Bob Dylan ve Amerikan Şiir Kanonu: ‘Rough and Rowdy Days’

İddialı bir sözle başlayalım. Epeydir bir rock yıldızı olarak bilinen Nobelli şarkıcı/şarkı sözü yazarı Bob Dylan son birkaç albümdür kendini Amerikan Edebiyatı kurumunun aslî bir üyesi olarak konumlandıran bir şair artık. Son albümü bu konumlandırmanın en belirgin göstergelerinden biri. Söz konusu konumlanışı nereden anlıyoruz? Elbette şarkılarındaki göndermelerden ve Amerikan kanonunun geçmiş temsilcileriyle giriştiği hesaplaşmadan. Bu hesaplaşmanın en büyük taraflarından biri şarkı sözlerinde göndermeler ve alıntılar yaptığı Amerikan demos’unun ozanı Walt Whitman. (Poe ve Beat Kuşağı gibi başkaca ikincil taraflar bulunabilir elbette.) Başka şarkılarında, örneğin “All Along the Watchtower”da Eliot ve Pound’un bahsi geçer. (Dylan hem şarkılarında hem de demeçlerinde demotiktir ancak Eliot’la Pound’un yer yer kullandığı seçmeci, araçsallaştırılmış bir demotizme pabuç bırakmaz.) Dylan kanon içindeki yerini epik aracılığıyla, epik esin perisi Caliope’ye kur yaparak inşa etmeye çalışır. Özellikle son dönemlerde uzunluğu yaklaşık 10 ila 20 dakika arasında değişen şarkıları ona boy boylayan soy soylayan, Homerosvari hedeflere daha kararlı bir şekilde göz kırpan bir şair havası/kimliği veriyor.

Bir başka iddia: Whitman günümüzde yaşasaydı (bakınız ayak tabanlarınız) muhtemelen onun yazacağı türden şarkılar yazıyor Dylan. Ama büyük bir fark var. Dylan’ın esin perisi, yerli malı olmaya özenen bir daimon değil. Whitman Avrupalı esin perisini Amerikan esin perisiyle tanıştırıp onu Amerika’nın, Eyaletler’in, Amerikan Rüyası’nın, Amerika’yı dünya milletlerine örnek bir millet olarak sunan ülkünün, Amerikan ülkücülüğünün hizmetine koyar. Dylan böylesi bir dışlayıcılığı, Amerika’yı eşsiz, vaatlerle dolu, ütopik bir liberal demokrasi diyarı olarak görmez. Dylan’ın geleneksel baladlarından tutun da, protest diye nitelenen ve karşı kültürle özdeşleşen şarkılarına, hatta kendi benliğini, artık ihtiyarlığını irdelediği kabaca “varoluşçu” denebilecek parçalarına varana kadar hiçbir dizesinde Amerika Birleşik Devletleri’nin geleceğine umutla bakan bir göz bulamazsınız. Yine Whitman’ın aksine ‘esin perisi’ne de safkan Amerikan ya da Amerikanlaşmış bir muse gözüyle bakmaz.

Şimdi biraz albüme dönelim, albümdeki şarkı sözlerine. Bianet’teki bir yazımda albümün önemli parçaları sayılabilecek “Murder Most Foul,” “I Contain Multitudes” ve kısmen “False Prophet” hakkında gözlemlerimi yazmıştım. Özetle, Bob Dylan’ın son albümüyle Frank Sinatra yorumlarını, bootleg kayıtlarını, derlemeleri bir kenara bırakacağını, Whitman üzerinden geçmişle bir hesaplaşmaya girdiğini, kendi özüne, dinleyicileri nezdindeki kişiliğine döneceğini beklediğimi söylemiştim. Öngörülerimin yersiz olmadığını görmek bir dinleyicisi olarak beni mutlu etti, yüreğime su serpti.

Olympos Dağında Hesaplaşma: Perilere Kur Yapan Ozanlar

Dylan beklentileri boşa çıkarmadığı gibi çıtayı da yükseltiyor. Yeni şeyler söylüyor. Eskiden söylediklerini pekiştirerek, “Ben de varım” diyor şiir dünyasında, “ozanların sofrasındaki yerimi biliyorum.” “Mother of Muses” (Esin Perilerinin Anası) şarkısı Batı şiir geleneğinde farklı biçimlerde de olsa önemli bir yer tutan esin perisine yakarı geleneğinin çok çarpıcı bir örneği, çarpıcı olması da ozanın içinde yer aldığı koşulları es geçmeden ele alışında yatıyor. Şarkı esin perilerinin anası, bellek anlamına gelen Mnemosyne’ye hitaben kaleme alınmış bir yakarı. Hesiodas’a göre Mnemosyne’nin Zeus’tan doğan kızları farklı sanat dallarında (lirik, epik, trajedi, vb.) esin kaynağı olmuş. Şarkıda geçen Calliope epik şiirin esin perisi. Sherman, Montgomery ve Scott Amerikan İç Savaşı’nda yer alan kuzeyli generallermiş (bkz. Facebook Bob Dylan Fan Club).

Esin perilerinin anası, söyle benim için
Söyle türküsünü dağların, derin kara denizin

Söyle türküsünü göllerin ve orman perilerinin
Bütün kadınları koronun, söyleyin yüreğinizden
Söyleyin türküsünü onurun, yazgının, zaferin
Esin perilerinin anası söyle benim için

(…)

Söyleyin Sherman’ın, Montgomery’nin, Scott’un
Zhukov’un, Patton’ın türküsünü ve çarpıştıkları savaşların
Elvis’in şarkı söylemesine yol açan
Martin Luther King’in yürüdüğü yolu açan
Yaptılar yapacaklarını ve yürüdüler bildikleri yolda
İnanın bütün gün anlatabilirim hikayelerini

Vuruldum ben Calliope’ye
Kimseye ait değil o, neden bana vermeyesiniz?
Konuşuyor benimle, gözleriyle konuşuyor
Yoruldum izini sürmekten yalanların
Esin perilerinin anası, her neredeysen
Yaşadım ben, ömrümden fazlasını

Kız istemeye gitmiş bir damat edasıyla konuşuyor, elindeki kozları sıralıyor. “Ben de ozanların sofrasında oturma hakkına sahibim” der gibi Dylan. Caliope’nin Amerika’daki en önde gelen taliplisi lirikle epiği kendine özgü bir yöntemle harmanlayan Walt Whitman’dır. Dolayısıyla albümdeki Whitman göndermelerinin rastlantısal olmadığını söyleyebiliriz: kariyerindeki en uzun şarkı sözlerine kulaç atması, Whitman’ın ‘Kendimin Şarkısı’ndaki dizesini (“I Contain Multitudes”) kullanması, Whitman’ın suikast sonucu öldürülen Lincoln için yazdığı ağıta karşılık bir başka Başkan’a John Ford Kennedy’ye “Murder Most Foul” adlı şarkıyı yazması… Whitman’a hem bir şapka çıkarma hem de onunla bir boy ölçüşme söz konusu.

Whitman da Emerson gibi Amerikan entelektüelinin, sanatçısının Avrupa’yla bağını koparması gerektiğini, kendini ancak kendi öz değerlerini kullanarak gerçekleştirebileceğini, kendine özgü bir söyleyişi, kültürü, edebiyatı, sanatı ancak bu sayede inşa edebileceğini ileri sürüyordu. Amerika’nın faunası, florası Eski Dünya’nın bülbülünün, gülünün yerine pekala geçebilirdi. (Yerel, endemik unsurlara sahip çıkmak yalnızca Transandantalistlere mal edilemez elbette. Whitman’ın şiirlerindeki her dem yeşil meşe, sekoya ağaçları, benekli şahin gibi türleri şiirlerinde kullanması gibi, Amerikan transandantalistlerinin programına angaje olmayan Emily Dickinson da Amerikan kızılgerdanı, bobolink gibi kuşlara, sayısız bitkiye yer veriyordu şiirlerinde.)

Whitman şiirlerinde Avrupalı esin perisini Yeni Dünya’ya çağırır ve onu yerli esin perisi Amerika ile tanıştırır; ona geçmişini unutmasını, kendine burada umut dolu bir gelecek kurmasını diler. Whitman’ın ütopyası üretim, imalat, sanayileşme ve refah dolu, yer yer fütürist bir Amerika’dır. Bu ütopya için gereken her şey mevcuttur. Muhtaç duyulan şey eşitlik, demokrasi ve (Whitman aylaklığa bayılsa da) çalışmadır ve (kölelik gibi bazı aksaklıklara rağmen) bunlar zaten mevcuttur. Whitman dışlayıcı bir yol haritasını benimser kültürel bağımsızlık uğruna. Bunu ne kadar başardığı, şiirini dış etkilerden ne kadar koruduğu şüphelidir. En azından dil konusunda o kadar dışlayıcı ve yalıtıcı olamadığını, Fransızca, İspanyolca gibi Avrupa dillerinden sözcüklerin şiirlerine sık sık sızdığını, Avrupa’dan ithal operalara bayıldığını biliyoruz.

Dylan bir anlamda Whitman gibi konuşup Poe gibi hareket ediyor. Başka bir deyişle Avrupa’nın dinsel ilahi biçiminin ölçüsünü benimseyip onu esneterek kendine özgü bir şiir dili yaratan, bundan gocunmayan Emily Dickinson gibi. Dylan Transandantalistler ya da Whitman gibi saf bir kültür programı, edebiyat reçetesi vaaz etmiyor. Her yöne çeviriyor antenlerini, bütün etkilere açık, bir paratoner gibi soğuruyor önüne ne gelirse ve onları kendinin kılıyor. Eski Dünya’nın Blake’ini, Chopin ve Beethoven’ini de kucaklar, Amerikalı Melville ve Little Richard’ı da. “I Contain Multidues.” Çokluklar barındırırım derken sırtını dünyanın geri kalanına dönme düsturunu benimsemez.

Yazar Tıkanması

Bob Dylan epeydir bocalıyordu; iyi de zaten bocalamaktan hazzeden birinden bahsediyoruz. İnancı, evlilikleri, ilgi alanları, müzik tarzı, esin kaynakları hep değişen, kendi şarkılarını bile farklı tempo ve usullerde seslendirmeyi seçen biri Bob Dylan.

2000’li yılların ilk on yılı çok ışıltılıydı. Üç-beş yıl arayla çok ses getiren, müzikal açıdan renkli, canlı, iddialı albüm çıkarmıştı: Love and Theft (2001) Modern Times (2006) Together Through Life (2009) ve Tempest (2012). Ama son on yıllık dönemi epey kaygı vericiydi dinleyicileri için. 2012-2020 arasında birkaç bootleg, birkaç konser kaydı ve bir geleneksel Noel şarkıları albümü ve iki rat pack (Sinatra tayfası) şarkılarından oluşan yorum albümüyle geçmişti. 2016’da Nobel Edebiyat Ödülü geldi. Kimilerinin dudak büktüğü bir gelişmeydi bu. Dylan ve edebiyat hele de Nobel Edebiyat Ödülü bir arada düşünülemezdi. Ama olmuştu. Dylan da artık ‘Edebiyat Kanonu’nun bir parçasıydı. Ama Nobel almak beklentileri de yükselten bir şeydi. Ve beklentiler hemencecik gerçekleşmiyordu.

Ödülden sonra görece verimsiz, Dylan’ın özgün albüm yapamadığı dönem akla 1970 tarihli Self–Portrait albümünde yer alan “All the Tired Horses” şarkısını getiriyor. Şarkı belki de (bildiğim kadarıyla) Dylan’ın sesinin duyulmadığı tek şarkıdır, aynı zamanda sözleri en kısa olan şarkı:

All the tired horses in the sun
How’m I supposed to get any ridin’ done? Hmm.

       Güneşin bağrında onca yorgun at
       Nasıl ata binmem beklenir ki? Hmm.

Şarkıyı iki ya da üç kadın mırıldanır. Enstrümanlar sonradan girer: birbirini almaşık takip eden gitar ve yaylılar ve sonra ara ara tuşlular. Kadınlar söylemeye devam eder. Atlar terlidir. Bineceği kanatlı bir at yoktur. Bu burada dursun, dinleyicim benden her zaman ki performansı beklemesin, der gibidir.

Dylan’ın verimsizlik dönemleri için bir özür notu gibidir bu. Dylan’ın Bartleby’si, “Yapmamayı tercih ederim”i, piyasayı çok da umursamadığının işareti, kendisini ıslıklayanlara karşı itirazıdır. Başka şarkılar hatta albümler de bu kategoriye dahil edilebilir. Woody Guthrie izindeki ilk protest albümleri, dinsel bir iç döküm albümü olan Shot of Love albümüne benzemez, World Gone Wrong enfes bir folk ve blues albümüdür. Noel şarkılarından oluşan Christmas in the Heart da onun eseridir, Beat kuşağı esintileri ve rap özellikleri taşıyan “Subterranean Homesick Blues” da. Dylan bir bukalemundur. Renk değiştirir ve bu renk değiştirme onun tepkisi olarak okunabilir. Cover şarkılardan oluşan ve kendi tarzını hiç mi yansıtmayan Triplicate ve Fallen Angel albümleri romancı Melville’in yaptığı gibi bir izlerçevrenin, piyasanın hatta kendi ürettiği imajın/kimliğin beklentilerine bir karşı çıkış, bir meydan okumadır.

Görünürde sanatçı tıkanmasını andıran bu verimsiz dönemin ardından çağlayarak akan şarkılarla yanıt verdi Dylan. Hem de kendini Amerikan şiir tapınağında bir yere yerleştirmeye hakkı olduğunu imleyen bir tonla.

Rough and Rowdy Days

BBC’nin sanat editörü Will Gompertz, Bob Dylan’ın son albümünden bahsederken Johnny Cash, Boby Womack, David Bowie, Leonard Cohen ve Marienne Faithful gibi son dönemlerinde ya da ölümlerinden önce başarılı albümler çıkaran şarkıcılara gönderme yapmış. Haksız da değil. Bu bir ihtiyarlık albümü, seksenine merdiven dayanan birinin albümü (JKF ile ilgili şarkıda “Aynı yatakta uyurum hayat ve ölümle” demesi tesadüf olmasa gerek); ama içi geçmiş, köhnemiş bir albüm değil kesinlikle. Derinlerdeki lav hâlâ kaynıyor, bir çatlak bulunca dingin bir öfkeyle fışkırıyor, kayaların arasındaki çatlaklardan sızıyor usulca, nereye gideceğini bilen bir olgunlukla.

Rough and Rowdy Days Dylan’ın uzun da olsa geçici kısırlıktan parlayarak çıktığını gösteriyor. Albüm görmüş geçirmiş bir hobonun ya da estetin izlenimlerini çağrıştıran “I’ve Made Up My Mind to Give Myself to You”, “Key West (Philosopher Pirate)” gibi parçalara da yer veriyor. “Haç karşısında diz çöktüm, kızları öptüm” dediği “Crossing the Rubicon”da biraz ironik ve karamsar bir hava var. Geri dönüşü olmayan bir eylemden bahsediyor şarkının yaşlı personası. Kızıl nehir akmaya devam ediyor, karanlık günler bekliyor onu. Dylan’ın kişisel serüveninden izleri rahatlıkla ve geniş kitlelere hitap edecek bir tarzda taşıyor şarkılarına.

Albümün gösterdiği bir başka şey de şu: Dylab bir sanatçı olarak dinleyicilerinin beklentilerini o kadar iplemiyor, gönlünden ne geçerse onu yapmak istiyor. Akan su aynı su, aynı yataktan akıyor ama bazen farklı düzlüklere kol atıyor ardından, yine çağlayarak yatağına dönüyor ve daha da güçleniyor.