Derrida, Necip Fazıl ve ‘Bağışlamak’

Derrida için ancak “armağana/bağışlamaya musallat olan egemenliği ya da egemenlik arzusunu” aşan bir bağışlama, bağışlama adını hak edebilir… Oysa Necip Fazıl’ın merhameti hep bir sınıra takılır; yasaya, Tanrı’ya, kimliğe, hiyerarşiye.

Bu yazıda, Jacques Derrida’nın Bağışlamak eseriyle, Necip Fazıl’ın Reis Bey isimli, 1988’de aynı adla bir filme de uyarlanan piyesini bir arada okumayı deneyeceğim.

Dünyanın çeşitli yerlerinde bağışlama üzerine yaptığı konuşmalar üzerinden şekillenen Bağışlamak, aslında Derrida’nın armağan ve konukseverlik gibi temalarında açığa çıktığı gibi, imkan, imkansızlık ve insanın imkansızlıktan pay alma imkanı üzerinde durur. Katletmeden yalınlaştırmaya çalışırsak diyebiliriz ki Derrida bağışlamanın ‘aslında’ imkansız olduğunu ifade eder. Aslı’nda. Çünkü eğer yalnızca bağışlanabilir olanı bağışlıyorsak bu zaten bağışlama ismini hak etmez. Bağışlanamaz olanı bağışlamak ise zaten imkansızdır.

Derrida’ya aşina olmayan okur konunun burada kapandığını düşünebilir ama asıl mesele bundan sonra başlar: Bağışlanamaz olanı bağışlamak nasıl mümkün olabilir? Derrida, Shoah üzerinden işte bunu sorgulamaya girişir ve başlangıçta bağışlamanın imkanını, hemen ardından ise imkansızlığını savunan Vladimir Jankélévitch’in eserlerine odaklanır. Öncelikle bağışlama merhametten, unutma, barışma, uzlaşma, iyileşmeden, bir durumu değiştirmeye yönelik hesaplı bir çabadan ayrıştırılmalıdır. Kurtulmak için, iyileşmek için bağışladığımızda aslında yaptığımız bir bağışlama sayılmaz. Koşulsuz ve hesapsız olarak bağışlamak gerekir. Derrida mübadele kurallarına tabi bir bağışlama ile ‘gerçek’ bir bağışlama arasında bir ayrım yapıp, bu ayrımı sınırlarına dek sorgular.

Necip Fazıl ise Reis Bey isimli eserinde oldukça canlı bir merhamet tezi öne sürer. Hapisteyken kaleme aldığı ve suçsuz yere bir genci idama mahkum eden ağır ceza reisinin bağışlanma ve bağışlama çağrılarını dile getirdiği eserde, kahramanımız Reis Bey şöyle söyler: “İnsandaki kötülük iktidarını döve döve pekiştirmek yerine, hohlaya hohlaya yumuşatmak. Merhamet! Hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuz iksir. Baş aşağı bir cemiyeti, baş yukarı edecek bir kudret… Ben diyorum ki her fert başucuna, ‘Suçlu benim! Herkes suçsuz!’ levhasını asmalıdır! Ben diyorum ki yegâne kurtuluşumuz herkesin herkesi affetmesindedir.”

Bu iki eserin birbirlerine en yaklaştıkları nokta muhtemelen bağışlama konusundaki ‘aşırı’lıklarıdır: Her iki eser de ‘sorgusuzca’ bağışlamayı talep eder görünür ama asıl ilgi çekici olan, bu iki eserin birbirlerine en yakın oldukları noktada, nasıl olup da birbirlerinin bunca uzağına düştüklerini görmektir: Merhamet ‘versus’ koşulsuz bağışlama. Derrida için ancak “par-donner” sözcüğünde (don-ner: verme, bağış, armağan) kayıtlı olan ama verme-alma mantığına girmeyerek, “armağana/bağışlamaya musallat olan egemenliği ya da egemenlik arzusunu” aşan bir bağışlama, bağışlama adını hak edebilir. Bu anlamda, “iş vermeye/bağışa gelince kişi hep suçludur, hep kendini bağışlatmalıdır.” Bağışlama bahşedilmemelidir, koşulsuz olmalıdır ve alma-verme ilişkilerine girmemelidir.

Oysa Reis Bey’in merhameti hep bir sınıra takılır; yasaya, Tanrı’ya, kimliğe, hiyerarşiye. Necip Fazıl, acı, pişmanlık ve bağışlanma ihtiyacı içindeki Reis Bey’le retorik olarak güçlü bir bağışlama diskuru sunar. Ne var ki Necip Fazıl’ı “üstad” kabul edenlerin, başka bir ‘reis’in ve küçük ‘reis’lerin, üstadlarının merhamet tezi uyarınca bağışlanmalarını ya da bağışlamalarını dilemektir asıl mesele. “Sivil zayiatı,” sokakta ya da salonlarında öldürülen genç kadın ve erkekleri, bir olağanüstü halde can veren çocukları, kadınları ve yaşlıları, egemenin ‘egemenlik hakkı’ndan ötürü işlediği suçların bağışlanması ihtimalini düşündürür bu. Sanki mümkünmüş gibi, yakınları bile olsak, onlar adına bağışlamayı.

Reisçi örneğin en aşırı ve dirençli görünen merhamet tezlerinde bile, bazen bağışlamaya kalkanın sadece bu yüzden bağışlanması gerekebilir. Zira, Reis Bey’in merhameti yasanın, cezanın, yargı muhasebesinin hakimiyetini, egemenlik oyununu sürdüren, aslında bağışlamayan, bağışlayamayan bir bağışlamadır. Derrida için bu, “egemen mantığa, yani bağışlamanın dini ve maneviyatçı semantiğinin en güçlü ve en geleneksel mantığına bağlıdır.” Ne var ki bağışlama kim ve ne tarafından, kim ve ne için olursa olsun, “bizi bekleyen en büyük zorluklardan biri aslında bize rehberlik de edecek olan mübalağalı mantığın hem bu geleneğin izini takip etmesinden hem de onunla uyuşmamasından ileri gelir.”

Reis Bey’le Bağışlamak’ı birbirine bunca yaklaştırdığı halde aynı zamanda fersah fersah uzak kılan işte bu gelenek ve bu geleneğin iç çelişkileri, açmazlarıdır. Derrida’nın hüneri, dekonstrüksiyonun adaleti de burada ortaya çıkar. “Bağışlama bizden bir kez daha olanın olanağının ya da olanaklı olanın olanaksızlığının ne demek olduğunu yeniden düşünme gücü talep edecektir.” Bir kitap olarak Bağışlamak’ın yaptığı şey de budur. Kimseyi bağışlama adını hak edecek şekilde bağışlamaya ya da bağışlanmaya davet edemeyiz ama bağışlamanın olanaksızlığındaki olanakları düşünebiliriz.

Reis Bey’den bir alıntıyla bitirelim: “Nasıl öldürürsünüz? Göz! Renk renk dünyaları, en yakın zerreyi, en uzak yıldızı gören göz… Ona nasıl toprak doldurursun? Kalp dediğimiz, bütün gücümüzü veren esrarlı tulumbayı nasıl kırar, parçalarsın? Bunları yapmayı bırak bir tarafa; bunları yapmak imkanı var ya; işte yalnız imkanı var diye nasıl dövünmez, yırtınmaz, tepinmezsin?”