Çay Banyosu, Anneannem, Guy Debord ve Maaş Bordrosuzluğum Üzerine

Zannederim ki Debord’un ‘gerçek bilinç’ tanımlamasında, anneanneminse ‘çay banyosu’ ritüelinde aradığım direnişi buldum. Bugün işsizsem, bir maaş bordrom yoksa, hala sevdiğim müziklerin ve uğraşların peşinden yorulmaksızın koşabiliyorsam, bu biraz da anneannem ve Debord sayesinde.

Modern üretim koşulları dahilinde yaşamın tersyüz oluşundan bahsederken Debord, ‘tamamlanmış ayrılık’ durumunun üzerinde sıkça durur. Bahsi geçen ayrılıkla birlikte, yaşanmış olan, yerini ‘temsil’e bırakmıştır. İmajların çizdiği ortak akış neticesinde gerçeklik kısmi olarak görülmekle birlikte, ‘özerkleşmiş imaj alemi’nin cansız devinimi seyrimizin biricik nesnesi haline gelir. Bu bağlamda ‘gösteri’ artık biricik birleştirme aracımızdır. Gösteri, olanca somutluğu, maddiliği ve nesnelleşmişliğiyle karşımızdadır artık: ‘Görme’ fiili çoktan kurumsallaşmış, toplumsal yaşamı doğrulamaya girişmiş ve kendi dili haricinde herhangi bir iletişselliğe müsaade etmemektedir.

Bu yeknesak hal kendini “Görünen şey iyidir, iyi olan şey görünür” şiarıyla sağlamlaştırırken, ‘gösteri’ kendini kendiyle arayıp kendine varan sarmallığıyla, sonu gelmez bir ‘gelişme’ halinden dem vurur. Gösterdiği, ürettiği, var ettiği yegâne eylem ‘gelişmek’tir artık: Özne işe gitmek için kıyafet alabilmek için işe giderken, kıyafet alabilmek için kendine zaman ayırabilmelidir. Üstelik bunu yaparken kendine dair soruları bir kenara bırakıp, kendiliğini sahiplik üzerinden kurabilmelidir. Söz gelimi bir sektörde istihdam olmuştur, çok sayıda kıyafeti vardır, eve giderken halihazırda sahip olduğu herhangi bir şeyin yedeğini alırken, arabasını doğru yere park etmediği taktirde tüm bu süreci hızlıca yerine getirmelidir. Öyleyse Debord için hakikati de, tarihsel bütünlüğü de, temsil-dışı-gerçeği de hatırlatacak şu soruyu soralım: Bahsettiğimiz özne birkaç sene evvel okulu uzatmaktan neden bir hayli korkmuştu? Tecrübe ettiği hengameye geç atılma korkusu muydu bu? Bütün bu soruları bir kenara bırakırsak eğer, ‘açlık’ durumu ne zamandan beri üzerinden şaka üretilebilen bir göndergeselliğe hapsolmuştu? Yahut bana kalırsa Debord’un tenkitini en başarılı şekilde kristalize eden ‘gündelik’ pratikten dem vuralım; bu özne neden sabah alarmlarını çok seviyor? Sabah maruz kalınan alarmlar, ne zamandan beri bu denli kıymetli? Yahut uyku, utanılacak ve azalarak bitmesi gereken bir eylem mi?

Arif Damar’a yazdığı mektupların birinde Ece Ayhan fakir biri olmadığını, yalnızca karnının sıklıkla acıktığını dile getiriyor. Bu noktada çokluğa boyun eğdiren, ancak Ece Ayhan gibi açlık ile yoksulluk arasındaki farkı ifşa edebilen öznelliklere boyun eğdiremeyen nedir? Yahut çokluk için ayrıcalıklı olagelen ancak Ece Ayhan için ayrıcalıklaşamayan şey nasıl tanımlanabilir? Debord bu noktada, ‘anonim yaşam’dan ve yaşamın anonimleşmesinden bahseder. ‘Kendi’liğini yitirdikçe toplumsallaşan özneler, iktisadi emrivakilerle birlikte ‘-gibi görünmek’ durumunun büyüsüne kapılarak bakamaz hale gelirler. ‘Gösterilen’e maruz kalmakla birlikte ortaya çıkan ‘tek yanlı iletişim’, ‘doğrudan algılanamayan’ın farklı dolayımlarla gösterilmesi pratiği ve bilinç arzusundan vazgeçişle birlikte, ‘bakış’ kaybolur. Peki bu noktada, Ece Ayhan’ı hâlâ bakabilir, hâlâ iletişebilir, hâlâ anonimleşmemiş kılabilen şey nedir?

Çocukluğumda, cumartesi sabahlarının en ‘gündelik’, en neşeli pratiği anneannemin gözlerim için hazırladığı çay banyosuydu. Bu ritüel dahilinde gözlerimi ılık ve az demli çayın içinde açar, temizlerdim. Küçüklüğümde benim adıma uzun süre televizyon izleme keyfinin olmazsa olmaz şartı haline gelen bu ritüeli kendi biricikliğinden soyutlayıp sosyolojik bağlamda ele alacak olursak eğer, iddia edebiliriz ki bugün işsizsem, keyif aldığım uğraşların peşinden gitme istencine sıkı sıkıya sarıldıysam, sabah çalan alarmlardan hâlâ nefret edebiliyorsam ve AVMlerin önünden geçerken çok ışıklı camekanların ardındaki ‘şey’lerden yeterli oranda keyif almıyorsam hâlâ, bu çay banyosu pratiği sayesindedir. Bu noktada anneannemin televizyon izleme örneğinde ve Debord’un ‘gösteri’ tanımlamasında ortaklaşagelen bir durum var. Demek ki ‘gösteri’nin her yerdeliğine, tecrübenin anonimleşmesine, ‘varlık’tan ziyade ‘sahiplik’ eyleminin kutsanmasına ve ayrıntı ürettikçe kendi gerçekliğimizden kopma durumuna karşı, gayet yaşamsal, gayet hakiki direniş noktaları var edebiliyoruz.

Debord’un kavram setinden devam edecek olursak, imajların mükemmel-duyumsal hale gelip salt duyumsal olanın yerini alarak, ‘yaşamsal’ olanın üzerinde hakimiyet kurması durumuna direnerek, niteliği ‘nicel’ olanın enflasyonuna ve temsilliğine karşı yeniden hatırlatmak gibi bir seçeneğimiz var. Yani, ‘nicel bolluk’ durumuna karşı ‘ayakta kalma’yı vurgulamak, ‘sahte-doğa’ durumunun bizzat insan emeğinden beslenişini gerek diskurlarla gerekse yaşamsal pratiklerle ifşa etmek, Debord’un deyimiyle ‘zenginleşmiş mahrumiyet’i metalara ve maaş bordrolarına methiyeler düzmeyerek alaşağı etmek, bir seçenek.

Televizyonun ürettiği yapay-akışa ve ‘gösteri’ye karşı göz uzvunu tazelemek, ‘göz’ün aktifliğinde diretmek, bir anlamda iletişsel şema dahilinde sahip olunan özneliği, göndergeselliği ve ‘bakış’ı korumak anlamına geliyor. Aynı şekilde Debord, kitlelere ‘kurtarıcılardan kurtulmayı’ öğütlerken, aynı iletişsel şemada ‘bakış’ın üzerinde ısrarla duruyor. Çünkü ‘bakmak’, yoksullukla karın açlığı arasındaki farkı idrak edebilmekten geçiyor biraz da Ece Ayhan’ın Arif Damar’a yazdığı mektupta da dile getirdiği gibi.

24 yaşındayım. Ankara’da yaşıyorum. Bira içmeyi ve radyo dinlemeyi çok seviyorum. Fırsat buldukça arkadaşlarımla şakalaşıyorum. Bunun yanı sıra, bağımsız bir internet radyosunda yayın yapıyorum. Lisans eğitimimden sonra yüksek lisans yapmaya karar verdim, kampüsümü ve kampüsümde soluyan habitatı, yaban kestanelerini çok seviyorum. Herhangi bir şeye gecikmedim ve sanırım ‘var’ım (Umarım bu temkinlilik Heidegger’in hoşuna gider, altını çiziyorum, emin değilim). İşe gidebilmek için kıyafet alabilmek için işe gitmek gereği duymuyorum, zira ‘-mak için, -ebilmek için, -mak için’ dilsel sarmalının vadettiği sahiplik ve görünüş, bu hengâme, bu fikir bile beni yoruyor. Uyumayı çok seviyorum. Televizyona yahut güncel ‘varsıllık’ tahayyülüne baktığımda bir anlığına cazip gelen haz dolaşımı, gözlerime uyguladığım çay banyosundan hemen sonra yerini yorgunluğa bırakıyor. Zannederim ki Debord’un ‘gerçek bilinç’ tanımlamasında, anneanneminse ‘çay banyosu’ ritüelinde aradığım direnişi buldum. Bugün işsizsem, bir maaş bordrom yoksa, hâlâ sevdiğim müziklerin ve uğraşların peşinden yorulmaksızın koşabiliyorsam, bu biraz da anneannem ve Debord sayesinde.

‘Ekran’a çok bakmayın. Baksanız bile, göz banyosunu ihmal etmeyin. Zira bir gün bir bakmışsınız, göndericisi ve alıcısı olageldiğiniz ‘iletişim’in öznesi değilsiniz, müebbet edilgenlik.