Camera Obscura’dan Camera Ottomana’ya; Modernitenin Seyri

Camera Ottomana dikkatlerimizi Geç Osmanlı Modernitesi’nin görsel kültürü üzerine çekiyor. Çekmekle de kalmıyor Doğu ve Batı’ya ilişkin hakim dikotomilerin de varlığını bize sorgulatıyor.

“Gözünü Kapat ve Gör”
James Joyce

Camera Ottomana kitabı, görsel kültürün en önemli tezahürü olan fotoğrafın izlerini geç Osmanlı modernitesi içinde takip etmeye çalışarak, tanıklık ettiği dönemin görme rejiminin de soykütüğünü ortaya koyuyor. Bizleri Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden başlayarak 1900’lü yılların ilk çeyreğine kadar götüren, fotoğraf üzerine tarihsel bir bakış açısı sunmak amacıyla hazırlanmış olan Camera Ottomana: Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğraf ve Modernite, 1840-1914 Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi Yayınları’ndan çıktı. Zeynep Çelik ve tarihçi Edhem Eldem tarafından derlenen çalışma, sırasıyla Frances Terpak, Peter Louis Bonfitto, Bahattin Öz Tuncay, Edhem Eldem ve Zeynep Çelik gibi uzman isimlerin makalelerinden oluşuyor. Kitabın en önemli özelliklerinden biri de Osmanlı İmparatorluğu’nun geç modernitesine ilişkin şimdiye kadar hiç bilmediğimiz görselleri de bir araya getirmesi.
Fotoğraflarla kurduğumuz ilişkiler ve onlara bakışımız, bir dönemin soytkütüğünün çıkarılmasında önemlidir. Neden mi? Her şeyden önce fotoğraflar bizi biz yapan ve resmi tarih anlatısının dışında kalan hikâyeleri bizlere anlatarak bir ulusun kolektif hikâyelerini, bir anlamda da hafızasını oluşturur. Eğer yolumuz Beyazıt Sahaflar’a düşerse, şanslıysak, Osmanlı’nın son döneminden kalan çok değerli fotoğraflara rastlarız. Kimisi belki küflenmiş bir aile albümünden kalmıştır, kimisi hiç umursanmamış bir portre fotoğrafıdır. Kimisi dükkanını yeni açan, İtalya’dan İstanbul Pera’ya göç etmiş, artık hiçbir üyesi hayatta olmayan bir ailenin renkleri solmuş bir fotoğrafı olabilir. Ya da yaşadığımız kente, İstanbul’a ilişkin hiçbir şey bilmediğimizi veya bildiklerimizin göreceklerimizin yanında ne kadar eksik kaldığını anlarız.
Bunların hepsi tek tek bir araya geldiğinde, tarihimizi, görsel kültürümüz, yaşam biçimimizi, belki de hepsinden önemlisi, bizi biz yapan şeyleri bize gösteren o en önemli ve büyük hikayenin parçalarını ortaya koyarlar. O fotoğraflara bakarken, Proustiyen anlamda kayıp geçmişin peşinde bazı boşlukları doldururken, onları bir yandan da fotoğraflarla kurduğumuz ilişki ve “bakışımız” üzerinden anlamlı varlıklar haline getiririz. Tıpkı Merleau Ponty’nin belirttiği gibi aslında bizi “Speculum Mundi” haline getiren şeydir bu.
Camera Ottomana, alanındaki ciddi bir eksiği dolduruyor ve fotoğraf, sinema, görsel kültür üzerinde çalışan akademisyenler, tarihçiler, İstanbul ve kendi tarihi, geçmişi, belleği üzerine kafa yoran pek çok entellektüel için Geç Osmanlı modernitesinin görsel kültürü hakkında birincil kaynakları içeren çok zengin bir görsel kaynağı da barındıran bir çalışma olarak zihnimizi fotoğrafın felsefesi, tarihi, görsel kültürün gözlerden saklı kalan soykütüğü üzerine sorgulamaya, düşünmeye ve yazmaya itiyor.
Kitabın girişinde John Berger’den yapılan “Fotoğraflar kendi başlarına anlam taşımaz, sadece suretler sunar bunlar da ele aldıkları konunun izlerinden ibarettir” alıntısı belki de tüm çalışmayı anlamak için güçlü bir başlangıç olarak bizleri merak uyandırıcı bir okuma edimine davet ediyor.
Derlemenin “Antikitiyi Mürekkebe Taşımak” adlı ilk bölümünde Frances Terpak ve Peter Louis Bonfitto ilk fotoğrafların bir anlamda modernitenin temel veçhesini destekleyerek çağın ideolojisi pozitivizmin de taşıyıcısı olduğunu dile getiriyorlar. Fotoğrafın, görsel kültür hakimiyetinden önce metinlerdeki illüstrasyonların varlığına dikkat çeken Terpak ve Bonvitto özellikle kurgu olmayan seyahatnamelerin bakır levha gravürler ve 1796’dan sonraki litograflar ile 1785 ve 1820’lerin ortalarına kadar bu destekleyici tekniklerin kitaplarda kullanıldıklarını belirtiyorlar. Özellikle sözü edilen Litograflar uzak diyarların resmedilmesinde kullanılmıştır. Bu süreçlerde gerçeği olabildiğince doğru yansıtmak için 1806 yılında icad edilen “Camera Lucida” uzak diyarların keşifleri esnasında bulunan eserlerin ve çeşitli anıtların belgelenmesinde fotoğrafın icadına kadar kısa ama dikkat çekici bir işleve sahip olmuştur.
Bahattin Öztunay’ın kaleme aldığı “İstanbul’da Fotoğrafçılığın Doğuşu ve Gelişim Süreci” bölümünü okurken, bir anlamda İstanbul’un pitoresk, gizemli ve melankolik bir şehir olarak her zaman Batılı seyyahların nasıl ilgi odağında olduğunu tekrar tekrar hatırlıyoruz.
İlk profesyonel stüdyolar ve gezgin fotoğrafçıların, fotoğrafın icadına paralel olarak 1840’ları takip eden süreçte ortaya çıktığını söylüyor Öztunay ve Osmanlı’nın Atina’dan İskenderiye’ye, İskenderiye’den Kahire ve İstanbul’a kadar süren hat boyunca fotoğraflandığını dile getiriyor. Öztunay özellikle bu hat üzerinde Doğunun mistizmini merak ederek İstanbul’a gelen Joseph-Philibert, Girault de Prangey, Francis Bedford ve John Shaw Smith gibi önemli fotoğrafçıların yer aldığının altını çiziyor. Bu bağlamda İstanbul’un Batılı fotoseyyahlar için önemli bakir bir plato ve eğitim merkezi olarak anıldığı görülüyor.
Bu süreçte öncelikle Sarayın, 18. ve 19. yüzyılda modernitenin gözü olarak işlev gören fotoğrafa olumlu yaklaşımını hatırlatıyor Öztunay: bu sürecin en önemli yansımalarından biri de 3. Selim’in Osmanlı saray ressamı olarak bilinen Konstantin Kapıdağlı’ya hazırlattığı padişah portreleridir. Bilindiği üzere Osmanlı imparatorluğunda devlet dairelerine padişahın portresinin asılması II. Mahmut döneminde başlatılan bir uygulamadır. Yazar, Sultan Abdulaziz, Sultan V. Murat ve Sultan II. Abdülhamit’in fotoğraflarının ise dönemin önde gelen saray fotoğrafçıları olan Abdulbaki Biraderler ile Vasiliki Kargopulo’nın çektiği fotoğraflar olduğunu dile getiriyor.
Camera Ottomana dikkatlerimizi Geç Osmanlı Modernitesi’nin görsel kültürü üzerine çekiyor. Çekmekle de kalmıyor Doğu ve Batı’ya ilişkin hakim dikotomilerin de varlığını bize sorgulatıyor. Özellikle kitabın son bölümünde yer alan Albüm, en çok dikkat çeken kısımlarından biri “Yasaklı Kitsch” başlığının ardında karpostalların, aile albümlerinin, Muhbir Abidin gibi tarihte bilmediğimiz pek çok şey ve çok daha fazlası Camera Ottomana’da.