Buzda Yürüyüş ya da Önünde Yolu Olan Adam

‘Buzda Yürüyüş’ ya da kırılmış tren rayları, paslanmış tren rayları, cüce kargalar, yürümeye kalkınca hareketlenen mamutlar ya da saman kokuları ya da taze süt kokuları, kar fırtınaları, yağmurlar yağmurlar yağmurlar yağmurlar, yağmurdan kör olmalar ve güdük kalmış düşünceler. Bu kitabın içerisinde her cümle ‘Buzda Yürüyüş’ü o kadar iyi karşılıyor ki.

Bu kitabı konuşmadan önce üç şeye selam göndermem gerekiyor. Ağaçlara, nehirlere ve yağmurlara!

Bu küçük zırvalamamın ardından sizi bu büyülü ve ayak sesleri dolu kitabın içerisine nasıl alabileceğimi henüz bilmiyorum ama şu an keşke ben de Herzog gibi parmaklarımın donmasından yazmakta zorlanarak bunu ele alsaydım diyorum. Nefesime bir soğuk değse, soğuk alsa nefesimi kavuştursa sokaklara, caddelere, ağaçlara…

Buzda Yürüyüş ya da kırılmış tren rayları, paslanmış tren rayları, cüce kargalar, yürümeye kalkınca hareketlenen mamutlar ya da saman kokuları ya da taze süt kokuları, kar fırtınaları, yağmurlar yağmurlar yağmurlar yağmurlar, yağmurdan kör olmalar ve güdük kalmış düşünceler. Bu kitabın içerisinde her cümle ‘Buzda Yürüyüş’ü o kadar iyi karşılıyor ki.

Ben böyle kitapları seviyorum işte, alengirli cümlelerden uzak, doğanın kendisiyle dans eden karakterle dolu, önünde yolu olan kitapları. Buzda Yürüyüş ya da Önünde Yolu Olan Adam (Bunu kendime bir kitap ismi yapabilirim.)

Kitabı konuşurken, “Neler demişti, neler konuşmuştu,” diye yeniden düşünüp, yeniden geçirdim aklımdan. Yine aynı şey, hiç konuşmayan bir nehrin, sessizliği ve ağırlığı kenarında uzanırken buldum kendimi.

Bu kitabın köşesinde, bir yerinde trompet çalarak ona eşlik etmek isterdim. Çünkü bu kitap tuhaf bir inancın kitabı ve ben de bu inanca inanıyorum. Bu tuhaf inançtan kısaca bahsedeyim ve neden trompetçisi olmak istediğimi de söyleyeyim.

Aklım bir şeye karşı çok sıkışırsa ve mutlak cevabı da ne zaman alacağımı bilemiyorsam iki şey yapıyorum. Birincisi, gece yatmadan ayak parmağımı çıtlatıyorum. Çıtlarsa sorduğum sorunun cevabı lehime oluyor. Şöyle, uzanmışım, sağ ayak topuğumu sol ayak parmaklarımın üzerine dizmişim şöyle diyorum “Hey oradaki, ses ver! O da beni sevecek mi?” Çat!

“Sevecek,” hemen soluma döner, kozasına düşmüş bir canlı gibi kıvrılırım.

İkincisi, içimden yine o mutlak soruyu sorarım ve gözlerimi kaparım, daha önceden hedeflediğim yere kadar gözlerimi açmadan yürüyerek ulaşabilirsem lehime bir yanıt alırım.

İşte Herzog bu yürüyüşünü yaparken bu yüzden trompet çalmak isterdim. O arkadaşının öleceği haberini aldığında şunu söyler, “Eğer yanına yürüyerek ulaşabilirsem ölmeyecek.” Ölür ya da ölmez ama yürümeden gitseydi çok ufacık bile olsa kendini suçlardı. Mutlak cevabı sorgulamak böyle bir şey, bu uğurda her şeyi yaparsın. İnanıyorsan.

“Bu kitabı okuduktan sonra nasıl bir şey hissediliyor?” ya da “Okura hangi his kalıyor?” diye bir sorunuz varsa, bunu kitabın içinden bir cümle seçerek cevaplıyorum.

“Batıdan kasvetli bulutlar geliyor ama ben, susuzluktan paslanmış ağzımı saymazsak, bir lezzet hissiyle doluyum.”

Eyvallah Jaguar, Eyvallah Ali Bolcakan.