yapmış olmakla birlikte, ben dildeki üsluba yoğunlaşacağım.

*

Üsluba dair yaptığımız tanım sözün birden fazla biçim alabileceğini (yani, çokluğu) varsayıyor. Üslubun çokluğu içerimlediği varsayımıysa dil-düşünce ilişkisine dair bir başka varsayımı içerimliyor: Düşünce sabit kalırken “dili” değiştirmenin mümkün olduğu varsayımını – aynı “düşünce” birden fazla şekilde “dile getirilebilir,” üslup da işte bu dile getirme biçimlerinin vasfıdır. Örneğin Nurdan Gürbilek şöyle diyor:

(…) dünyaya yalnızca söylediğiyle değil, onu nasıl söylediğiyle de cevap verir yazı. Bir konuyu nasıl ifade ettiğiniz, ne söylediğiniz kadar önemli. Otoriterlikten uzak durmak gerektiği fikrini otoriter bir dille ifade edemeyiz; o fikrin yazının biçiminde de icra edilmesi gerekir. Üslup bu bakımdan önemli.

Bir fikir var (otoriterlikten uzak olma) ve o fikir birden fazla şekilde ifade edilebiliyor (otoriter olan ve olmayan biçimlerde): İşte üslubun var olduğu nokta burası. Fakat hemen arkasından uyarıyor Gürbilek:
Ama üslubu malzemenin kenarına işlenmiş bir dantel olarak değil, başlı başına bir zorunluluk, konunun bizi zorladığı bir şey olarak görmek gerekiyor. Bir şeyi başka türlü anlatamadığımız için öyle anlatırız. Verili yolların hepsinin tıkandığını düşündüğümüz için öyle anlatırız. Sadece bir fikri değil, bir duyguyu anlatabilmek için öyle anlatırız.

Üslup ile konu arasında kurulan bağa biraz ileride dönüyor Gürbilek:

Üslup dediğimiz şey zorlanmaktan kaynaklanıyor aslında. Bir şeyi hazır bulduğumuz bir dille anlatamıyor olduğumuzu fark etmekten. Konuyla ifade arasındaki giderilemeyen farktan… [2]

Bu defa üslup konunun birden fazla biçimde ifade edilebilmesinden değil, konunun “ifade”ce kuşatılamamasından, dilin düşünceye yetmemesinden, düşünce ile dil arasındaki olası mesafeden, özellikle böyle bir düşüncenin kendisine biçim aramasından kaynaklanıyor.

Gelgelelim bu iki varsayım (1. “Bir düşünce farklı biçimlerde ifade edilebilir”, 2. “Dil düşünceye yetmeyebilir”), ilk bakışta, Saussure’ün dil ile düşünce arasında dayanışıklığı ifade eden aksiyomuyla, dilden ayrı bir düşüncenin –var olsa bile– ancak bulutsu ve biçimsiz bir düşünce olarak var olduğu kabulüyle, gösteren ile gösterilenin bir kâğıdın iki yüzü gibi birbirinden ayrılmaz olduğu fikriyle çelişkili görünüyor. Saussure’ün bu aksiyomu bir başka aksiyoma, özellikle synonymiste’lerin “Dilde tam eşanlamlı yoktur” aksiyomuna dayanıyor – keşfettirici değeriyle dilbilim tarihinde olağanüstü yararlı olduğunu bildiğimiz bu ilkenin ampirik düzeyde istisnaları vardır: Örneğin anlambilimciler Türkçede yollamak ile göndermek’in tam eşanlamlı olduğunu kabul ediyorlar. Aynı şekilde, Türkçede ama, fakat ve lakin arasında tam bir eşanlamlılık olduğunu düşünebiliriz. Bu iki örnekte seçenekler arasında yapılacak tercihler –herhalde lakin dışında– üslup düzeyinde herhangi bir farklılık getirmiyor olabilir, ne var ki lakin’de bir eskilik değeri, duygusu, “yananlam”ı devreye girer. (Bu örneğe döneceğiz.) Benzer şekilde Can Yücel de İstanbul Liseli gençlerin şiirde üslubun ne olduğu sorusuna verdiği,

Ben de dedim ki bazıları
Ayçiçeği diyorlar günebakana
Bazısı da günebakan diyor ayçiçeğine
Ben güne bakanı yeğliyorum
Belki de güne yöneldiğim için yine
[3]

cevabıyla “dillerin gizli metafiziği” denen şeyi de işin içine katarak (bu noktayı gözden kaçırmamak önemli) üslubu eşanlamlılar arasındaki tercihle açıklar. Bu tür örneklerin yanı sıra Türkçe, tarihinden kaynaklanan bir durum sonucunda, Osmanlıcadaki Arapça ve Farsça eşanlamlılara “öz” Türkçenin ekledikleriyle tam eşanlamlılar bakımından zengin bir dil. Dolayısıyla dilbilimci, üslubu düşünmek için, “sabit düşünce-değişebilen biçim” varsayımına küçük de olsa bir dayanak bulabilir kendi alanında. Ama bu bize yetmez çünkü üslup tam eşanlamlıların değiştirilmesinden ibaret değil.

Saussure’cü dayanışıklık aksiyomu ile Gürbilek’in sözcüsü olduğu ayrılık önermesi arasında bulunan görünüşteki çelişki, daha doğrusu karşıtlık, elimizdeki analiz araçlarının yeterince ince olmamasından kaynaklanıyor. Aslında Saussure’ün düşünme biçimi içinde kalınarak bile çözüm için bir ipucu bulunabilir: Dil, bulutsu düşünce yığınına biçim verir –sürekli değişken de olsalar– birtakım kalıplara sokar. Peki. Ama sırf bu tasavvurda bile Saussure, örtük olarak da olsa, hiçbir biçimde maddileşmemiş dildışı bir düşünceyi varsaymış olmuyor mu?
İşte sözünü ettiğimiz bu dil-ötesi, ham düşünceyi ele almak için, belki Danimarkalı büyük dilbilimci Louis Hjelmslev’in gösteren-gösterilen ikilisini ikiye bölmesinden yararlanabiliriz: anlatımın tözü (sesbirimcikler ve sesbirimler), anlatımın biçimi (sesbirimler dizisi) ile içeriğin biçimi (göstergebirimler), içeriğin tözü (göstergebirimcikler) arasında yaptığı ayrımdan.[4] Gösterge dediğimiz şey, gösteren ile gösterilenin oluşturduğu bütün, anlatımın biçimi ile içeriğin biçimi arasındaki düğümden oluşuyor. Danimarkalı dilbilimcinin metafiziğini Tahsin Yücel’in kaleminden okuyalım:

“Biçim anlama yansıtılınca, kesintisiz bir yüzey üzerinde bir ağın gölgesi gibi beliren” dört temel öğeye ulaşırız: anlatımın biçimi ile içeriğin biçimi, anlatımın tözü ile içeriğin tözü. Bu dört öğe Hjelmslev için anlatımın da içeriğin de iki yanlı olduğunu gösterir bize. Bu öğelerin belirlenmesinden sonra, gösterge kavramı daha bir açıklık kazanır, öğeleri de yalnızca dil düzleminde kalınarak tutarlı bir biçimde çözümlenebilecek duruma gelir. Bu kavramı, Hjelmslev’le birlikte, “içeriğin biçimi ile anlatımın biçiminden oluşan birim” olarak tanımlarsak, gösterdiklerinin de tıpkı kendileri gibi dil düzleminde kaldığını kesinlememiz gerekir.[5]

Dolayısıyla, Hjelmslev Saussure’cü bir başka aksiyomu, “Dilde tözsel hiçbir şey yoktur”u, hiçbir şekilde terk etmeden, yani tümdengelime tutarlı bir şekilde bağlı kalarak, bir yandan fiziksel sesi (çünkü Saussure’e göre dilde söz konusu olan işitim imgesidir, yani fiziksel seslerin zihindeki temsilinin ötesinde kalanların dille bir ilgisi yoktur) bir yandan da (şu anda bizim için daha önemli olan) dil-ötesi (dil içinde var olan gösterileni değil!) düşünceyi açıklama modeline katmış oluyor.

Basit bir örnek üzerinden anlamaya çalışalım: dana gibi bir göstergede d.a.n.a sesbirimlerinin herbiri anlatımın tözü, birebir bu ses dizisinin imgesiyse gösterendir (anlatımın biçimi)[6]; ona bağlı olan “sığır yavrusu,” “ergenler arasında anlayışsızlık veya görgüsüzlük ima eden bir söz” vb anlamları gösterilen, yani içeriğin biçimidir; gösterilenin dil-dışı dünyada veya dil-ötesi düşüncede tekabül ettiği varsayılan tasavvur, yani hayvan (+), sığır (+), yavru (+), sütten kesilmiş (+), bir yaşından küçük (+) işaretlemesiyle sunulan tasavvursa içeriğin tözüdür. “Tekabül ettiği varsayılan” dedim, çünkü nedensizlik (veya keyfilik) ilkesi icabı arada herhangi bir mütekabiliyet bulunamaz. Nitekim Türkçede sığır yavrusu ile ilgili başka sözcükler de var. Örneğin buzağı: hayvan (+), sığır (+), yavru (+), sütten kesilmiş (–), bir yaşından küçük (+). Türkçede bu iki gösterge değerlerini birbirlerine karşıtlıklarından alırlar, yani birbirleri sayesinde var olurlar; yarın öbür gün bu göstergelerden biri dilden eksildiğinde, kullanımdan düştüğünde; diyelim ki buzağı şehirleşme sonucunda unutulduğunda, dana gerek sütten kesilmiş gerekse kesilmemiş sığır yavrusunu anlatabilir (yepyeni bir değer kazanabilir). Keza başka bir dilde bu iki göstergenin karşılığı olan göstergeler bulunamayabilir; çünkü söz konusu iki göstergenin temeli olan dil-dışı tasnif nesnel bir zorunluluktan ziyade dil topluluğunun yaşantı düzeyinde yaptığı öznel bir tasnifin sonucudur – öznel tasniflerin kaynağı ise antropolojik ihtiyaçlardır.

Peki iki dildeki kelimelerin aynı anlama geldiğini düşünmemizi mümkün kılan nedir? Jorge Luis Borges’in Saussure’cü aksiyomun kapsamını (la langue anlamıyla) dil-aşırı alana taşıdığı şu pasaj bu soruyu düşünmemiz için güzel bir örnek sunuyor:

Kanımca bir dili duymak sözcükleri hissetmenin farklı bir yoludur. Bence eşanlamlı diye bir şey yok. Acaba [İng.] moon ile [İsp.] luna birebir aynı anlama [ay] mı geliyor? Bence aynı değil, küçücük bir fark var. Olmalı da, her sözcükte. Zira bir dili öğrenmek evreni, dünyayı ya da kendimizi görmenin ve anlatmanın farklı biçimlerini keşfetmektir.[7]

Borges’in burada önerdiği şey, içeriğin tözü (“gökcismi (+), dünyanın uydusu (+)”) bakımından bulunabilecek bir özdeşliğin iki dildeki göstergelerin değerini eşitlemeye yetmeyebileceğidir. Söz konusu özdeşlik çevirinin olanaklılık koşulunu oluşturur; o olmasa bir dildeki ibarenin bir başka dile aktarılabileceğini düşünemezdik. İşaret ettiği diller arası farklılıksa üslubun temelindeki farklılığın aynısıdır. İçeriğin tözündeki özdeşliğe rağmen, içeriğin biçimlerinin (göstergeler) her sistemde ayrı bir değer, ayrı düşünsel ve duygusal değerler kuşanmış olması muhtemeldir.

Saussure Genel Dilbilim Yazıları’nda bu noktayı açıklamak için Borges’inkine çok yakın bir örnek verir: Diyojen’in Büyük İskender’e söylediği rivayet edilen sözün Fransızcası “Ôte-toi de mon soleil”, İngilizcesi “Stand out of my sunglight”tır. Harfi harfine çevirmeye kalkarsak, (Bulutsuzluk Özlemi’nin bir şarkısında olduğu gibi) “Güneşimden kaç(ıl)” veya “Güneşimden çekil” denebilir. Saussure diyor ki “güneş sözcüğü (…) kesin biçimde pozitif, tam ve belirli bir düşünceyi temsil ediyormuş gibi görünebilir: oysa (…) gölge düşüncesiyle karşıtlığı olmasa, güneş sözcüğü içinde güneş’ten eser kalmaz.” [8] İşte tam da bu nedenle, yani özellikle bu söz çerçevesinde “güneş” düşüncesi “gölge” düşüncesiyle karşıtlığı içinde anlam kazandığı için, sözün Türkçedeki –hangi dâhinin eseri olduğunu bilmediğim– geleneksel çevirisi “Gölge etme (başka ihsan istemem)”dir. Keza Saussure içeriğin tözü düzeyindeki özdeşliğin içeriğin biçimi bakımından özdeşliğe yetmeyeceğini tam da ay örneğiyle çok güzel açıklar:

1° aya yüklediğimiz her şey tümüyle negatiftir, bir başka terimin yokluğundan başka bir şeyden doğmaz, çünkü, 2° birçok dil bizimkinden tümüyle farklı terimlerle, ay sözcüğüne kattığımız olguları anlatacak, sözgelimi ilk sözcükle ayı aylık evreleri içinde, ikincisinde ayı güneşten farklı gökcismi olarak, üçüncüsünde ayı yıldızlara karşıt olarak, dördüncüsünde ayı gecenin meşalesi olarak, beşincisinde ayın kendisiyle karşıtlık içinde ayışığını vb. anlatacaktır. [9]

Daha uzağa gitmemize hiç gerek yok: Türkçede ay hem “dünyanın uydusu olan gökcismi” hem de “eskiden kullanılan kameri takvimde söz konusu gökcisminin kendi etrafında dönme süresine göre belirlenen zaman birimi; yeni güneş takviminde 28, 30 veya 31 günlük zaman birimi” anlamına gelir. Oysa, bilindiği üzere, Türkçe ay’ın birbiriyle bağlantılı birinci ve ikinci anlamları İngilizce ve Fransızcada ayrı kelimelerle anlatılır – her ne kadar moon ve month arasında köken ilişkisi olsa da.

Kısacası, üslubu (aynı düşünceyi birden fazla biçimde söylemeyi) mümkün kılan şey içeriğin tözünün varoluşudur. Çeviriyi, redaksiyonu, İngilizcede paraphrase denen şeyi mümkün kılan hep budur. Bir dil’in dışında kalan, ama dilyetisi’nin (langage) içine düşen işte bu düşünce, bu içeriğin tözü sayesindedir ki bir dilde göstergelerin taşıdığı anlamı bir başka dilde çoğu zaman belli bir benzerlikle yeniden yaratabiliyor (çeviri), “aynı düşünceyi” bir dilde başka bir şekilde ifade edebiliyoruz (redaksiyon, paraphrase). [10]

*

Dolayısıyla üslup kavramının olanaklılık koşulu olan “sabit düşünce-değişebilen biçim” varsayımında söz konusu olan şey, gösterilen (içeriğin biçimi) sabit kalırken gösterenin (anlatımın biçimi) değiştirilmesi değil, –bu nokta çok önemli– içeriğin tözü sabit kalırken gösterge’nin (gösteren+gösterilen = anlatımın biçimi+içeriğin biçimi) değiştirilmesidir. Peki düşünce (içeriğin tözü) sabit kalırken göstergenin değişmesiyle aslında değişen nedir? Bir başka deyişle, üslup neye yarar? Bu noktada cevabı Nurdan Gürbilek’in şu içgörüsünde bulabiliriz: “Sadece bir fikri değil, bir duyguyu anlatabilmek için öyle anlatırız.” İçeriğin tözü değişmeden göstergenin değişmesi durumunda değişen şey tam da duygudur. Eşanlamlı kabul edilen (“yakın anlamlı” demek daha doğru) göstergelerin birbirlerinden en önemli farkları “duygu değerleri”, yananlamlarıdır. Can Yücel’in verdiği günebakan/ayçiçeği örneğine dönecek olursak, değişen tam da –Whorf geleneğinin deyimiyle– kelimede “gizli metafizik” ve dolayısıyla aktarılan duygudur: Can Yücel’e göre, gün: iyimserlik (+) ve gece: iyimserlik (–).

Yine basit bir örnek: ana ile anne gibi ikiz sözcükler (dilbilim terminolojisinde doublet) arasındaki fark duygu değerlerinden ibarettir: ana’da bir yandan taşra havası, diğer yandan küfür kalıplarında yeri değişmediği için hafif kaba bir çağrışım vardır; çocuk dili kökenli anne ise taşra (–) ve kabalık (–)’dir.

Bir başka basit örnek: Sibirya’da kışın ortasında bir kişinin diğerine, “Hava da amma soğukmuş” dediğini, ancak muhatabı işitemeyince lafını “Hava da amma sıcakmış” diye değiştirdiğini düşünelim; bağlamı ve söylem türü (ironik söylem) bilindiği sürece ikinci sözcenin anlamı açıktır. Burada içeriğin tözü sabit kalırken göstergenin değiştirilmesinin tipik bir örneğini bulabiliriz. Yeni göstergeyle birlikte, söylem türünün yanı sıra, sözcenin aktardığı bütün duygu değişmiştir: alaya alma isteği (+). İki sözce bu duygu ekseninde karşıtlaştırılabilir.
Yine basit ama bu defa epey öznel bir örnek vermek için, okurun hoşgörüsüne sığınarak, daha önce yaptığım bir incelemeye göndermede bulunacağım. Vaktiyle Akşam gazetesinin Refik Halid, Va-Nu, Şevket Rado’dan müteşekkil yazar kadrosu bir şiir çevirisine girişmiş, sonra da Necip Fazıl’dan bir bakıma redaksiyon yapmasını istemişler. Şiirin çevirisinde Akşam’cılar “amma” bağlacına yer verirken Necip Fazıl silip yerine “fakat” yazmış. Önce şiirin bu iki çevirisini, ardından da redaksiyona getirdiğim yorumu okuyalım:

Türkçe 1

Irmakları akıttın, çiçekleri açtırdın
Güçlüleri, güçsüzleri yarattın
Amma, Rabbim geceleri çok uzun

Bahar türküleri söylettin saka kuşlarına
Banaysa yalnızlık türküsü söyletiyorsun
Bunun için geceleri çok uzun

Bir kalbim var, bir de evim
Kapısı ardına kadar açık
Kalbi ne yapayım, evi n’eyle’yim
İkisi de bomboş olduktan sonra

Sen yüce dağların hepsini, yeri göğü yaratansın
Ben kimim ki sana sitem edeyim?
Fakat Rabbim, geceleri çok uzun

Çeviri: Va-Nu, Refik Halid, Şevket Rado

Türkçe 2 [11]

Irmakları sen akıttın, çiçekleri sen açtırdın
Sen yarattın güçlüleri, güçsüzleri
Fakat Rabbim, geceleri çok uzun

Bahar türküleri söylettin Saka kuşlarına
‘Banaysa yalnızlık türküsü söyletiyorsun’
‘İşte Rabbim bunun için geceleri çok uzun’

Bir kalbim var, bir de evim
Kapısı ardına kadar açık
‘Yürek neye yarar, ev neye iyi’
“İkisi de bomboş olduktan sonra”

‘Sen yüce dağların hepsini, yeri göğü yaratansın’
Ben kimim ki sana sitem edeyim
Fakat, Rabbim, geceleri çok uzun

Redaksiyon: Necip Fazıl

Ne yalan söyleyeyim, üçüncü dizenin başındaki “amma” itirazını ben sevmiştim (…). Çeviride kullanılabilmesi (yani, fazlasıyla “yerel” bulunmaması) hoşuma gitmişti. Gelgelelim, Necip Fazıl haklı aslında: Burada daha güçlü bir itiraz sözüne ihtiyaç var; amma’nın (çift m’li ama’nın) o uzatmalı, o mütereddit, o çekingen itirazının yeri burası değil. Burada “itiraz”ın isyana dönüşmesi lazım; bunun için de amma’nın mülayimliğinin yerini fakat’ın sözünü esirgemezliğine, meramını yekten ifade etme gücüne bırakması şart. Zira kontrastın daha belirgin olması lazım: “Her şeyi sen yaratmışsın, büyüklüğüne diyecek yok, ama Rabbim geceleri yaratırken bir hata yapmışsın: Çok uzun olmuş şu geceler.” [12]

Mikro düzeyde kalan bu örneklere makro düzeyden bir örnek ekleyeceğim; Raymond Queneau’nun Türkçeye Armağan Ekinci tarafından Biçem Alıştırmaları adıyla çevrilen kitabı [13] sabit bir hikâyenin 99 farklı biçimde yazımını sunuyor, göstergelerle birlikte değişenin öncelikle duygu olduğuna bundan güzel örnek olamaz. Queneau, “içeriğin tözü”nü kitabında “Notasyon” başlığıyla takdim etmiş; ama en güzel anlatıbilimcilerin simgesel diliyle anlatılabilirdi bu töz, ne var ki ülfetim olmadığı için sadece Queneau’nunkine yer verebileceğim:

S hattı otobüsünde, trafiğin civcivli zamanı. Yirmi altı yaşlarında bir tip, kurdela yerine sicim sarılmış fötr şapka, pek uzun boyunlu, sanki boynunu çekiştirmiş gibi. İnsanlar iniyor. Söz konusu tip yanında duran bir adamdan rahatsız oluyor. Adamı, ne zaman birisi geçse, kendisini iteklemekle suçluyor. Ağlamaklı ses tonu, ama aslında saldırgan olmaya çalışıyor. Boş bir koltuk görünce hemen koltuğa çöküyor.
İki saat sonra, onunla Cour de Rome’da, Saint-Lazare garının önünde karşılaşıyorum. Yanında bir arkadaşı var, diyor ki: ‘Paltona bir düğme daha diktirmelisin.’ Nereye diktirmesi gerektiğini gösteriyor (klapalara) ve nedenini söylüyor.
(s. 9)

Örnek olarak vereceğim ilk üslup alıştırması, litote’lara, –bir vakitler uygun görülen karşılığıyla– “yeğniseme”lere, yani hafifletmelere dayalı:

Birçok insanla beraber seyahat ediyorduk. Pek de zeki görünmeyen bir genç adam, yanındaki adamla kısa bir süre konuştu, sonra gitti oturdu. İki saat sonra onu tekrar gördüm; yanında bir arkadaşı vardı ve elbiselerden bahsediyorlardı. (s. 12)

İkincisi mecaza dayalı:

Günün merkezinde, kaplumbağa gibi kabuklu bir kınkanatlıya binmiş giden göçmen bir sardalya sürüsünün arasına tıkılmış, uzun ve tüysüz boyunlu bir horoz aniden içlerinden birine, sakin tabiatlı birine yönelik bir tirada girişti; konuşma tarzı, itirazla nemlenmiş havada kat kat açıldı. Sonra, bir hiçliğin çekimine kapılan yavru kuş, kendini bu hiçliğe yuvarladı.
Şehrin çıplak çölünde, onu tam tamına aynı gün tekrar gördüm; kendisine, beş para etmez bir düğme nedeniyle haddi bildiriliyordu.
(s. 13)

Üçüncüsü ise öznel bir bakış açısına:

Kılığım hiç de fena değildi o gün. Cıvıl cıvıl, yepyeni bir şapkanın açılışını yapıyordum ve pek beğendiğim bir paltoyu giymiştim. Saint-Lazare garının önünde X ile karşılaştım; paltomun yaka kesiminin çok derin olduğunu ve yakasına bir düğme daha ekletmem gerektiğini söyleyerek keyfimi kaçırmaya çalıştı. Neyse, en azından serpuşuma saldırmaya cesaret edemedi.
Biraz daha önce, ne zaman birisi inse ya da binse bile bile üstüme abanan kaba adamın tekine bir güzel ağzının payını vermiştim. Bu olay şu ağıza alınmayacak kadar iğrenç, ne zaman onları kullanmak zorunda kalsam avamın doldurduğu otobüslerden birinde geçti.
(s. 24)

*

Hjelmslev’in “içeriğin biçimi/içeriğin tözü” ayrımının bir benzerini Chomsky’nin derin yapı/yüzey yapı ayrımında bulabiliriz. Örneğin, Chomsky’ye göre “Ali camı kırdı” ve “Cam Ali tarafından kırıldı” gibi iki cümle derin yapıları bakımından özdeştir; burada fiilin çatısının değiştirilmesi kılığına bürünen gösterge değişikliği derin yapıyı etkilemez, her halükârda Ali özne, cam nesnedir. Chomsky’nin mantık temelli bu ayrımı üslup araştırmasında bir yere kadar işimize yarayacak.

Johann G. Fichte’de ve Karl Marx’ta da buna benzer bir ayrım buluyoruz: [14] Fikri mülkiyet hukukuyla ilgili bir tartışma dolayısıyla bir kitapta tam olarak neyin yazara ait, elden çıkarılamaz olduğunu soran filozof, düşüncenin içeriğinin (Hjelmslev’in terimiyle: içeriğin tözü) kamuya, ifade edildiği biçimin ise yazara ait olduğu sonucuna varır. Sansür dolayısıyla aynı meseleyi tartışan genç Marx ise nesnenin payını tayin etmeye çalışır: Hakikate tekabül eden düşüncede her türlü öznel belirlenimin dışında kalan nesnel bir boyut olduğunu öne sürerek bunun “evrensel” olduğuna, temellük edilemeyeceğine işaret eder. Burada da söz konusu nesnel boyut, birebir olmasa da, Hjelmslev’in içeriğin tözü adını verdiği şeye tekabül eder. (Fark şurada: “İçeriğin tözü”, kolektif öznenin, dil cemaatinin ihtiyaçlarına bağlı olan algıların süzgecinden geçerek şekillenir – en azından bir ölçüde.)

*

Uzun sözün kısası, metafizik bir maceradan ibaret olmayan “içeriğin biçimi/içeriğin tözü” ayrımını, minimal olarak “düşünce değişmezken gösterge düzeyinde gerçekleşen değişiklik” şeklinde kavranan üslubu düşünmenin temel önkoşulu olarak kabul ediyorum. Bundan sonraki yazılarda geliştireceğim fikirleri bu kabule dayandıracağım.

Dipnotlar:
[1] Söz kelimesinin Fransızca karşılığı parole daha çok fiziksel gerçekleşimi anlatır olduğu için, fiziksel ve zihinsel gerçekleşimi anlatmak için artık söylem (discours) kelimesi tercih ediliyor dilbilimciler tarafından. Türkçede böyle bir durum olmadığı için ben söz demeye devam edeceğim.
[2] Feryal Saygılıgil, Mahmut Temizyürek, Yılmaz Varol, “Nurdan Gürbilek ile Söyleşi: Bir gelir, yerdeki oku alır…”, Duvar, no. 22, Eylül-Ekim 2015, s. 21. (Altını ben çizdim.)
[3] Bu metne dikkatimi çeken üstat Selahattin Özpalabıyıklar’a teşekkür ederim.
[4] Bkz. L. Hjelmslev, Prolegomena to a Theory of Language, çev. Francis J. Whitfield, Madison: The University of Wisconsin Press, 1963, s. 47-60.
[5] Tahsin Yücel, Yapısalcılık, İstanbul: Ada, 1982, s. 41.
[6] Ayrımı hem açıklamak hem de temellendirmek üzere Türkçeden başka türlü bir örnek verebiliriz: Bilindiği gibi Türkçede r sesinin çıkarılması çeşitli güçlükler barındırıyor, kimileri bir telaffuz kusuru olarak bu sesi çıkaramıyor, keza çocuklar da konuşmaya ilk başladıklarında telaffuz edemiyorlar. Bir çocuk, r yerine y diyen bir çocuk, düşünelim: Burnunu göstererek “buyun” demiş olsun. Burada anlatımın tözünü (normalde başkalarından kulağımızla işittiğimiz r sesi) gerçekleştiremediği halde, çocuk gösterendeki komşu sesbirimler sayesinde (ve, gerektiğinde, diyelim ki çocuğu tanımayanlar için, dildışı gösterme ediminin de katkısıyla), dilin fonetik sisteminde “buyun” ile özdeşlik oluşturacak başka bir gösteren olmadığı için anlatımın biçimini başarıyla icra etmiştir – bir başka deyişle, işbu örnek çerçevesinde, paradoksal şekilde “buyun” tözü = “burun” biçimi (çünkü dilde tözsel hiçbir şey yoktur).
[7] J. L. Borges, “Borges Borges’i Anlatıyor”, çev. Oğuz Tecimen, Notos, Ekim-Kasım 2015, s. 44-45. (Altını ben çizdim.)
[8] Ferdinand de Saussure, Genel Dilbilim Yazıları, çev. Savaş Kılıç, İstanbul: İthaki, 2014, s. 83.
[9] A.y.
[10] Karş. Tahsin Yücel: “(A)nlam, kendisini ortaya çıkaran gösterenin türüne ya da niteliğine bağlı değildir. Gerçekten de, kendi dilimizde oluşturulmuş bir öyküyü, bir düşünce yazısını birçok dillere aktarabiliyorsak, bir olguyu sözle de, devinimlerle de, resimle de anlatabiliyorsak, anlam kendisini ortaya çıkaran sözceyle özdeşleşmediği, ondan önce var olduğu içindir.” (a.g.y., s. 87)
[11] Tek tırnak içerisine alınan mısraların çevirisini Celal Sılay, çift tırnak içerisine alınan mısranın çevirisini ise N. Fazıl da beğenmemiş. Koyu dizili sözcükler N. Fazıl’ın müdahaleleri. Koyu ve tırnak içerisine alınan mısrayı N. Fazıl değiştirmiş, ama Celal Sılay bunu da beğenmemiş.
[12] Yazının tamamı için bkz. Savaş Kılıç, “1947’de Bir Çeviri Atölyesi”, Ç.N. (Çevirmenin Notu), no. 17, 2013.
[13] İstanbul: Sel, 2010.
[14] Bkz. Pierre Macherey, “Le style comme forme de la pensée”, http://stl.recherche.univ-lille3.fr/seminaires/philosophie/macherey/Macherey20032004/macherey17122003.html (son erişim tarihi: 04 Ekim 2015).