Demet Kurtoğlu Taşdelen İle Performatif Felsefe Üzerine

Demet Kurtoğlu Taşdelen ile felsefenin metne dayalı bir düşünce pratiği olmaktan çıkarıldığı, felsefi kavramların beden hareketleri üzerinden sorgulandığı ve dönüştürüldüğü bir araştırma alanı olan ‘performatif felsefe’ üzerine konuştuk.

 Evrim Geçiren Bir Dans: Zaman Dansı …

 “Zaman” dansı ne zaman ortaya çıktı, hikâyesi nedir?

Zaman dansını ilk olarak 1994’de ODTÜ’de felsefe okurken ve bir yandan da ODTÜ Çağdaş Dans Topluluğunun çalışmalarına devam ederken yaptım. Bu solo dansımın koreografisini yaparken Aristoteles’in Fizik kitabından esinlenmiştim. “Zaman, önce ile sonraya göre devinim sayısıdır” diyordu Aristoteles. Bunu okuduğumda benim de o esnada hayal gücümde hareketler belirmeye başlamıştı. Felsefi bir koreografi yapmak istemiştim. Müziğinden ışığına kadar her şeyini kurguladım. Bir arkadaşım bu kurguya tam da istediğim gibi bir müzik yaptı. Var olmak ve yok olmak üzerinden, karanlık ile aydınlığın, anlık hareketlerle sürenin iç içe geçtiği bir dans ortaya çıktı.

O zaman bu dansı ODTÜ ÇDT’nin gösterisi için hazırlamıştım. Diğer danslarla birlikte sahnelenmişti. Bu dansımın zaman içerisinde geçireceği evrimin hayalini kurmam, yıllar sonra yaşamımdaki önemini anlayabilmem mümkün değildi tabii. Yıllar geçti. 2013 yılında Anadolu Üniversitesi Felsefe Bölümü olarak Sahne Sanatları Bölümü ile birlikte “Fransa-Türkiye Felsefe-Sanat Günleri”ni düzenledik. Kendi sunumum için felsefe sanat birlikteliğinde farklı bir şey yapmak istiyordum. Zaman dansımı yeniden yapmaya karar verdim. Hem de neredeyse 20 sene sonra. Bir farklılık vardı ama. Dansı bu sefer, “Zamanı görmek olanaklı mı?” başlığı etrafında, bu soruya “felsefi bir yanıt” arayışı bağlamında yapmıştım. Dansı yaptıktan sonra da izleyicilerle birlikte felsefe ve dans üzerinden bir tartışma ortamı yarattım. Mesela şöyle ilginç bir şey de oldu benim için. Ben bu dansı 1994’de yaptığımda Aristoteles’in görüşü bir başlangıç olmuştu ama ben onun üzerine kendi zaman algımı da eklemiştim hareketleri bulurken. O dönemde Bergson okumuşluğum da yoktu. Oysa daha sonra doktora tez konumda Bergson’un zaman anlayışını çalışmaya başladıktan sonra anladım ki aslında yaptığım zaman dansı büyük ölçüde Bergson’un zaman anlayışını yansıtıyormuş. Yaratıcısı olarak koreografiye artık benden de çıktığı için bir izleyici olarak bakmaya başlayınca farklı yorumlara ne kadar açık olduğunu anladım. Bu dans işte o zaman evrim geçirmeye başladı. Ve bundan sonra neler olabileceğini hayal etmeye başladım, neler yapılabileceği üzerine düşündüm.

Zaman Dansı, ODTÜ Çağdaş Dans Topluluğu, 1994

Peki, neler oldu? ve Nasıl bir evrimsel süreç(ti) bu?

Zaman dansı üzerinden söyleyecek olursak, dansın videosunu da kullanmaya başladım. Elimde 1994’den kalma bir kayıt var. 1994 kaydı ile 2013 kaydı montajlandı ve günümüze geldi. İzleyiciler de artık hem geçmişi yansıtan videoyu hem de canlı olarak önlerinde hareket eden beni izledikleri için dans kendi içinde farklı zamanları barındıran bir performansa hatta projeye dönüşmüş oldu. Dans zaman içerisinde gerçekten evrim geçiriyor ve sanki artık benden de bağımsız kendini yeniden ve yeniden var ediyor. Yoluna yeni mekânlarda ve alacağı yeni biçimlerle devam da edecek. Bakalım daha neler olacak?

İşin düşünce kısmına gelince, 2013’de “Zamanı görmek olanaklı mı?” diye sorduktan sonra geçen sene “Bir kavramı görülebilir kılmak olanaklı mıdır?” sorusunu sordum. Yani eğer ben zamanı hareketler üzerinden görülebilir kılmayı denediysem, o halde her şeyden önce “bir kavramı” görülebilir kılmayı deniyordum. Dans aynı danstı. Oysa benim sorum tümel bir soruya dönüşmüştü, sanki Platon’un Şölen diyaloğunda tek tek bedenlerin güzelliğinden güzelliğin kendisine doğru giden felsefi ilerleyiş gibi. Sorduğum bu yeni soruyla davet edildiğim Adana felsefe festivaline hazırlanmaya başladım. Neler yapabilirdim? Neler yapılabilirdi? Deneyecektim.

Performans ve sunuma hazırlanırken, beni felsefi düşüncelerimde eyleme iten şeyin ne olduğundan yola çıkmak istedim. Bunu tam olarak belirlemek olanaksız olsa da –pek çok tetikleyici olsa da- en azından çıkış noktasını, esas eyleme iten şeyin ne olduğunu, biliyorum. Bu bir metindi. Nermi Uygur hocamızın bir metni. Bu metin ki çok önemsediğim için yıllarca Felsefeye Giriş derslerimde mutlaka okutmuştum: Felsefenin Çağrısı kitabının birinci bölümü olan “Bir Felsefe Sorusu Nedir?” metni. Bu metinde bir felsefe sorusunda geçen “nedir?”in neyi sorduğunu araştıran Nermi Uygur, bu “nedir”lerin hiçbir zaman dünyanın içine yönelmediğini, anlamda derinleşme soruları olduklarını ve felsefe sorularının yanıtlarının eylem ve algılarda bulunamayacağını dile getirir. Bir felsefe sorusunun “cevap yolu eylemlerden değil dilden geçer” der ve metnin felsefe sorusunun eylemle ilişkisini araştırdığı kısmında da “felsefe sorusu ne eylemden çıkar ne de eylemlerle giderilebilir” der. Ben de işte tam da burada durup düşünmek istedim.

Bir süre aynı metni okuyup okuttuğunuzda –sanırım insanın kendi düşünsel-eylemsel hayatındaki değişikliklerin de etkisiyle- metinde dile getirilen ve vurgulanan noktaların başka türlü olup olamayacağını derinden sorgulama gerekliliği doğuyor. En azından bende öyle oldu. Aldığım felsefe eğitiminin yanı sıra yıllarca çağdaş dansla uğraşmış ve kavramlar üzerinden felsefi diye nitelendirebileceğim koreografiler de yapmış olmakla bir dönüşüm yaşadım, yaşamak durumunda kaldım da diyebiliriz.

Performatif Felsefenin Ortaya Çıkışı …

Nermi Uygur’un bu metnini yine yeni bir Felsefeye Giriş dersinde işleyeceğim vakit geldiğinde –2013 Güz dönemiydi- o gün dersi teorik olarak işleyemedim. Hocanın sorusuna felsefece yanıt verecektim fakat bunu da performatif olarak yapmak istedim. Kaçınılmaz bir arzuydu bu. Bugün performatif felsefe adını verdiğim alanın doğuşu, belirgin çıkış noktası bu döneme denk geliyor.

Sonrasında da düşünmeye başladım. Performans sanatını felsefeyle buluşturup ders içerisinde uygulamak aynı zamanda bir felsefe yapma biçiminin de yolunu açmıyor muydu acaba? Felsefeyle sanatı buluşturarak sanata daha çok kavramsallık (düşünce), felsefeye de daha çok duyusallık katamaz mıydık? Belki de felsefi kavram ve/veya sorular bu yöntemle görülebilir kılınabilirdi. Sınıf içerisinde yaptığım ilk performansın arkasındaki soru şuydu: “Bir felsefe sorusunun yanıtı harekette, algılarda olabilir mi?” ya da “harekette, algılarda açığa çıkan/görülen şey bir felsefe sorusu sormamıza neden olabilir mi?”

Kuşkusuz düşün dünyasıyla duyulur dünyanın bir araya getirilip getirilemeyeceğine dair sorular bunlar. Ve sorunun bu iki dünyanın birlikteliğine gönderme yaptığını kabul edersek, yanıtın da her iki dünyada birden aranması gerekiyor. Düşündüklerimizi hareketler üzerinden, hareketleri de bu hareketlerle neler düşünebileceğimize göre yürütmek gerekiyor araştırmayı. Ben tabi bu teorik yapıyı son bir senedir oluşturmaya ve oluşturdukça daha iyi anlamaya başladım.

Geriye gidersek yaptığım şeyin adını “performatif felsefe” olarak koyduğum zaman, Aralık 2015’de Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nün düzenlediği “Kierkegaard sempozyumu” için hazırladığım sunumun hemen sonrasına denk geliyor. Bu sunumda ilk defa başka bir kurumun düzenlediği hem de bir felsefe sempozyumu olan bir ortamda performans yapmaya cesaret ettim. Cesaret ettim diyorum çünkü gerçekten de düşünecek olursanız felsefecilerin çoğunlukta olduğu bir ortamda bildiri sunma formatının dışına çıkmak, hareket etmek, deneysel şeyler denemek cesaret gerektiren bir iş. Hem yaptığınız şeyden emin olmanız, yaptığınız şeye inanmanız hem de tepkilerle karşılaşmayı göze almanız gerekiyor. Yeni bir şey deniyorsanız bu her zaman böyle olur. Bu sempozyum için ben hem bir “sessizlik performansı” yaptım hem de hazırladığım bir replik üzerinden ve sunumdaki teatral anlatımımla Kierkegaard’un düşüncelerini yaşatmaya çalıştım. Yaşadığım ve yaşatmaya çalıştığım bu deneyimi işte sonrasında da “performatif felsefe” olarak kesinleştirdim. Tabi yolun daha başındaydım işte o zaman…

Kasım 2016’da İstanbul’da Us Atölyesi’nin davetlisi olarak bir denemem daha oldu. Kierkegaard’un felsefesindeki aşk kategorilerini sunmaya gittiğim o gün sunumun başında çok kısa bir dans yaptım. Amacım kişinin varoluşsal devinimini gerçekten devinerek de verebilmekti.

Nisan 2017’de 1. Adana Felsefe Festivali’nde ve Mayıs 2017’de Ankara Felsefeciler Derneği’nde ise düşünce ve hareketin deneysel buluşması adı altındaki performans ve sunumumla işte Zaman dansını yeniden yaptım ve daha genel bir felsefi bağlamın parçası kıldım. Bu bağlamla birlikte de çalışmalarımda tam bir dönüşüm oldu artık. Hareketi ve dansı felsefi düşüncelerim için araç olarak kullanmaya başladığımı fark ettim. 1994 yılında yaptığım felsefi dans, 2013 yılındaki açılımdan sonra 2017’de de bir felsefe sorusunu eylemle yanıtlayabilmenin zeminini oluşturuverdi. Artık hem konferanslarda hem de derslerde performatif bir sürece girmiş oldum.

“Düşünce ve Hareketin Deneysel Buluşması: Bir Kavramı Görülebilir Kılmak Olanaklı mıdır?” Performans ve Sunumu, Ankara Felsefeciler Derneği, Mayıs 2017 (Fotoğraf: Burak Çakır)

Performansı girdiğiniz derslere de taşımaya devam ettiniz o halde…

Evet. 2013’de felsefeye giriş dersindeki ilk denemem sonrasında etik ve felsefi estetik derslerinde de küçük küçük denediğim performatif etkinlikler olmaya başladı. Fakat bunları önceden planlamıyordum. Daha çok o sırada yaşadığım bir olayın etkisi altında sınıf içerisinde o gün işlenecek konuya bu olayı bir şekilde dâhil etme gereği doğuyordu. Ve ben kendimi tam da o gün o saatte o anlarda dersi teorik olarak işlemenin öncesinde performatif bir biçimde işlerken buluyordum. Elbette bu her zaman olmuyordu. Dediğim gibi, daha çok beni etkileyen önemli bir olay olduğunda kendimi hazır hissediyor ve biraz üzerine düşününce olayın kendisi ufak bir performansa dönüşüyordu. Bu performansa öğrencileri dâhil ettiğim de oluyordu. Bazense sadece kendim yapıyordum. Yaptığım bir performansın adını sonradan “Farklı olma! Hiç hoş karşılanmaz” diye koydum mesela, hatta kısa bir de metin yazdım üzerine. “Devinen Felsefe” bloğumda bu çalışmanın metnini ve fotoğraflarını bulabilirsiniz. Üniversitedeki odamda duran sarı sandalyeyi kaptım gittim sınıfa. Sandalye ile bir performans oldu. Eğer öğrencilerimden fotoğraf çeken olmasaydı çalışmayı kayıt altına almış da olamayacaktım. Anlık ortaya çıkan performanslar oluyor bunlar. Dolayısıyla da zaten bir kısmının hiç kaydı yok. Bir defaya mahsus, tekrarı olmayan performatif etkinlikler. Çoğu öğrencide etki yaratan ve kim bilir neye dönüşen etkinlikler. Yıllar sonra şöyle dönütler alıyorum mesela. “İyi ki o derste benim parmağıma taktınız o kurdeleyi!” Etki kalıcı olmuş, bunu anlıyorsunuz.

Anadolu Üniversitesi Felsefe Bölümü, Felsefi Estetik Dersi, Nisan 2016 (Fotoğraf: Şeyma Çaydaş)

Prag’a da götürdünüz bu çalışmalarınızı…

Evet. Geçen sene Adana Felsefe Festivali’nin ve Ankara Felsefeciler Derneği’nin davetlisi olarak gittikten sonra bir gün internette bir araştırma yaparken tesadüfen Performance Philosophy’nin (PP) çalışmalarıyla karşılaştım. PP, farklı ülkelerden birkaç sanatçı ve/veya filozofun resmi olarak Eylül 2012’de birlikte kurduğu ve zaman içerisinde internet üzerinden de dünyanın her yerinden pek çok üye edindiği büyük bir platform/ağ. İlki 2013 yılında Surrey, İngiltere’de gerçekleşmiş olan ve iki senede bir olmak üzere ilgilenen herkese açık ve gelenekselin dışında bir formatta konferanslar düzenleyen bir araştırma grubu. 2015’den bu yana düzenli olarak dergi çıkarıyor. Ve elbette insanlar bir yandan kendi ülkelerinde, üniversitelerinde ya da farklı mekânlarda performans-felsefe faaliyetlerini sürdürüyor. Nitekim bende de öyle oldu. Ben bu grubun varlığından habersiz bir şekilde kendim başlatıp uygulamışım yıllarca. Düşünün ki kökü ta 1994’e kadar gidiyor. PP’yi fark ettiğimde yaklaşık bir, bir buçuk ay sonra uluslararası bir konferans düzenlemek üzereydiler. Sunumlar için gönderilecek özetlerin son başvuru tarihi de aylar öncesinden geçmişti. O kadar çok o kadar çok istedim ki yapacakları bu konferansa katılmayı. Zaten iki senede bir düzenliyorlardı. Bekleyemem dedim. Kendimi ve yaptığım işleri tanıtan uzunca bir mail hazırlayıp yolladım. Kabul maili geldiğinde sevinçten havalara uçuyordum. Gidişim böyle oldu işte. Ve sunum ve performansımla birlikte ilk atölye çalışmamı da Prag’da yapmış oldum.

“Düşünce ve Hareketin Deneysel Buluşması: Bir Kavramı Görülebilir Kılmak Olanaklı mıdır?” Performans, Sunum ve Atölyesi, Performance Philosophy Conference, Prag, Haziran 2017 (Fotoğraf: Roman Dvorak)

Devam ediyor musunuz PP ile olan çalışmalarınıza?

Evet, kısa sürede aktif bir üye oldum diyebilirim aslında. Prag’daki konferans dört gündü ve bu süre içerisinde pek çok insanla tanışıp konuşma fırsatım oldu. Türkiye’den bir katılımın olması onları da memnun etti. Benim yaptığım çalışmaya ilgi de oldu. Döndükten sonra da bir kaçıyla iletişimde kaldık. PP’nin online araştırma dergisinde bir makale için benden hakem değerlendirmesi istediler, onu yaptım yakın zamanda. Üyelerden birinin uzaktan doğru başlattığı bir projeye dâhil oldum. Önümüzdeki sene de Amsterdam’da gerçekleşecek olan konferansa katılacağım. Bunun dışında, PP’nin bünyesinde ben de Türkiye için “Society for Performative Philosophy in Turkey” adıyla kendi araştırma grubumu kurdum. Şu an çok az üyesi olsa da aktif olarak çalışmalarına başladı ve büyüyerek yoluna devam edecek.  Ben bu alanı tanıtmaya ve yaymaya devam edeceğim. Hatta bu da bir çağrı olsun aynı zamanda. Performatif felsefeyle ilgilenmek isteyenler bana ulaşsınlar, çok sevinirim. Mail atabilirler ya da sosyal medyadan takip edebilirler.

Nasıl tanımlıyorsunuz performatif felsefeyi?

Benim başlatıp geliştirdiğim şekliyle soruların ve kavramların yaşatıldığı, araştırmanın deneyleme yoluyla yürütüldüğü bir düşünce-görsellik-hareket alanı olarak betimliyorum bir süredir. Düşün dünyası ile duyulur dünyanın birlikteliğinde, düşüncelerin görülebilir kılınmalarını, kavram ve imgelerin hayal gücü ile buluşarak beden üzerinden harekete dönüştürülmelerini ve hareketle açığa çıkan düşünce alanının ne olduğunu anlamayı amaçlayan yeni bir araştırma alanı. Araştırmalar sırasında da felsefenin yapıldığı mekânı birlikte izlenip gözlemlenen bir tür sahneye dönüştürüyor. Yani tek başına felsefi bir performans yapınca performatif felsefe olmuyor. Ya da bir felsefe metnindeki performatifliği göstermek de değil performatif felsefe. Bu araştırma alanını farklılaştıran da bu zaten. Performatif felsefe üzerine yakın zamanda bir yazı yazdım. İlgilenenler Felsefe Yazın dergisinin 24. sayısındaki “Felsefi Düşünmenin Bir Başka Biçimi: Performatif Felsefe Nedir?” yazımı okuyabilirler. Türkiye’de bu alandaki ilk yazı oldu bu. Yeni yazılar da yazacağım. Ama elbette yazıları okumaktan daha önemlisi bunun nasıl yapıldığını görüp deneyimlemek. Görmeden anlaşılması biraz zor, zaten olayın özüne de aykırı.

“Bir Performatif Felsefe Etkinliği: -Olmayan’da Deneylediğim Ne Var?”, 2. Adana Felsefe Festivali, Nisan 2018 (Fotoğraf: Ferhat Soydan)

Şimdi neler yapıyorsunuz?

Bu sene içerisinde yaptıklarıma bakacak olursak, Zaman dansı üzerinden geliştirdiğim performans ve sunumu Mart ayında Eskişehir Adım Sanat’ta da yaptım. Nisan ayında da bu yıl ikincisi düzenlenen Adana Felsefe Festivali’ne yeniden davet edildim. Buradaki etkinliğim için Fransız düşünür François Laruelle’in “felsefe-olmayan” görüşünden yola çıktım ve “-Olmayan’da deneylediğim ne var?” sorusu üzerinden bir performans ve sunum hazırladım.

Yakın zamanda Anadolu Üniversitesi Felsefe Bölümü olarak “Filozof-Sanatçı Günleri” düzenledik. Bu etkinlikte ben performatif felsefenin ne olduğunu anlatmanın yanı sıra bir de atölye çalışması yaptım. Böylece Prag’da yapmış olduğum atölye çalışmasının ardından bir yenisini daha yapmış oldum. Felsefe-metin-hareket üçlüsü üzerinden ilerleyen bir çalışma oldu. Yakın zamanda bir kitabım yayımlanmıştı: Değme Noktası. Yaşama Dokunan Konuşmalar. Kısa yazılardan oluşan bu kitabımdaki pek çok yazı bir performans gibi. Ben de bu nedenle performatif felsefe atölyelerimde bu kitabımdan yazıları kullanmaya başladım. İlk denediğim yazım da “Buluşamayan Yüzler” oldu. “Yüzeysel kendi” ile “temel kendi” arasında, gündelik hayat ile sorgulanan hayat arasında kalan insanın kendi için gerçek kılmaya çalıştığı başka yüzleri arayışı ancak karşılaşacağı yüzleri bulamamasını anlatıyor bu yazı. Yazı atölye çalışmasının felsefi zeminini oluşturdu ve çalışmaya sorgulama, hareket, ses, konuşma, ifade vs. gibi unsurlar katıldı. Bu deneysel atölye çalışmalarına devam edeceğim. Sadece metin üzerinden de olmayacak, farklı şeyler de var aklımda.

Ayrıca önümüzdeki yıl Anadolu Üniversitesi Felsefe Bölümünde Performatif Felsefe dersi vereceğim. Şimdiden sonraki bir amacım da artık bu alanda öğrenci yetiştirmek. Bu ders elbette felsefe bölümünde açılan bir ders olarak oldukça sıra dışı olacak. Öğrencilerimden şimdiden heyecanlananlar oldu dersi alabilecekleri için.

Felsefeyle Varolmak diye de bir ders veriyorsunuz birkaç yıldır. Bu ikisinin bir bağlantısı var mı ya da olacak mı?

Kesinlikle olacak. Birbirini tamamlayacaklar aslında. Felsefeyle Varolmak dersi benim için çok özel. İlk sıra dışı dersim o aslında. Önümüzdeki sene beşinci kez vereceğim. Öğrenciler bu derste felsefenin kendileri için anlamını keşfediyorlar, aslında kendilerini keşfediyorlar ve edindikleri bilgiyi özümseyip pratikte uygulama/gösterme olanağını yakalıyorlar. Kişisel yaşamları için çok faydalı bir ders oluyor ve felsefenin “işe yaradığını” deneyimliyorlar. Felsefeyle kendimizi nasıl dönüştürebileceğimizi kişisel özelliklerimiz ve yaşam deneyimlerimiz üzerinden felsefe metinleriyle buluşturmayı hedeflemiş olduğum bir ders bu. Dersin başında öğrencilerime dağıttığım manifesto ile dersin değişik “görev” ve “ödevlerle” yüklü bir tür oyuna da dönüştüğü haftalık mı ömürlük mü bilinmez buluşmalar hepsi de. Bu yüzden adına ders demek de istemiyorum. “Dönüşken bilinçlerimizin birbirini bulmaya çalıştığı süree çarpışmaları” diyorum, Bergson’a gönderme yaparak. Hayatın kendisinden öğrenmenin “gerçek felsefe” olduğu anlayışı üzerinde temellenen çarpışmalar. Devinen bir felsefe. Düşüncelerin dansı. Değişim-dönüşüm. Değme Noktası kitabımı da bir örnek olarak sunabiliyorum öğrencilerime.

Şimdi performatif felsefe dersi de bu değişim-dönüşümün hareketli biçimi gibi olacak, öğrenciler sadece düşünsel olarak değil fiziksel olarak da devinecekler artık. Metinler, hareketler, sesler, jestler vb. üzerinden kendilerini yeniden keşfedecekler. Zaten büyük ölçüde atölye çalışmalarıyla yapacağız. Bu atölyeler bir anlamda kendini oynayarak kendini yansıttığın bir biçimde ilerliyor. Aslında ‘performatif’ sözcüğünün yeni bir anlamı daha olabileceğine ben de bunu fark ettiğim anda karar verdim. Yaparak değiştirip dönüştürmeyi beraberinde getiriyor performatif. Kendinizi kimi durumlar içerisinde keşfettiğiniz ya da yeniden keşfettiğiniz bir ortamı sağlamış oluyor atölye çalışması. Kendi sorularınızı bulmanızın ötesinde sözlerle, seslerle, hareketlerle bir sorgulama alanı yarattığınızda kendinizde bir şeyleri de kırabilmenizin yani fark ederek değiştirebilmenizin önünü açmış oluyor. Üstelik performatif felsefe çalışmalarım sayesinde şimdi artık anlıyorum ki Felsefeyle Varolmak dersi de performatif. Her iki ders de tıpkı Zaman dansı gibi evrim geçiriyor, geçirecek demek ki. Bunu görmek de son derece heyecan verici.

Anadolu Üniversitesi Felsefe Bölümü, “Filozof-Sanatçı Günleri” Performatif Felsefe Atölyesi, Mayıs 2018 (Fotoğraf: Burak Çakır)
Demet Kurtoğlu Taşdelen Kimdir?

Felsefeci, yazar, çağdaş dansçı. ODTÜ Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yerde Yüksek Lisans ve Doktora eğitimiyle birlikte araştırma görevliliği yaptı. 2011 yılında Doçent oldu. Halen Anadolu Üniversitesi Felsefe Bölümü’nün Bölüm Başkanlığını yapmaktadır.

Akademik çalışmalarının yanı sıra, “Devinen Felsefe” ve “Varolmak” köşe adlarıyla çeşitli edebiyat, kültür ve sanat dergilerinde ve gazetede yazılar yazmıştır. Eylül 2017’de Değme Noktası. Yaşama Dokunan Konuşmalar adlı kitabı yayımlanmıştır.

Üniversite yıllarında ODTÜ Çağdaş Dans Topluluğu üyesi olmuş, sonrasında Anadolu Üniversitesi’nde Modern Dans Anadolu’yu kurmuştur. 2013 yılından bu yana “Performatif Felsefe” adını verdiği araştırma alanı ile uğraşmaya başlamış, girdiği derslerde, gittiği konferanslarda ve farklı mekânlarda bu alana yönelik işler yapmıştır. Hareketi ve dansı felsefi düşünceleri için bir araç olarak kullanarak “Performans ve Sunum” adı altında konferanslar vermekte, performatif felsefe atölye çalışmaları düzenlemektedir. Uluslararası araştırma ağı olan Performance Philosophy üyesidir ve ülkemizde bu alandaki çalışmaların yaygınlaşmasına öncülük etmektedir.

* Yazı görselinde kullanılan fotoğraf, Roman Dvorak tarafından Prag’da çekildi.