Dağ Havası

BABA aile efradını banyoya tıktı ve içerideki anahtarı kendisine vermemizi istiyor! Hayır! Böyle Baba’nın olmadığı dağ havası lazım bize, temiz demokrasi havası.

Dağ havası iyidir, insan özgür hisseder kendini. Ne var ki dağda yaşama lüksümüz yok ve zaten dağ havası burada sadece bir benzetme. O yüzden önce kanatlarımızın gerisinden geçmişe bakalım. 1982 Anayasası sıkıyönetim koşulları altında yapılmış, yüzde 90’ın üstünde evet oyuyla kabul edilmişti. Ürperiyor insan her on kişiden dokuzunun bu baskıcı metni onayladığını düşününce. 82 Anayasasının yapılan düzenlemelere karşın hâlâ antidemokratik bir yamalı bohça olduğunu biliyoruz, bilmek ne kelime, doğrudan tecrübe ediyoruz. Ve soluduğumuz bu basık, kirli, küflü havada, medyanın manipülasyonu, kamuoyunun bilgisizliği, hayır cephesinin karşılaştığı baskı ve şiddet içinde nur topu gibi bir referandum var önümüzde. Hayırlı (!) olsun.

82 Anayasası devletin ve hükümetlerin eline olmadık derecede baskı kurma olanakları sundu ve yaşadığımız acayipliklere kapı açtı, açmaya da devam ediyor. W. H. Auden başlığı Almanya’nın Polonya’yı işgal tarihine ve İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcına işaret eden “1 Eylül 1939” şiirinde yalın ama çok yakıcı bir hatırlatma yapar:

Ben bilirim, kamu da bilir
Çocukların okulda bellediği şeyi,
Kötülük görenler
Kötülük yapar karşılık olarak.

Annenize-babanıza, büyüklerinize, öğretmenlerinize bir sorun 1982 referandumunda ne oy verdiklerini. Yanıt verirken yüzlerindeki ifadeye dikkat edin. Çocuklarınız da size soracaklar 2017 referandumundaki oyunuzu. Kötülük doğurgandır; hele yılışık, kendini kurnaz sanan bir cehalet eşlik ediyorsa ona. Kötülüğe fırsat vermeyin.

Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde demokratik bir iklim yok şu aralar. Rüzgâr nereden esiyor bilmem ama kış soğuğunu süper kahraman gibi tokatlayan lodosa ya da tenimizi okşayan melteme falan benzemediği aşikâr. Ve toplumsal sözleşmenin kaidelerinin değiştirilmesi için hiç de uygun olmayan bir dönemde referanduma gidiyoruz, daha doğrusu götürülüyoruz, zira bana kalırsa ülkenin en acil sorunu hükümet sistemi falan değil. En acil sorun iyice hırpalanan demokrasinin Filistin askısına alınmış olmasıdır; demokrasi askıdaysa insan hakları askıdadır; kısaca hayat askıdadır. Teksesli bir toplum inşa edilmek isteniyor. Ordudan başlayarak yargıda, bürokraside, yazılı ve görsel basında, milli eğitimde, üniversitelerde, kültür alanında, hatta özel sektörde kimlerin askıya alındığını biliyoruz.

AKP her zaman yaptığını yapıyor: ortaya antidemokratik ya da kendi zümresinin çıkarına bir şeyler sürüyor; kamuda, medyada, mecliste etraflıca tartışılmadan milletvekili adı verilen otomatik parmak kaldırıcı kravatlı zevat tarafından onaylanıveriyor her şey. (Buna üniversitelerde aşinaydık. “YÖK şu-şu kararları almak istemektedir. Anabilim dalı, bölüm, fakülte olarak görüşlerinizi şu tarihe kadar bildiriniz. … Ah, bi dakka, tarih zaten geçmiş, tüh! Neyse, biz sizin için düşünmüştük zaten.”) Her şeyin “düşünülmüşü”, “tartışılmışı”, “mütalaa/müzakere edilmişi” vb. var. Ready-Made! This has been done before! Ama Warhol’dan ya da Duchamp’tan bahsetmiyoruz.

“Referandum süreci” diyecektim ama bunun tam da bir klişe olduğu dank ediyor kafama. Böyle süreç bir eleştiri, tartışma, diyalog, uzlaşma pratiğini gerektirir. Oysa maruz kaldığımız süreçte diyalog falan yok. Süreçten ziyade  dayatılmaya çalışılan bir stasis algısı var. Oysa başkanlık sistemi denen garabetin birinci elden taliplileri, savunucuları yok ortada; onların yerine “İcraatın İçinden”i, Ertürk Yöndem’i mumla aratan sözüm ona tartışma programları, kamuoyu şirketi yöneticileri, köşeci “gasteciler,” hukuku çiğneme şampiyonu olabilecek hukuk profları, hükümet sözcüsü gibi işlev gören fakülte dekanları, rektörler bizim için düşünüp duruyor. AKP resmi organı gibi çalışan TRT, sağolsun, meseleyi bizim için tek taraflı, yanlı bir şekilde, karşıt görüşlere yer vermeden sunuyor. Sokratik diyalog mu? Geleneğimizde yok.

Bizdeki devlet aygıtı çok kötü bir Baba figürü. Sicili ve ahlakı bozuk bir Baba. Çocuklarını yiyen bir Baba. Ama onların iyiliğini isteyen munis, müşfik bir tontonluk maskesinin arkasına sığınmaya çalışıyor (ama biz görüyoruz ne kadar sırıttığını bu maskenin). Mesela gömlek cebinizdeki sigarayı alıyor rızanız olmadan. Bizim adımıza her şeye karar veren, bizim “iyiliğimizi” düşünen, nasıl yaşayacağımıza, nasıl üreyeceğimize, kaç tane üreyeceğimize, nerede gülebileceğimize, (kadınsak gülemeyeceğimize, hamileysek sokağa çıkamayacağımıza), neyi yiyip içeceğimize, ne giyeceğimize, ne okuyacağımıza, hangi müziği dinleyeceğimize karar vermeye kalkan takıntılı ve huzursuz bir zihniyet; artık kabak tadı veren bir Baba figürü.

BABA aile efradını banyoya tıktı ve içerideki anahtarı kendisine vermemizi istiyor! Hayır! Böyle Baba’nın olmadığı dağ havası lazım bize, temiz demokrasi havası. The Fall grubunun “Mountain Energy” şarkısında dediği gibi:

Sular akıyor dağlardan aşağıya
Ama bir ağaç engel akan suya

Suyun önüne devrilmiş ağaçtan, HES’ten, TOKİ’den, ulema ve bilgi düşmanı doluşmuş YÖK’ten, parasal kaynakların üstüne çöken Varlık Fonu’ndan, hepimizi cendereye alan OHAL’den, kısaca doymak bilmeyen muhterislerden kurtulmak lazım gelir. Bir an önce. Bu referandumla dayatılan sistem toplumun neredeyse bütün kesimlerinin elini kolunu bağlayacak bir zincirdir, prangadır. Bu zinciri kıralım! İstibdata Hayır!