Bugün Anne Gibi Olan Var mı?

Belma Fırat, ataerkinin dile sızan, erkek egemenliğini perçinleyerek kadının ikincilliğini oluşturan belli başlı kelimelerini öykülerine içleyerek çiğneyip, kendi öykü karakterlerine de arada yaptırmayı sevdiği gibi kusuyor.

Belma Fırat’ın üçüncü öykü kitabı Bugün Anne Gibi Değilim, bize toplumsal cinsiyet, kadın olma durumu üzerine konuşmak için alan açan kitaplardan. Fırat, kendine has dili ile toplumsal cinsiyet, cinsellik ve kadın olma durumuna ilişkin kalıplaşmış yargıları evirip çevirerek bizleri bu bağlamlar üzerinde düşünmeye davet ediyor. Fırat’ın öykülerindeki karakterlere gücünü, sıradışı karakterlerin sıradan bir şekilde işlenmesi veriyor. Yazar bir nevi bu tezatlığın yarattığı gerginlik ekseninde toplumsal cinsiyet, cinsellik ve kadın olma durumuna ilişkin içselleştirilmiş kavramların anlamları ile oynayarak öykülerinin vuruculuğunu elde ediyor. Keza yazarın kullandığı dil için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Fırat, ataerkinin dile sızan, erkek egemenliğini perçinleyerek kadının ikincilliğini oluşturan belli başlı kelimelerini öykülerine içleyerek çiğneyip, kendi öykü karakterlerine de arada yaptırmayı sevdiği gibi kusuyor.

Yazının devamında Belma Fırat’ın kitabında tekrarlanan ve/veya bana baskın gözüken temaları Donna Haraway “Siborg Manifestosu”, Rene Girard “Romantik Yalan ve Romansal Hakikat”, Nietzsche’nin Hınç kavramı ve Zeynep Direk’in “Cinsel Farkın İnşası” adlı eserinde Bataille’ı ele alışı ekseninde düşünmeye çalışacağım.

Bir Siborg Manifestosu-Radikal Feminist Ontolojinin Problemi

“Fön makinasını tutan elini bileğinden, bir zzz sesi eşliğinde, üç yüz atmış derece döndürdü. Hareketini dizlerinin üzerinde hayranlıkla izleyen yakışıklı kölenin, kirpiklerine kadar inen ipeksi sarı kakülleri tel tel ayrılıp havalandı.” [1]

Siborg Manifestosu ve Fırat’ın kitabını; Haraway’in metnini yazarken belirlediği çerçeve, radikal feminist ontolojiye getirdiği eleştiri ve Fırat’ın Torso hikayesinin siborgu ekseninde ele alacağım.  Donna Haraway ünlü manifestosunun girişinde, metninin çerçevesini çizerken kıstaslarının kutsal şeylere dil uzatmak (blasphemy) kadar inanca dayalı olduğunu, kutsal şeylere dil uzatmanın cemaat kurma ihtiyacında ısrar ederken ahlaki çoğunluktan koruyacağını, birbirleriyle bağdaşmayan şeyleri hem gerekli hem olduğu gibi bir arada tutmanın gerginliğini ve ironiyi stratejik olarak kullanacağını ifade eder. [2] Belma Fırat’ın öykü kitabındaki üslubunda Haraway’in metnin çerçevesini belirlerken koyduğu kıstasları stratejik ve taktiksel bağlamda kullanıldığı söylenebilir. Kitap ismi itibari ile zaten kutsallığa dil uzatılacağını bize hissettirmektedir. Ayrıca öykülere sızan ironik bir dil söz konusudur. Belma Fırat ataerki ve burjuva yaşantısının sınırlarını birçok farklı taktik bağlamında zorlamaktadır. Blasphemy ve ironi de yazarın taktiklerine dahildir.

Siborg Manifestosu metninin bu yazı bağlamında ele alacağım özelliği radikal feministlere getirdiği eleştiridir. Haraway, radikal feministlerin ontolojik açıdan kadını arzu nesnesi olarak kurduğunu ifade eder ve aslında bu durumun batı patriarkasının tek başına yapmayı beceremediği bir şekilde kadınları erkeklerin arzusu dışında var olmayan bir totalitarizme mahkum ettiğini belirtir. [3]

Bu totalitarizmin bir başka sebebi ise kadının da erkeğin de ataerkil sistemdeki belirlenimlerden azade olmadığı, maddi gerçekliğinden kopuk, kısmi irade yerine özgür iradeci ve saf bir düalist düşünce ekseninde kadını ve erkeği ele alma halidir. Bu durum kadın olma ve erkek olma durumunu birbirine indirgenemeyen hiyerarşik bir yapılanmaya sıkıştırmaktadır. Kadını, kadın olmayı bir totalite ve soyutlama olarak ele almak; farklı kadınlık durumlarını ve kadın olma halinin çoğulluğun zenginleştirici gücünü yadsımaktadır. Kadın ve erkek olma durumunu katı bir düalizm ve özgür iradeci bir yaklaşımla ele aldığımızda geliştirdiğimiz ontolojinin muhafazakar, heteroseksist ve eril bir tona kayması son derece olağandır ki aslında Haraway’in de radikal feministlere ilişkin geliştirdiği eleştiri kanımca bu noktadan güç almaktadır.

Yine özgür iradeci, katı dualistik yaklaşım ve soyutlama ister istemez bir mağdur söylemi yaratmaya yatkındır ki bu da aslında kadın hareketini zayıflatıcı bir paradigmaya sıkıştırma riskini taşımaktadır. Hali hazırda olan mağduriyetleri dile getirmek ve görünür kılmak ile mağdur söylemi arasında keskin bir fark vardır. Kısmi iradedense, safi özgür iradeci ve dualist yaklaşıma sıkı sıkıya bağlı kalmanın en tehlikeli yanlarından biri, bir kutbun en ucuna gidildiğinde diğer kutba düşme tehlikesidir. Yani kadını erkek karşısında belirler ve söylemleri buradan kurarsak, bunu uca götürdükçe kendimizi aslında karşı söylem geliştirmeye çalıştığımız eril söylemi ve tahakküm dilini tekrarlar bir halde bulabiliriz.

Belma Fırat öykülerinde eril, heteroseksist, burjuva dayatmaların sınırlarını zorlar ancak bunu yaparken özgür iradeci ve birbirine indirilemez ikilikler zemininde bir üslup belirlemez. İlişkiler iletişim eksenindedir ve karakterler bu iletişimin içkinliği içinde hareket etmektedir. Bu sebeple herhangi bir karakteri mağdur ya da fail olarak kodlamak mümkün değildir. Hatta yazarın üzerinde durduğu ve yazının devamında ele alacağımız köle efendi ikilisi çerçevesinde kurguladığı öykülerde dahi bu ikiliyi katı dualist bir yaklaşım çerçevesinde ele almadığını düşünüyorum. Bu sebeple Fırat’ın kadın olma durumunu ele alışının radikal feminist ontolojiden koptuğunu ileri süreceğim.

Haraway’in Siborg Manifestosu ile Fırat’ın kitabını ele almamın bir başka sebebi ise Fırat’ın kitabında yer alan Torso isimli öyküsü. Bu öykünün başkahramanı siborg bir porno oyuncusuna ilişkindir. Tanrıçam, ecem, hanımım diyerek baş tacı yapılmaya çalışılan karakter bir tanrıça olmaktansa siborg olmakta ısrarcıdır. [4] Yine bu öykü özelinde ve genel olarak bütün öykülerde kadın ontolojik anlamda bir arzu nesnesi olarak erkeğin karşısında konumlanmadığından cinsellik ve cinselliğe bakış açısı da farklı katmanlanmaktadır. Fırat, arzuyu ve cinselliği toplumsal cinsiyete değinirken baskın öğeler olarak kullanıyor ve kadını bedeni, cinselliği ve arzusu ile birlikte bir bütün olarak kurguluyor. Arzu ve cinsellik erkeğin öznesi kadının nesnesi olduğu bir olgu olarak kurgulanmıyor, bu sebeple kadın olmak arzu nesnesi olmayı reddetmenin ötesinde bir söylem ve varoluş şekli olarak ortaya çıkıyor.

Romansal Hakikat Ekseninde Köle-Efendi, Sadist-Mazoşist İlişkilenme ve Nietzsche’nin Hınç Kavramı

“Bugün Anne Gibi Değilim”deki öykülerde köle ve efendi söylemi tekrar tekrar karşımıza çıkmaktadır. Bu öğelerin baskın olduğu öykülerde cinselliğe de yer verilmekte, sadist mazoşist ikilisi de kendine yer bulmaktadır. Ancak yazar cinselliği bir tahakküm alanı değil bir iletişim şekli olarak ortaya koymaktadır.

Öykülerdeki köle-efendi, sadist-mazoşist ikiliklerini ele alırken Fırat’ın kitabında atıf da yaptığı Rene Girard’ın Romantik Yalan ve Romansal Hakikat eserinden faydalanacağım ve Nietzsche’nin Hınç kavramına değineceğim.

“Benimle alay mı ediyorsun? Her mazoşistin eninde sonunda bıkkın bir efendiden başka bir şey olmadığını bilmediğimi mi sanıyorsun?” [5]

Girard, söz konusu eserinin Köle-Efendi başlıklı bölümünde Cervantes’den alıntı yaparak, bu alıntı çerçevesinde çifte dolayımlama kavramını ortaya atar. Girard’ın kurgu üzerinde köle-efendi üzerinden ortaya attığı çifte dolayımlama kavramında oyuncular birbirlerinin yerini alabilir çünkü aynı hareketleri yaparlar. Oyuncular oyun arkadaşıdır ve anlaşmışlardır. Anlaşamamakta anlaşmışlardır… Arzu; dolayımcı özne ile dolayımlanan özne oyuncunun birbirlerine yolladıkları toptur. Oyuncular kaybetmek istemez ancak hepsi kaybedendir. Söylenirler, homurdanırlar, birbirlerini lanetlerler ve hepsi de mutsuzluklarından Öteki’yi sorumlu tutar. Herkese eşit acı veren çifte dolayımlamada oyuncular kendilerini bu kısır döngüden alamazlar. [6] Çifte dolayımlamada herkes kendi özgürlüğünü karşısındakinin özgürlüğüne karşı ileri sürer. [7]

“Kırmızı sevmiyorum, bir daha sürme.

Beni kucağına alıp yatak odasına yöneliyor. Artık bitti. Biraz olsun sakinleşiyorum. Yine de kollarında yaralı bir hayvan gibi titriyorum çünkü defalarca yaptığım gibi yine süreceğim kırmızı ojeleri, biliyorum. Aklım nerede, biliyorum. Hiçbir zaman ‘cici kız’ olmayacağım. Bunu da biliyorum. Nihayet yumuşamış olan kara gözlerine bakıyorum. Daha ne kadar ileri gidebilir? Bilmiyorum. Ve korkuyorum. Kendimden.” [8]

Bugün Anne Gibi Değilim’de yer alan öykülerde köle-efendi teması hem açık seçik olarak hem de dile gelmeden öykülerin gerginliğinin yerleştirildiği bir izlek şeklinde devam etmektedir. Ancak köle-efendi yer değiştirerek tekrarlanırken özellikle Girard’ın çifte dolayımlama kavramı bağlamında anlaşamamakta anlaşmak, oyuncuların yer değiştirerek birbirinin hareketlerini tekrarlaması ve eşit acı duyulan durumda oyuncuların kısır döngüden kendilerini alamaması hali baskındır. Fırat’ın köle-efendi temalı öykülerinde cinsellik söz konusu olduğunda sadist mazoşist öğelerle de karşılaşmamız söz konusu oluyor ki aslında bu da Girard’ın yaklaşımı ile uygundur.

Girard’a göre dolayımcıyı bizde uyandırdığı hayranlıktan ötürü değil de bizde uyandırdığı tiksintiden ötürü seçmemiz mazoşist olduğumuzu gösterir ve mazoşist diğer metafizik arzu kurbanlarına göre daha berrak kafalıdır çünkü engeli görür ancak arzusunu engelin üzerine atlayarak tatmin etmeye çalışır ve böylece kendini yenilgi ve acıya mahkûm eder. [9] Yine Girard’a göre köleleşme her zaman mazoşizmi de içerir çünkü rakibin arzusunun çıkardığı engele dayalıdır, sadist-mazoşist durumu hastalıklı olarak nitelemek de doğru değildir; kurguda yetenekli olan yazar bu çizgiyi siler. [10]

Girard’dan farklı olarak Fırat’ın karakterlerinin, kadın olsun, siborg olsun sadist ya da mazoşist olsun arzularına dair düşünceleri ve farkındalıkları daha nettir. Bu noktada Fırat’ın; Girard’ın hem köle-efendisi hem sadist-mazoşisti ile oynamaya, döndürmeye ve dönüştürmeye çalıştığı ve yazınında bu şekilde bir arzu ve cinsellik kurgulama çabasında olduğu da ifade edilebilir.

Fırat’ın yine Girard’ın belirlenimlerine ilişkin dönüştürdüğü bir husus ile Nietzsche’nin Hınç* kavramına bağlanıp yazınının dönüştürücü gücünü bir de bu açıdan açıklamaya çalışacağım. Girard’ın mazoşisti tüm hakarete uğrayanlar, küçük düşmüşlerle, tüm gerçek ve düşsel talihsizliklerle kendini özdeşleştirir. Mazoşist, Kötülüğün Ruhuna diş biler ancak yine onların kötülüklerinden çok kendinin iyiliğini kanıtlamak ister. [11] Ancak Fırat’ın mazoşistleri, mazoşist köleleri, kendi iyiliklerini kanıtlamaya çalışmadıkları gibi efendi ve/veya sadistleri de kendilerini haklı göstermeye çalışmaz ve meşruiyet kaygısı duymaz. Bu şekilde Fırat’ın arzu ve cinselliğe bir boyut açmak, arzu ve cinselliği bir iletişim şekli olarak ortaya koymak istediği ve kadını ya da erkeği nesneleştirmeden bu iletişime dâhil etmeye çalıştığı kanısındayım. Cinsellik, erotik deneyim, tahakküm alanından çok bir bilinç durumunun paylaşılması olarak ele alınmaktadır.

Deleuze’e göre Nietzsche için gerçek tepki etkindir. Karşı saldırı da bu şekilde oluşur. Etkin tip, tepkisel kuvveti kapsar ama tepkisel kuvvetlerin itaat etme ve hareket ettirilme gücüyle tanımlandıkları bir durumda. Hınç, Nietzsche için tepkisel kuvvetlerin, etkin kuvvetlere üstün geldiği bir tipi ifade eder. [12] Hınç, aynı anda duyarlı hale gelen ve hareket etmeyi bırakan bir tepkidir. Bu formül genel olarak hastalığı tanımlar, Nietzsche’ye göre hastalık Hıncın bir biçimidir. [13] Edilgen ve etkin olmayan eşit değildir. Etkin olmayan tepkiseldir. Edilgen olan ise hareket ettirilemeyendir. Nietzsche için öfke ve Hınç da aynı şey değildir. Bu noktada Girard’ın mazoşisti ile Nietzsche’nin Hınç yaratığının kesişme noktasına geliyoruz. Nietzsche’nin Hınç yaratığının da asıl istediği ötekilerin kötü olmasıdır. Kendini iyi hissetmek için ötekilerin kötü olmasına ihtiyacı vardır. ‘Sen kötüsün öyleyse ben iyiyim,’ kölenin temel söylemi olup Hıncın temelinde bu söylem bulunmaktadır. Öyleyse köle önce ötekinin kötü olduğunu ortaya koymalıdır. [14]

Nietzsche modernitenin kendi teolojisini yarattığı iddiasında bir düşünür olup bunun nihilizme varacağını çok önceden işaret etmişti. Bu sebeple modern düşünce içindeki eleştirel konumu son derece önemlidir. Toplumsal cinsiyet ve feminizme ilişkin söylemlerimizde başvurduğumuz kavramların modernite içinde ortaya çıkıp güçlendiğini hatırlayalım, zira bu düşünsel alan da Nietzsche’nin tespit ettiği modernite tehlikelerinden azade değildir. Hınç kavramını da bu doğrultuda düşünmemiz ve bunun aslında yararın ahlakı ve hareket ettirilemediği ölçüde katılaşabilme tehlikesi taşıdığını göz önünde bulundurmamız gerekir. Bu sebeple başkasının kötü olduğunu durmaksızın kanıtlamaya çalışmanın aslında özgürleştirici bir söyleme açılmayacağını öngörebiliriz. Toplumsal cinsiyete ilişkin özgür iradeci ve katı düalist bir yaklaşımla mağdur fail ikilisini doğrudan kadın ve erkek olma hali ekseninde ele alıp kadını mağdur erkeği fail şeklinde konumlandırarak ötekinin kötülüğünde ısrar bir Hınç söylemi oluşturacaktır. Bunun da herhangi bir dönüştürücü gücü olamayacağı açıktır. Hem kadın hem erkek olma ataerkil toplumda belirlenir ve aslında karşı çıkılan sistemin kendisi iken Hınç söylemine sıkışıldığında bu durum bambaşka bir boyuta kayabilir. Bu yüzden karşı olunanın aslında ataerkil düzen olduğu hatırda tutulursa; kadınlarla erkekleri birbirine indirgenemeyen bir kadınlık/erkeklik hal ekseninde mağdur fail söylemine koymanın uzun vadede nihilizme sebebiyet verme tehlikesi bulunduğu anlaşılır. Mağduriyetler dile getirilmeli ancak bu mağdur olma konumunu içselleştirilerek değil yadsıyarak yapılmalıdır. Nietzsche’den bir olumsuzlama düşünürü olarak burada beslenebiliriz.

Fırat’ın öykülerinin, toplumsal cinsiyete, feminizme yaklaşımının Hınç söyleminden uzak olduğunu düşünüyorum. Keza onun derdi ataerkil düzenle, eril tahakküme ilişkindir ancak kadın mağdur erkek fail, erkek arzulayan kadın arzunun nesnesi şeklinde konumlanmaz, bu sebeple cinsellik de özgürleştirici bir alan olarak önümüze açılır. Fırat’ın öykülerindeki karakterler ötekinin kötülüğünde iyiliğini aramaz, bir kötü atamak gibi bir yaklaşımda bulunmaz; bu sebeple Fırat’ın öykülerini toplumsal cinsiyet anlamında dönüştürücü bir gücü olduğu kanısındayım.

Georges Bataille Düşüncesi ile Belma Fırat’ın Kitabında Abjekt ve Cinsellik

“Ahtapot güveç, kalamar tava, ezme patlıcan, beyaz peynir, rakı ve şarap, öğürtüler boyunca, ekşimik macun kıvamında, yeşilliklerin üzerine oluk oluk…

Kusmak rahatlatıcıydı.” [15]

Belma Fırat’ın kitabında kullandığı abjekt (atık) unsurlarla kadının bedenine yabancılaşmasını kırarak kadını bedeni ile yazınına dahil etme isteğini; ayrıca cinselliği işleyiş şekli ile yazınını kuir bir yaklaşıma kaydırdığı düşüncemi Zeynep Direk’in, George Bataille’ın Lanetli Pay ve Erotizm eserleri üzerine yazdığı makaleler eşliğinde açıklayabileceğimi düşünüyorum.

Zeynep Direk, Bataille’da Din Kuramını ele alırken düşünürün Lanetli Pay kitabında insanın tarihini kendine yabancılaşmasının tarihi olarak ele aldığını, Marksist teorinin “yabancılaşma” ve “şeyleşme” gibi terimlerini ödünç alarak bunları “abjeksiyon”, “tiksinme”, “iğrenme” deneyimleri ile ilişkilendirerek yorumlandığını ifade eder. Bataille’a göre yabancılaşma abjeksiyonla başlar ve insanın kapitalist sistem tarafından köleleştirilmesine kadar gider ve en sonunda insan burjuva ev idaresinin steril sınırları içerisine hapsolur. İnsanın bedeninden gelen abjekt şeylerin dışlanmasının dayatılması burjuva ev idaresinin sterilliğini görünür kılar. Bataille bakış açısı ile abjeksiyon; bedenlerin disipline sokulmasında, sınırların katılaştırılmasında, toplumsal cinsiyetlendirilmelerinde, ırklılaştırılmalarında kurucu bir rol oynar. [16]  Direk, Lanetli Pay’da Bataille’ın modernlikte insanın kendisini bir bilen özne olarak deneyimlediğini, öznenin bedenli varlığının göz ardı edildiğini, bedenin doğal işlevlerinin dört duvar arasına alınarak bedenin akışkanlığından utanma duygusunun baskın olduğunu belirttiğini vurgular. Beden utanç verici olduğundan, ondan dışarı hiçbir şey çıkmıyor gibi davranırız, bu bedenin nesneleştirilmesinin ön koşuludur. Ayrıca yine Direk için Bataille’da abjeksiyon ölüm ve yaşamın iç içe geçtiği bir alan olarak insanı tam da bu sebeple dehşete düşüren fakat yine bu sebeple arzunun öteki yüzü olup arzu imkanı taşıyan bir durumdur. Abjeksiyon, yaşam ile ölümün iç içe geçmesi karşısında tepkisel bir duygu, bir sınır deneyimdir. Bu şekilde steril yaşamı pislikten ayrı tutarak ölüm ve yaşamı birbirinden ayrı tutma çabasının ötesinde, ölümle yaşamın birbirine yakınlığını olumlamayı ve buna tanıklık etmeyi reddettiğimiz bir bilmeme alanıdır. [17]

Belma Fırat, yazının daha önceki kısımlarında da ifade ettiğim gibi, kadını kendi bedeni, arzusu, cinselliği ile bir bütün olarak dahil etmeye çalışan, bu nedenle benim açımdan, kadının ontolojik olarak bir arzu nesnesine indirgenmesine mesafeli duran bir yazar. Kadının bedeninin nesneleşmesinin, kadının kendi bedenine yabancılaşmasının önüne geçmek ve steril burjuva ev yaşantısının hapsolmuşluğundan çıkarmak için abjekt (atık)’ı yazınında taktiksel olarak kullanmaktadır. Abjekti kullanarak kapitalist dünyanın insanın burjuva ev yaşamının sterilliğine hapsetmesine de ifşa ederek karşı çıkmakta, bedenin akışkanlığını göstermekte, katılaşan sınırları zorlamaktadır. Fırat’ın abjekti kullanımı, bedenin yabancılaşma ve nesneleşmesinin önüne geçilerek, bedenin öykülerin kurgusuna dâhil edilmesini sağladığı kadar burjuva yaşamının sterilliğini hedef tahtasına koymaktadır. Bataille ile benzer şekilde Fırat’ın yazını da bu bağlamda sınır deneyimler taşımaktadır.

“Pırlantalı ellerimle çoraplarını giydirdim. Galiba hoşuna gitti. Sonraki sefer soyunurken çoraplarını çıkarmamı emretti. Muhteşemdi. Sırılsıklam oldum. Ayaklarını öptüm. Deliler gibi sarıldım. “Üzerime işemeni istiyorum,” dedim.” [18]

Zeynep Direk, Bataille’ın erotik deneyim ve cinsiyet farklılığına bakışı hakkındaki yazısında; Bataille’ın tarif ettiği erotik deneyimin, heteroseksist cinsiyet kimliklerini düzenleyen yasakların ihlaline bağlı olduğunu, sapkınlığı da kapsadığını, bunu da bedenler arasındaki iletişim imkanlarını sınırlayan köleleşme ve yabancılaşmayı aşmak için kullandığını, bedenlerin bu düzlemde iletişimsel bir biçimde cinsiyetlendirildiğini ifade eder. [19] Bataille’da erkeksilik de dişillik de bir bilgi nesnesi değildir, bunun sebebi de ne erkeğin ne dişinin bu bilgiye sahip olması ve içsel bir deneyim yaşamalarıdır. Bataille kadınları nesneleştirilemez ve mülk haline getirilemez zaten düşünür boyun eğmeyen, tabi olmayan dişiden etkilenmiştir. [20] Bataille, dişi cinsiyet farklılığını tüm silinmiş, yasaklanmış ve kuir boyutlarında betimler ve bu yaklaşım ile heteroseksüel olanı alaşağı ederek erotik olanı kuirleştirir. [21]

Belma Fırat’ın öykülerindeki cinselliğin de Bataille’ın kullanımı ile yakınlaşma gösterdiğini düşünmekteyim. Daha önce de belirttiğim gibi Fırat’ın öykülerinde cinsellik iletişim alanıdır. Uç deneyimler ve sapıklıklar kadının erkeğin üzerindeki tahakkümü veyahut erkeğin kadının üzerindeki tahakkümüne değil bir iletişime denk düşer ve uç deneyim ile sapıklıklar kapitalist sistem, burjuva değerlerin steril dayatmaları, heteroseksist ve eril dayatmalarını aşmak için kullanılır. Yine Fırat’ın kadın karakterleri nesneleştirilemez ve mülkleştirilemez. En kırılgan diye tabir edilebilecek kadın karakterleri bile kendi başının dikine giden ve kendi deneyimlerini uçlara taşıyan, ele geçmez karakterlerdir.

Bataille’ın erotik deneyimi her zaman barışçıl değildir ancak bu barışçıl olmama, şiddetten azade olmama hali Marquis De Sade ile ayrışır Zeynep Direk’e göre. Bu durumu aşkın ve içkin şiddet ekseninde açıklayan Direk, ikisi arasındaki farkı Sontag’a da atıf yaparak açıklarken; Bataille’ın karakterlerinin akıl, irade ve bellek sahibi varlıklar olduğunu ancak erotik bilinçle araçsal aklı devre dışı bıraktıklarını belirtir. Erotik anlatıda kadınlar erkeklerin fantezilerinin kurbanları değillerdir. Sade’dan farklı olarak Bataille’ın erotik deneyiminde kadınların acı deneyimle öğrenmesi ve dünyanın gerçekliğini farketmesi gibi bir durum söz konusu olmayıp, erotik deneyim bilinç halinin paylaşılmasıdır. [22]

Belma Fırat’ın öykülerinde erotik deneyimi, cinselliği ele alışı, kurgulayışı da şiddetten azade değildir. Ancak bu noktada öykülerde, karakterlere acı deneyimler yaşatarak bir şey öğretme iddiası bulunmamaktadır. Bir tahakküm ilişkisi ekseninde tecrübe edilen cinsellik söz konusu değildir. Daha çok Bataille ile benzeşir şekilde dişi cinsiyetin silinmiş, yasaklanmış hallerini betimleyerek heteroseksüel, erotik deneyimleri kuirleştirir ve erotik deneyim ekseniyle karakterlere bir bilinç durumunu paylaştırır.

“Dizlerimin üzerindeydim, kalbim ağrıyordu, canım sevişmek istiyordu.” [23]

Bugün Anne Gibi Değilim yazının bütününde ele aldığım konular haricinde de katmanlı okumalar yapmaya yatkın bir kitap. Kutsala laf eden, ironi ile anlatıya ivme kazandıran, dinamik kurgulanan öyküleri, ihlalleri, sınır deneyimleri ile bize başka tahayyülleri düşündürten heyecan verici bir okuma imkânı sağlıyor.

Notlar:

[1] Belma Fırat, Bugün Anne Gibi Değilim, “Torso”, NotoBene, 2018, s.49

[2] Donna Haraway, Siborg Manifestosu, Agora Kitaplığı, 2006, s. 2-3

[3] Siborg Manifestosu, s. 26-27

[4] Haraway, Siborg Manifestosu’nu “ben tanrıça olmaktan ziyade siborg olmayı tercih ederim” şeklinde sonlandırmaktadır.

[5] Bugün Anne Gibi Değilim, s. 25

[6] Rene Girard, Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, Metis Yayınları, 2. Baskı, 2013, s. 96

[7] Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, s. 100

[8] Bugün Anne Gibi Değilim, “Kırmızı”, s. 48

[9] Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, s. 150-151

[10] Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, s. 152-153

[11] Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, s. 157

[12] Gilles Deleuze, Nietzsche ve Felsefe, Norgunk Yatıncılık, 2016, s. 139

[13] Nietzsche ve Felsefe, s. 143

[14] Nietzsche ve Felsefe, s. 148

[15] Bugün Anne Gibi Değilim, s. 19

[16] Zeynep Direk, Cinsel Farkın İnşası, “Devrim mi, Cinsel Yasakların İhlali mi?”, Metis Yayınları, 2018, s. 91

[17] Devrim mi, Cinsel Yasakların İhlali Mi?, s. 94,95,96

[18] Bugün Anne Gibi Değilim, s. 15

[19] Zeynep Direk, Cinsel Farkın İnşası, “Erotik Deneyim ve Cinsiyet Farklılığı”, s. 124

[20] Erotik Deneyim ve Cinsiyet Farklılığı, s. 124-125

[21] Erotik Deneyim ve Cinsiyet Farklılığı, s. 128

[22] Erotik Deneyim ve Cinsiyet Farklılığı, s. 137

[23] Bugün Anne Gibi Değilim, s. 22

*Hınç kavramı ele alınırken Girard’ın Romansal Yalan ve Romantik Yalan adlı eserinde aynı kavrama getirdiği eleştiri ve görüş dikkate alınmamıştır.